Sadece “Yandım anam” diyebilmiş, kahpe pusuda kalbine kurşunu yediğinde. Daha sonra ölümüne şahit olanlardan dinledim.

Kendi “Yandım anam” dediğinde, baba diyecek yavrusu ana rahmine düşeli üç ay olmuştu. Kor kaplamıştı yüreğimi seni morgta gördüğümde. Doymadan gidişine bu bana yapılırmı diye hayıflanmıştım.

O gün bana düşen seni dik gömmekti. Oldu da. Arkandan sadece yokluğuna nasıl alışacağım diyordum. Çok arkadaşım olacaktı senden sonra ama can dostum olur muydu…

Olmadı. Bu gün bile yokluğunu hissediyorum. Mezarlıktan ayrılırken acıları gömdüm alışacağım sensizliğe demiştim.

Can arkadaşımı yüreğime gömdükten sonra geride kalanlarına bakmak vardı. Vardı da bizim oralarda dul gelinin kardeşi de olsan hatırını sorman mesafeli olur.

Kadını uzaktan görüp, hamileliğini izliyor. Haberlerini rahmetlinin anasından, babasından alıyordum.

Bir gün rahmetlinin bir kızı olduğunu ve ona çok benzediğini söylediler. Bu benzerlikten mi kaynaklandı bilmiyorum, adı da benzesin diye Burcay ismini koymuşlar. Rahmetlinin adı Tuncay’dı.

Görmeye bile gidemedim. Ayaklarıma prangalar bağlandı. Daha sonra iş güç, kendi evliliğim, çocuklarım derken yıllar geçti.

Ben bir yandan çocukla ilgili haberleri rahmetlinin ailesinden telefonla da olsa sürekli alıyordum okulunu, başarılarını. En son hemşirelik okulunu kazanmış, yakında oraya gidecek dediler.

İşim gereği İstanbul’a taşındım. Doğup büyüdüğüm Akdeniz’in küçük bir sahil şehrinden sonra İstanbul bana nefes almayı bile unutturdu.

Aradan dört sene geçti. Rahmetlinin kız kardeşinden Burcay’ın hemşire olduğunu, çok güzel, genç kız olduğunu, isteyenlerinin olduğunu anlata anlata bitıremedi. Seviniyordum iyi haberlerine.

1995′in Temmuz ayıydı. Sekreterim telefonda “Arkadaşınızın kızıymış, sizinle görüşmek istiyor” deyince, Alo diyene kadar aklımdan bile geçmemişti Burcay olacağı.

Babaannesi vermiş numaramı. “Amca ben Tuncay’ın kızı Burcay” dediğinde, telefona iki elimle sarılıp “Kızım” diyebildim.

Sesimin titrediğini hissetmesin diye az konuşuyordum. Dudaklarımı ısırıp ağladığımı belli etmemeye çalışarak “Buyur kızım” diyordum.

- “Amca anneme sordum, babamın en yakın arkadaşı senmişsin, önümüzdeki ay düğünüm var gelir misin” dedi.

Ağlamaktan, zorda olsa elbette geleceğimi, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum.

- “Her şeyim alındı. Bir eksiğim yok, gelirsen çok sevinirim” dedi.

- “Olur kızım” deyip telefonu kapattım.

Odama kapanıp, uzun bir süre hıçkıra hıçkıra ağladım. Onsekiz sene önce gömdüm dediğim acıyı yeniden yaşıyordum.

Bir ay sonra eşimi ve çocuklarımı alıp düğününe gittim. Düğün salonunun kapısında annesi karşıladı “Kardeşlik böyle mi olur” diye sitem ederek.

Evlenmemiş, kendini çocuğuna adamış. Yıllar yüzüne çizgiler atmış, omuzları çökmüş. “Affet” der gibi boynumu büktüm. “Neyse, geldin ya” dedi salona geçtik.

İnsanlar oynuyor, ortada beyazlar içinde bir gelin var ama ben ne çocuğu tanıyorum, ne de çocuk beni. Çağırdılar, babanın arkadaşı geldi diye, biz düğün salonunun ortasında bir sarıldık ki o ağlıyor, ben ağlıyorum. Aynı Türk filmi gibi.

