Bir ara, herhangi bir markete gittiğinizde, alışveriş yaparken bir de orada satılan günlük gazeteleri bir sayın lütfen. Kaç tane gazete çıkıyor her gün? Tabii ki sayı günden güne değişiyor. Özellikle de gazetelerin haber vermekten gayrı her türlü işle iştigal ettiği ülkemizde. Ama burada benim konum gazetelerin sayısı veya basın-yayın (veya bir dakika, bir bilmişlik yapıp "medya" desem daha iyi olur) ahlâkı (bir bilmişlik daha yapıp buna da "etiği" diyeyim) falan değil (onu yeterince tartışan var zaten!). Bir araştırmaya göre -kaynağını tam hatırlayamıyorum ama- çağımızda bir adet günlük gazetede bir gün içinde yayınlanan bilgi miktarı, bir ortaçağ insanının ömrü boyunca edinebileceği bilgiden daha fazlaymış. Bu çıkarım biraz abartılı da olsa, bana gerçekten çok da uzak gibi gözükmüyor. İsterseniz bundan sonraki gazete okuyuşunuzda, bir de gazetenin içindeki bilgi miktarını da "saymayı" deneyin! Kolay olmasa gerek.

Her gün trilyonlarca "bit"lik bilgi sağanağının altında yaşıyoruz. Sadece gazeteler de değil bilgi kaynaklarımız. Televizyon, radyo, bilgisayar ve hele hele internet. Artık neredeyse kolumuzu kıpırdatmıyoruz; "dünyanın bilgisi" sadece "fare"mizin tuşunda. Teorik olarak her türlü "insan bilgisi"ne ulaşmak mümkün artık. Bilgi ayrıca yayıldıkça ve paylaşıldıkça, kendisini büyüten bir şey. Böyle olunca, sınırsız bir biçimde insanlığın toplam bilgisi, sürekli katlanarak bir çığ gibi artıyor.

Kimilerimiz böyle bir dünyaya gıpta ile bakmayı sever. Bilginin parmaklarımızın ucunda olduğu, teknolojinin emrimize amade kılındığı, veri yığınlarıyla istediğimiz gibi "tanrıcılık" oynayabileceğimiz bir dünya ütopyasıdır görülen çoğu kez. Hatta bilgi kaynaklarını kullanarak insan topluluklarını yönlendirebiliriz bile. Sözgelimi, ülke içinde pis kokular ayyuka çıkmaya başlamışsa, komşu bir ülkeyle yepyeni ve heyecanlı bir kriz, kokuları hissettirmemek için bire bir çözümdür. Veriler akar, bilgiler yığılır ve insanların fikir ve düşünceleri bunların arasında, çılgın bir nehirdeki yapraklar misali oradan oraya savrulur durur.

Bunun adı da konulmuş: Bilgi Çağı. Bu çağın karakteristiği bilgiyi almak ve olabildiğince verimli bir biçimde kullanmak. Pekala, insanoğlu kendi ürettiği bilginin ne kadarını kullanabiliyor? Bu bilgi insanlara ne sağlıyor? Bilgi ve ürünleri sayesinde dünya gerçekten daha iyi bir yer mi oluyor acaba?

Günümüzdeki bilgi akışı, bir tek insanın anlama ve algılayabilme kapasitesinin çok ama çok üzerindedir. Bir kaç saatliğine seyrettiğiniz TV programlarında bile zihniniz o kadar çok verinin bombardımanı altında kalır ki, büyük bir yüzdesini hemen unutursunuz. Başka çaremiz de yoktur zaten. Eğer unutmazsak, çıldırırız!

Pekala, herbirimizin, en zeki ve kıvrak zekalı olanlarımızın dahî kapasitesini kat be kat aşan bu bilgi ve veri yığınlarının hayatımızdaki rolü nedir? Bizi ne kadar yönlendirirler ve biz onlardan ne kadar faydalanabiliriz?

