İki arkadaş, yıllar sonra annelerini ziyarete geldiklerinde görüşmüşlerdi. Birbirlerine sarılıp, saatlerce ağladılar. Çok özlemişlerdi. Dilek, gelin olup İzmir’e yerleşmiş, Rabia ise, Konya’ya gelin gitmişti. Çocukluklarından beri, arkadaş hatta sırdaşlardı; dertlerini, sevinçlerini hep birbirlerine anlatırlardı. Aralarından su sızmazdı. Bir, yiyip içtikleri ayrı giderdi. Hatta çeyizleri bile aynıydı. Birinin yaptığı örnekten, diğeri de mutlaka yapardı. Evlendikten sonra, farklı yerlere gelin gidince, bir daha birbirlerini göremediler. Ta ki, bu yıla kadar... Kader bu, tıpkı eskisi gibi yine onları bir araya getirmişti.

Eski günlerdeki gibi, evin bir kuytusuna çekilmişler, sohbet ediyorlardı. Eskiden oyunlar oynadıkları yerleri gösterip, anıları tazeliyorlardı. Birden, Dilek ağlamaya başladı:

—Ne güzel konuşup gülüşüyorduk, ne oldu da ağlamaya başladın şimdi, seni üzecek bir şey mi söyledim yoksa? Dedi Rabia.

—Yok kardeşim, boş ver, duygulandım işte. Ne güzeldi, saf ve temizdik, hayallerimiz vardı. Keşke, eskisi gibi olabilsek değil mi?

—Ama her yaşın ayrı bir güzelliği var. Şimdi de ayrı güzel, evlenince insanın en yakını eşi ve çocuğu oluyor, onlar için hayal kurup onlar için uğraşıyorsun, bu da ayrı bir mutluluk öyle değil mi?

—Hatırlıyor musun Rabia, şurada oturup, tıpkı şimdiki gibi nasıl birisi ile evlenmek ve nasıl bir evlilik istediğimizi konuşmuştuk seninle. Sahi, hatırlıyor musun konuştuklarımızı?

—Evet, hiç unutur muyum? Hatta o akşam, sana gelen dünürlerin senin hayal ettiğin gibi birileri olduğunu söylediğinde, gözlerindeki ışıltıyı ve mutluluğunu hâlâ hatırlıyorum. Zenginliklerini anlata anlata bitirememiştin. Nasıl, mutlu musun bari?

—Eh işte, ama şunu söylemeliyim ki, zenginlik mutluluk getirmiyormuş. Evet, her şeyimiz var, arabamız, evimiz, yazlığımız… İstediğim gibi dolaşıp alış veriş yapıyorum. Tıpkı hayal ettiğim gibi ama hiç mutlu değilim. Para, çoğu zaman mutluluk getirmiyormuş.

—Madem her istediğin var, neden mutlu değilsin? Sen, zengin bir koca ile evlenip, hayatımı yaşayacağım demez miydin, işte zengin bir kocan var, niye mutsuzsun ki?