Kendi kendime dedim ki, bu çocuğun mutlu günü, metanetli ol. Tanışmadan sonra ben rahmetlinin annesi, babası, kardeşlerinin olduğu masaya oturdum.

Düğünün orta yerinde geline kuşak bağlama merasimi vardı. Rahmetlinin karısı kuşağı getirip elime verdi “Sen bağla” diye.

- “Yapma yenge, dedesi, amcaları var. Onlara düşer” dediysemde anlatamadım. Rahmetlinin babası da,

- “Sen de amcası sayılırsın, annesini kırma” deyince iş başa düştü.

Bir taraftan kuşak bağlıyorum , bir taraftan ağlıyorum. Beni böyle bırakıp gittiği için Tuncay’a kızıyorum. Onsekiz sene sonra yakama yapışan acılara kızıyorum.

Kocası astsubaymış, görev yeri Gölcük olduğu için düğünden sonra Gölcük’e döndüler. Seviniyordum bana yakın oldukları için. İstanbul’dan ziyaretlerine gittik hayırlı olsuna.

Beni telefonuna “Babam” diye kaydetmiş, daha sonra da hep “Baba” demeye başladı. Müthiş keyif alıyordum baba demesinden. Onunla daha fazla ilgilenmek için can atıyordum. Her müşkülatında arıyordu.

Evliliği görücü usulü ile olduğu için problemler başladı. Aradan beş ay geçmişti, bir gece saat üç’te beni aradı.

- “Baba gel beni al” diye.

Kocası dövmüş. Evden fırlamamla Gölcük’e gelişim bir saat zaman aldı, deli gibi sürüyordum arabayı. Eve geldiğimde kendisi kapının önünde, kocası içerideydi.

Onu arabaya alıp beklemesini söyledim. Daha önce söylememişti iki aylık hamile olduğunu, orda öğrendim. İçeri girdiğimde koca oturuyordu. Öyle can havliyle üstüne atlamışım ki, adam basbas bağırıyordu kurtarın diye. Bense “Hangi elinle vurdun! O emanet” diye kurulmuş makina gibi tekrarlayıp tekmeliyordum iti.

Komşuları yetişti, kızımı alıp İstanbul’a döndüm. Kocası geldi, gitmedi. Daha sonra memleketten annesi geldi. “Kocana gitmeyeceksen amcana yük olma, benimle gel” dedi. Yavrum istemeye istemeye annesiyle gitti.

Kadın daha sonra damadı memlekete çağırıp, bunları barıştırmış. Burcay beni aradı.

- “Baba kocam özür diliyor, onunla gideyim mi” dedi.

- Kızım seni ne mutlu edecekse onu yap. Sonuçta çocuğunuz olacak, bir şans daha ver.

Ama benim açımdan kötü olan, bir daha seni göremem. Hem adamı dövüp, hem de hiçbir şey olmamış gibi yapamayız

Kocasına döndükten sonra düzelmişler. Masmavi gözleri olan bir kız çocuğu olmuş gönderdiği mektubun içine resmini koymuş. Ailece tatilden yeni dönmüşler mutluluğunu anlatıyordu.

Bir hafta önce arayıp

- “Baba rüyamda Tuncay babamı gördüm. Sıkı sıkı sarıldık” dedi.

- “Kızım sen babanı hiç görmedin ki” dedim

- “Oydu. Gördüğüm resimlerdeki babamdı” dedi.

Bir hafta sonra kolonların altından çocuğına sarılmış cesedini çıkardık. Kocası kurtulmuş, kendisi depremde çocuğuyla ölmüştü.

Morg diye kurulan binanin içinde, yıllar sonra yine başında ben, babadan kızına miras kalır gibi. Güle güle kızım.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 416
favori
like
share
matrakSsS Tarih: 09.11.2007 22:19
güzelmiş
fikret336 Tarih: 08.11.2007 18:26
anlamlı
Sylar Tarih: 08.11.2007 10:12
[COLOR="Sienna"]...
hani derler ya ne dense boş ve anlamsız şimdi