Tekrar gazetelere dönelim. Bu kez cinslerine ve içerdikleri bilginin "içeriğine" bir göz atalım. Bunların çoğu "günlük siyasi" gazetelerdir. Köşe yazarları her gün değişik konularda yazarlar. Geri kalan kısım çeşit çeşit haber, yorum ve bilgilerle doludur. Kimisi de magazin gazetesidir mesela. İçerdiği veri miktarı çok fazla olsa da, pratik olarak faydasız bir bilgi çeşididir bu. İnsanları oyalanmak için okuduğu türden şeyler... Sonra internetteki sitelere bakalım. İnsanların maraz meraklarına (pornografi, şiddet vb.) hitap eden ve tüm internet ağının hatırı sayılır bir yüzdesini oluşturan "gereksiz" kısmı çıkarıldığında, yine de miktarı kavranabilirlik sınırlarının çok ötesinde bir bilgi yığını kalır elimizde. Evde atom bombası yapma tarifinden tutun da, eski bir devlet görevlisinin anılarına ve ifşaatlarına kadar... Kısacası, elimizdeki hazır bilgiyi kullanma kapasitemizle yaşamaya çalışmak, hali hazırdaki bilgi miktarı ile karşılaştırıldığında, deniz suyunu kaşıkla boşaltmaya çalışmak gibi bir şey belki de.

Bunun dezavantajlarından en önemlisi kanımca "bilginin yozlaşması" meselesidir. Herkesin bir şeyler söylediği, uzmanlık gerektiren konularda fikir sahibi olmayan birinin bile rahatça fikir yürütebildiği, gürültünün ve patırtının gırla gittiği bir ortam, bilginin görece değerinin düşmesine neden olur. Bu değer düşmesi elbette doğru kriterler kullanarak kalite ayrımı yapmayı öğrenebilmiş veya uzmanlaşmış bir grup azınlık için değil, genel kamuoyu için geçerlidir. İnsanlar kime inanacağını şaşırmaya başlar. Önce devlet mihenk taşıdır, o "yalan söylemez"dir. Sonra onun da (daha doğrusu onu yönetmeye dönem dönem talip olmuşların da) açıkları çıkmaya başlar ortaya. Sonra başka birileri onu kötüler, kötüleyenlerin kötülükleri, yeni "iyi"ler tarafından ifşa edilir ve bu hep böyle sürer gider. Bir gün bir şeyler kötü iken, yarın o şeyler iyi, karşıtları kötüdür artık. Özellikle Türkiye'li olanlar ve 1980 öncesi doğanlar oldukça yakından tanışıktırlar böyle durumlarla. Her şeye vıcık vıcık bir görelilik hakimdir ve "kadîm doğru" kavramı yerini gittikçe "şimdilik doğru" gibi yılışık bir anlayışa mecburen terk eder.

Aslında bunun net sonucunu tarife gerek yok. Bunun sonucu, şu anda (2000 yılı itibariyle) içinde yaşadığımız insan topluluğunun durumudur ("tek sebep budur" ukalalığı yapmak istemiyorum ama kanımca önemli bir sebeptir bu). Popüler olana dikkat etmek, bu gidişatın şu anki hali hakkında bir fikir verecektir: Genellikle popüler olan, en çok bağıran, en çok soyunan, en kanlı olan, en pahalı yapılan, en seksi olan, en masraftan kaçınılmayan, en yeni olandır vesaire. Haber bültenlerinde artık "Haber Şov" diye bir şeyler doğal olarak bulunuyor, hatta bunu içermeyen bültenler neredeyse dışlanıyor. Normal insanların hep ulaşmak istediklerine sahip oldukları sanılan zengin ve ünlü insanların özel hayatlarının en cılk kısımları, binlerce insanı o renkli kutunun etrafına çekiyor. Aynı saatte yayınlanan ve insan vücudunu anlatan harika bir belgesel bir kaç kişi tarafından izleniyor ancak. Ucuzluk piyasayı sarıyor, pahalısına rağbet kalmıyor...

