Bir okuyucumuzun gönderdiği bir e-mail, eski bir yazımı ve ardından yaşadığım şaşkınlığı hatırlattı bana. Aradaki benzerlik hem güldürdü, hem de düşündürdü. Şaka gibi ama bazı denk gelişler insanı sahiden hayrete düşürüyor.

“California da yaşanmış ve kayıtlara geçmiş bir olay” diye başlayan okuyucumuzun e-mailinde şu bilgiler vardı.

Adamın biri iş seyahati nedeniyle gittiği uzak bir yerde otele kaydını yaptırır ve odasına çıkar. İşleri uzun süreceğinden, bir müddet sonra eşi de yanına gelecektir. Odasına yerleştiğinde masada internet bağlantısı hazır bir bilgisayar görür. Eşi yola çıkarken kendisine, ‘varıp yerine yerleştiğinde beni hemen haberdar et’ diye ısrarlı tembihte bulunmuştur. Odada hazır bilgisayar varken, karısına e-mail atmaya karar verir. Fakat yazdığı mesajı farkında olmadan eşine değil, yanlış bir adrese gönderir...

Tam bu sırada farklı bir yerde bir başka kadın, kocasının cenaze töreninden evine yeni dönmüştür. Bir ara bilgisayarını açtığında kocasının e-mail adresinden kendisine e-mail geldiğini görür. E-maili okumayı bitirmeye kalmadan yere yığılır kalır. Bayılan kadını, kendisini oda ortasında yerde yatar vaziyette bulan yaşlı annesi kendine getirmeye çalışır.

Ölmüş kocasından geldiğini sandığı e-mailde okudukları karşısında bayılıp kalan kadının e-mailinde şunlar yazılıdır;

Kime: Sevgili karıma…

Konu: Yeni ulaştım…

Tarih: 16 Mayıs 2004

Benden haber aldığına şaşıracağından eminim. Burada bilgisayar var. Dışarıyla haberleşebiliyoruz. Buraya yeni ulaştım ve kaydımı yaptırdım. Her şey yarın senin buraya geleceğini düşünülerek hazırlanmış. Seninle buluşmayı dört gözle bekliyorum. Umarım benim gibi sorunsuz bir yolculuk geçirirsin.

Not: Burası çok sıcak…

Son randevu…

İşte okuyucumuzdan gelen mesajda yazılanlar böyle. Olayın gerçek mi yoksa kurmaca mı olduğunu haliyle bilmiyorum. Gelelim bu e-mailin bize hatırlattıklarına.

Şimdi önce, 9 Nisan 2006 tarihli Tercüman gazetesinde yazdığım yazıdan birkaç paragraf aktarayım, ardından bizim başımıza gelen olaydan bahsederek yazımızı sonlandıralım.

“Son randevu…” başlıklı yazıda şunları yazmışız…

“Cuma günü, Kırmızı Reklâm’ın sahibi kadim dostum Adnan Baycar’ın ofisinde bir yandan sohbet edip çaylarımızı yudumlarken, öbür yandan gazetelere göz atıyorduk. Yarım sayfa ebadında, “Veda Zamanı…” başlıklı bir ölüm ilanı dikkatimi çekti. Okuyunca içim titredi. Bir iletişimci olarak itiraf etmem gerekirse, hayatımda gördüğüm en çarpıcı, en etkileyici ölüm ilanlarından biriydi.

Bu etkileyici ilanla ilgili düşünlerimi bugünkü yazımda sizlerle paylaşmak üzere ilan metnini hemen bir kağıda not aldım. Adnan Bey; “Ben de merak ettim” dedi ve gazeteyi aldı ilanı okudu. Ardından; “Bu bir profesyonel işi. Reklâmcı bir ustanın elinden çıktığı belli…” dedi.

