TÜRK, ORDU ve SAVAŞ

■ NEJDET SANÇAR



Ordu ve savaş, Türkün en eski iki arkadaşıdır. Bu arkadaşlık o kadar eskidir ki, tarih Türkü tanıdığı günden beri onun yanında her zaman orduyu ve savaşı da görmüştür. Ve ordu ile savaş, diğer birtakım büyük varlıklarla birlikte, Türk’ten ayrılma imkanı olamayan mefhumlar arasına girmişlerdir. Tarihin bu yirmi beş yüzyıllık hakikatinin bundan sonra da bir gerçek olarak kalması ırkımız için milli bir zarurettir.



Türk,ordu ve savaş sadece birer arkadaş değil, hem de üçüz kardeştirler. Birlikte bulundukları yüzyıllar içerisinde hep birbirlerini yüceltmişlerdir. Türk’ün en üstün millet olmasında ordunun ve savaşın payı büyüktür. Ordu,tarihin en değerli varlığı olabilmek şerefini ancak Türk milletinin bağrından çıktığı zaman kazanabilmiştir. Savaş, hayatın bu yaman gerçeği, varlığının büyüklüğünü Türk’e ve Türk’ün içinden fışkıran orduya borçludur. Dünyada yüzyıllardan beri pek çok şeyler birbirlerinden ayrılmıştır, lakin Türk, ordu ve savaş hep birlikte yaşamışlar ve yaşayabilmişlerdir.



Bu üçüzlü arkadaşlık, günümüzde ve yarın için dünkünden daha çok lüzumlu bir zarurettir. Bu zarureti milletçe duymamız ve buna yine milletçe inanmamız lazımdır. Irkını seven her Türk’ün orduyu en mukaddes bir varlık olarak tanıması, orduyu mukaddes bir varlık diye tanıyan her milliyetçinin savaşı tiksinilecek bir barbarlık olarak düşünmemesi icap eder.



İkinci dünya savaşı milletlerin hayatı için ordunun değerini ve savaşmayı bilmenin lüzumunu en açık şekilde ortaya koydu.Dünya tarihinin kaydettiği bu en büyük savaşta, havaların çelik kanatlı yeni kartalları göklerden ölüm yağdırarak, yirmi dört saatte şehirleri harabeye döndürdü. Dev gibi tanklar, en büyük engelleri devirip geçen güçleriyle savaş alanlarında dehşet saçtı. Milyonlarca insan görülmemiş bir makine bolluğu içinde birbirini yok etmeye uğraştı. Bu çetin hadiselerin insanlara büyük dersler vermemesi imkansızdır.



Bu derslerin başında ise,Türkün en eski iki arkadaşı olan ordu ve savaş, yani ordunun değeri ve savaşmayı bilmenin lüzumu bulunmaktadır.



Ordu ulu bir varlıktır. Bu varlığın ululuğunu inkar edenler bulunabilir. Fakat bu inkar ordunun değerini azaltmaz. İkinci dünya savaşının hadiseleri bu hususta o kadar ibret verici olmuştur ki, ordunun milletlerin hayatındaki yerini küçümseyen bir çok kapalı gözler bile artık açılmıştır. Bundan dolayıdır ki bugün orduyu mühimsemeyenler ve askerliğin milletlerin hayatındaki birinci derecede olan rolünü anlamak istemeyenler eskiye nazaran azalmış bulunuyor. Yani Türk’ün en eski iki arkadaşından biri olan ordu artık umumiyetle mukaddes diye tanınıyor. Milletin iyi düşünen fertleri artık öğrenmiş bulunuyorlar ki ordu Türklük demektir.Ve mukaddes ordu olmazsa mukaddes Türklük yaşayamaz. Dün, Türklüğü uzun yüzyıllar en üstün millet yapan varlıklar arasında ordu vardır. Bu gerçek bu gün için de değişmiş değildir. Onun içindir ki ordu bizim için mukaddestir. Bundan dolayıdır ki orduyu milletçe sevmemiz gerektir ve seviyoruz.



En eski iki arkadaşımızdan birisine karşı duyduğumuz bu sevgiyi ötekinden de esirgeme-meli, orduyu yükseltirken savaşı alçaltmamaya dikkat etmeliyiz. Buna dikkat etmez de, savaşı medeniyet yıkıcı bir canavar ve büyük felaket diye gösterirsek hem milletimiz için zararlı bir iş yapmış olur,hem de mantıksızlığa düşeriz. “Savaş felakettir”, “savaş medeniyeti yıkıcıdır”, “savaş vahşettir” gibi fikirleri tekrarlamanın millet için bir faydası düşünülebilir mi? Hele ikinci dünya savaşında savaşmasını bilmeyen milletlerin iskambil kağıtları gibi devrildiklerini gördükten sonra,bu fikirleri millete telkin etmekten ne kazanç beklenebilir? Savaş felaket midir,değil midir? Şu muhakkaktır ki, savaş için mutlak olarak iyidir diye bir hüküm vermek nasıl doğru olmazsa, yine mutlak olarak onu felaket saymak da doğru olmaz.