Pekala neden bu kadar kolay ucuzluyor insanoğlu? Çünkü herkesçe bilinen bir prensip, fikir dünyamıza, belki de her şeye olduğunda çok daha kuvvetli bir biçimde etkili: Yıkmak kolay ama yapmak zor. Sonuç çıkarılabilecek, insanı yükseltecek, yeni bir şeyler katacak olan bilgi, kolay yoldan elde edilemiyor çünkü. Ter istiyor, azim istiyor, iştiyak ve aşk istiyor. Kendini geliştirmek, yarından daha gelişmiş olmak isteyen insanlar, diğer isteklerini bu amaca boyun eğdirmek zorundalar çünkü. İnsan, tabiatın her şeyi yıkan ve dağıtan o düzensizliğe götürücü (entropi) etkisinden hem kendisini (ki beden bunu otomatik yapıyor) hem de fikirlerini korumalıdır. Bu iş zahmet istiyor gerçekten.

Beri yandan, hiç böyle dertleri olmayan, sadece okuduğu gazeteye (resmi gazete veya aşırı uç, radikal bir fraksiyonun yayın organı) inanan, hep doğru anladığı yanılgısına kendisini kaptırmış olan eğitim sistemimizin kusursuz ürünleri ise, biraz daha farklılar. Onlar, değişmek ve gelişmek için değil, oldukları yerde durabilmek, fikir ve kabullerinin altını doldurabilmek için yaşıyor, okuyor ve bilgi alıyorlar. Bilgi onları değil, onlar bilgileri değiştiriyorlar. Sizce hangi grup daha kalabalık?

Bir de bilginin tüketimi meselesi var. Bilgi tüketimi, bu hengame içinde, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bilgi üretimi önündeki en büyük engellerden bir tanesidir. "Onların" neler yaptıklarını ağzı açık sereden ve "gavur yapmış abi" edebiyatıyla eğlenebilen, özellikle de yabancı dille eğitim yapmayı marifet sayacak kadar kendinden kopmuş bir topluluk için, bilgi tüketimi, bilginin üretimini doğru orantılı olarak baskılar. Artık bu tüketimde, "öğrenme"nin yerini hayret ve şaşkınlık almaya başlar. Hep "o"nlar referans alınmaya, onların sözünden çıkmamak için elden gelen yapılmaya... velhasıl hepimizin tanıdığı ve bildiği bir davranış biçimi kendini göstermeye başlar. Hedefsiz ve vizyonsuz bir topluluğun elinde bulunan "üretilmiş ve sunulmuş" bilgi, belki de cehaletten bile tehlikelidir. Özellikle de kendileri için...

Bilgi miktarı arttıkça, bilgi "ucuzluyor". Ama bu sadece kolay ve düşük maliyetle bilgiye ulaşabilme anlamında değil, maalesef ağırlık ve etki anlamında da kendini gösteriyor. Popülist kültür, kolay ulaşabildiğine ve kolay anlayabildiğine adeta hücum ederken, daha zor anlaşılan, zahmet isteyen dışlanıyor, gözden düşüyor ve ucuzluyor.

Thomas Jefferson, "bir millet hem cahil hem de özgür olma istiyorsa, şimdiye kadar hiç olmamış ve hiç de olamayacak bir şey istiyor demektir" demiş. O bunu ne anlamda veya hangi motivasyonla söylemiş bilemem ama, anlatmak istediklerimin bir özeti aslında. Eğer yaşayacaksak, bu biçim ve bilgi anlayışı, bu eğitim anlayışını, bu kendinden geçmiş yaşama biçimini bir şekilde değiştirmemiz gerekiyor.Gariptir ki kanımca bunun yolu yine ve mutlaka "bilgi"den geçiyor.

Tabii bilgiyi seçmesini ve kullanmasını bilen, çağına ve ilk-örneklere uymak yerine, onları çoktan aşmış ve kendi çağını yaratmayı bilen bir toplum oluşması bence ilk şart.

Dileğim sadece kendimizi tanımak, hamasi hayaller peşine düşmek değil. Ne zaman ki komplekslerimizden kurtulur ve ne zaman hem bireysel, hem de toplumsal olarak kabiliyetlerimizin farkına varırsak, işte o zaman bir geleceğimiz var demektir.

Bu gelecek de bir gün gelecek ve sanırım pek de uzakta değil.

Olmamalı...

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 704
favori
like
share