Eve gelince bilgisayarın başına oturdum. İlanda vefat ettiği duyurulan Duygu Emre’nin kim olduğunu araştırdım. City Clup Dergisi'nin sahibi ve yayın yönetmeni olduğunu öğrendim. Derginin web sayfasına acı haber henüz düşmemişti. Bu arada ilan metnini eşime gösterdim. Gözleri doldu. “Vaktin olursa yarın bu cenazeye git...” dedi.

“Veda Zamanı…”

‘Veda Zamanı’ başlıklı o dokunaklı cenaze ilanı şöyleydi:

“'Hayatımı adadığım, ailem, dergim (City Club) ve dostlarım... Artık ayrılık vakti geldi. Biliyorum çok acımasız, çok haksız ve çok zamansız oldu... Ama buraya kadarmış... Geride bıraktığım sevdiklerime, sağlıklar ve mutluluklar diliyorum. Benim için de yaşayın olur mu? Hoşçakalın... Not: Son kez yanımda olmak isterseniz, 8 Nisan Cumartesi Levent Camii, öğle namazında buluşalım...”

1.5 yıl önce gazetede yazdıklarım işte böyle. Dünyadan ayrılığın bu kadar doğal, yaşamın bu kadar anlamlı, son randevunun bu kadar içten verilmesi karşısında bir iletişimci olarak o gün mest oldum.

Ne mi yaptım. Gazetede vefat ilanı yer alan Duygu Emre’nin kim olduğunu araştırırken, derginin web sayfasında kendisinin elektronik posta adresini de görmüştüm.

Açtım e-mail adresimi, merhume Duygu Hanım’a e-posta gönderdim. Mesajımda özetle; “Bu mesajımın size ulaşmayacağını biliyorum. Ama kim bilir ola ki hissedersiniz diye, bir iletişimci olarak sizlere bir konuda teşekkür etmek istiyorum. Bir ölüm ilanının bile gerektiğinde ürkütücü değil cezp edici, yok oluş değil başka bir buluşma noktasının ilk basamağı gibi yansıtılabilmesi beceresi karşısında ne kadar etkilendiğimi sizinle paylaşmak ve teşekkür etmek istedim. Sizinle tanışmıyoruz. Ama giderayak verdiğiniz mesajdan hem çok etkilendim, hem de bir iletişimci olarak oldukça istifade ettim. Mekânın cennet olsun…”

Mesaja cevap geldi…

Sonra ne mi oldu? Aradan bir hafta geçmişti ki, e-postama gönderici hanesinde Duygu Emre yazan bir e-mail ulaştı. Neler hissettiğimi sanırım tahmin etmişsinizdir. Bir tuhaf oluyor insan.

E-maili, annesinin cenaze töreni için Amerika’dan geldiğini söyleyen oğlu Kerem, e-mailime reply yaparak göndermiş. “Annem yaşasaydı, sizlere şunları yazmak isterdi…” diye başlayan çok hoş satırlar yazmış.

Oğlu Kerem Emre’nin e-mailde yazdıklarından öğrendim ki, ölüm ilanını Duygu Emre’nin 25 yıllık gazeteci eşi İlhami Emre kaleme almış. Ölmeden önce kendisine, “Ben öldüğümde sakın ölüm ve vefat kelimelerini kullanma” demiş. İlhami Emre bunu; “Ben onun nasıl bir ölüm ilanı istediğini biliyordum. Ona yakışır bir ilan yazdım. O da yazsaydı, aynen böyle yazardı…” diye açıklamış.

Sizlere yoğun ülke gündemi içinde bir başka atmosferi teneffüs ettirmek istedim. Sakın ola ölümden korkmayınız. Tek korkunuz, başta Yüce Yaratan olmak üzere, sevdiklerinizi üzmek olsun.

Hazır ölümden söz açılmışken, Cahit Sıtkı’nın o meşhur 35 Yaş şiirinin son dizeleriyle bitirelim yazımızı; “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanamadın olacak / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misâli o musalla taşında...

Sevgiyle kalın…

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 534
favori
like
share