Bir millet lüzumsuz bir savaşa sürüklenirse o zaman savaş felaket olabilir. Lakin yurdu korumak, istiklal kazanmak veya her hangi bir başka milli menfaatin buyruğuna uymak için yapılınca, savaş felaket getirici değil,tamamen aksine saadet hazırlayıcı bir vasıtadır.



Bir de, savaş felaket olsa da, olmasa da, şu kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir ki hayat biyolojik bakımdan bir savaştır: En küçüklerinden en büyüklerine kadar bütün var olanların savaşı...Bu savaşta yenilmemek için maddi ve manevi alanlarda kavgaya hazır bulunmak birinci şarttır. Kavgaya hazır olmayanlar ezilmeye ve hatta yok olmaya mahkumdurlar. Son dünya savaşında bunun misallerini az mı gördük?



Kavgaya maddi olarak hazır bulunmak en çok savaş silahını elde etmek ve edecek halde olmak demektir. Fakat hayat savaşında yenilmemek için bu kafi değildir. Bunun kadar, hatta bundan daha çok manevi hazırlık da lazımdır. Hayat savaşına manevi hazırlık savaşçı yetiştirmektir. Çünkü en mühim manevi silah olan savaşçı ruhtan mahrum olan milletler, en üstün maddi silahlara da sahip bulunsalar, yenilmekten ve hatta ezilmekten kurtulamıyorlar.



Savaşçı ruh,bilhassa gençlik için hava kadar lüzumlu ihtiyaçtır.Savaşçı yetişmek hiç bir zaman vara yoğa kan dökecek bir ruh sahibi olmak demek değildir. Savaşçı yetişmek, savaşın usullerini öğrenmek ve -zaruri olup kalkmasına imkan bulunmadığından- savaştan tiksinmemek demektir. Bir millet, bu vasıflara sahip olmak sayesindedir ki en büyük hayat sınavlarını verebilir. Aksi inançtaki milletler ise mukaddes anların kavga saatleri çaldığı zaman tepe aşağı olmaya mahkumdurlar. Onun içindir ki savaşın bir felaket olduğu fikrini cemiyetlere telkin etmenin hiçbir faydası yoktur, aksine büyük zararları vardır.Bir cemiyetin insanları –ve hele gençleri- bu telkin ile yetişirlerse yahut kendilerini mukaddes vazifeye çağırdığı zaman nasıl dövüşebilirler? Savaşın mutlak bir felaket olduğuna inananlar ona karşı en büyük tiksintiyi duyarlar. Tiksinilen, korkunç bir canavar ve felaket olarak tanınan savaşa ,yurdu korumak için bile olsa, istekle gitmeye imkan var mıdır?



Bundan yüzyıllarca önce, savaşçı büyük bir Türk, Attila “savaş olmasaydı Hunlar bu kadar milletler üzerinde hakim unsur olarak kalabilirler miydi?” demişti.



Bu gün biz de şöyle diyebiliriz:



Savaş olmasaydı tarihimizin parlak sayfaları olan Niğebolular, Kosovalar, Plevneler, Çanakkaleler olur muydu? Savaş olmasaydı bizi hile ile alt ederek istiklalimizi elimizden almış olan Çinlilere karşı Gök Türkler, Türk varlığını yeniden nasıl elde edebilirlerdi? Ve nihayet savaş olmasaydı son namus ve varlık kavgamızı, Anadolu İstiklal savaşımızı tarihimize büyük bir şeref olarak geçirebilir miydik?



Bütün bunlar Türkün en eski iki arkadaşı olan “ordu” ile “savaşın” eserleridir. Ve sonra şunu da unutmamalıdır ki, savaş hayatın zaruri bir hali hükmündedir. Ondan tiksinmekle cemiyetçe bir şey kazanılmayacağı gibi, uzak durmakta mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki,milletin yüksek menfaatleri gerekli kıldığı zaman erlik yerleri olan kavga alanlarına korkusuzca gidebilmek için savaştan tiksinmemek hatta onu sevmek lazımdır. Savaşın fertler için ölümü olsa bile böyle anlarda cemiyetlere saadet getireceğini düşünerek....



Türk, ordu ve savaş... Bunlar sadece çok eski birer arkadaş değil, hem de üçüz kardeştirler. Birlikte bulundukları yüzyıllar içerisinde hep birbirlerini yüceltmişlerdir.Türkün en üstün millet olmasında ordunun ve savaşın payı büyüktür. Ordu tarihin en değerli varlığı olabilmek şerefini ancak Türk milletinin bağrından çıktığı zaman kazanabilmiştir. Savaş; hayatın bu yaman gerçeği, varlığının büyüklüğünü Türk’e ve Türk’ün içinden fışkıran orduya borçludur. Dünyada yüzyıllardan beri bir çok şeyler birbirlerinden ayrılmışlar, lakin Türk, ordu ve savaş hep birlikte yaşamışlar ve yaşayabilmişlerdir. Bundan sonra da dikkat edeceğimiz şey bu yirmi beş yüzyıllık büyük hakikatin bir gerçek olarak kalabilmesidir.









ORKUN Sayı:7

17 KASIM 1950

tudunyamtar tudunyamtar
Üyenin Yeni Konuları
Üyenin Populer Konuları
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 683
favori
like
share