—Ah, kardeşim! Maddi zenginlik değil, ahlak olarak, manevi olarak zengin olmak önemli imiş, bunu anladım ama iş işten geçti. Kocam gerçekten zengin, o kadar para kazanmaya ve bu zenginliğine zenginlik katmaya kaptırmış ki kendini, beni, çocuklarını, bir ailesi olduğunu unutmuş. Beni iş yemeklerinde, arkadaş toplantılarında, yanında bulundurduğu çanta gibi görüyor. Ben ise, bu toplantılardan nefret ediyorum, toplantılardaki yılışık arkadaşlarının, bana yiyecek gibi bakmalarından, komplimanlarından, yapmacık iltifatlarından nefret ediyor, gitmemek için türlü bahaneler uyduruyorum. Şimdi de, yurt dışından gelen iş adamları ile katıldığı toplantılara götürebilmek için, dil öğreneyim diye beni dil kursuna gönderiyor. Neymiş efendim, yurtdışından gelen iş adamları ile yapılan kokteyllere gittiğimizde, birkaç kelime konuşabilmeliymişim. Bu toplantılar, kokteyller, beni öyle bunaltıyor ki, sanki boğuluyorum; yapmacık gülümsemeler, göz süzmeler, kimin eli kimin cebinde, kim kiminle beraber, belli değil. Kısacası, rezalet ilişkiler, çirkin entrikalar, tiksiniyorum bu topluluktan, hani televizyonlarda izlerdik ya dizilerde falan, işte öyle bir hayat içindeyim. Meğer imrendiğim, iç geçirdiğim, dizilerdeki zenginlerin hayatı böyleymiş, hayâsızlıkmış. Öyle yaşamanın bedeli, öyle topluluklarla bulunmak, hayâsız olmakla ödeniyormuş. Biliyor musun, en kötüsü de, zamanla insan bu çirkef hayata alışıyor ve yapılan şeyler abes gelmemeye başlıyor, bir de bakmışsın, sen de bu çarkın dişlilerinden oluvermişsin. İşte böyle, beni boş ver, senin hayatın nasıl? Evliliğin yani…

—Biliyorsun ki, ben öyle zenginlikti, lükstü, evdi arabaydı gibi maddi şeylere değer vermezdim. Azıcık aşım kaygısız başım diyenlerdenim. Beyim de benimle aynı düşüncelerde olduğu için, çok şükür pek sıkıntı yaşamıyoruz. Beyim son derece yumuşak huylu, sakin, evine ve çocuklarına düşkün birisidir. İşten geldiğinde, benimle ve çocuklarla ilgilenir, hatta bazen ev işlerinde bana yardım eder. Allahü teâlâ ondan razı olsun, bizi üzmemeye çalışır. Tabii biz de, onu üzecek şeyler yapmaktan uzak dururuz. Benim beyimin de, iş toplantılarına gittiği olur, hatta arkadaşlarını eve davet ettiği de olur; ama beni arkadaşlarının yanına çıkartmaz, onlarla muhatap bile olmam, yapılacak ikramları ben mutfakta hazırlarım, o da, mutfaktan alarak arkadaşlarına ikram eder. Öyle rahat ki, sen içeri gidip de başka erkeklere hizmet edip onlarla muhatap olmuyorsun. Erkekler de, kendi aralarında konuşacaklarını hanımların yanında konuşmamış oluyorlar. Böylece insanlar, hatta aileler arasında, seviyeli bir arkadaşlık oluşuyor. Ara sıra birlikte gezmeye gideriz, sağ olsun, alış veriş işini beyim yaptığı için, benim ekstra bir yüküm yok evimle, çocuklarımla ilgileniyorum. Dışarı işleri ona, içeri işleri bana, uygun bir paylaşım yaptık senin anlayacağın. Konya’nın merkezi sayılacak bir yerinden ev aldık, biraz borçlandık; ama Rabbim nasip eder, öderiz inşallah. Kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz, çok şükür. Zenginlik falan istediğim yok, huzurum bozulmasın yeter, şu kısa ömrümüzde daha ne isteriz Allahtan.

—Senin mutlu olmana çok sevindim Rabiacığım.

—Sağ ol Dilekçiğim, inşallah sen de, bir gün mutluluğu yakalarsın. Namazlardan sonra, senin iki cihan saadetin için dua edeceğim. Sana son bir şey söylemek istiyorum, gerçek mutluluk, gerçek huzur dinimiz İslamiyet’i yaşamakta, insanın istediği her şey İslamiyet’in içinde var. Namaz kılmaya başla, huzur duyacaksın. Namazlarından sonra kendine ve ailene, eşine dua et, onların da İslamiyet’i yaşamaları için niyazda bulun. Namazdan sonra edilen duaları kabul ederim, buyuruyor yüce Rabbimiz. Allahü teâlâ, iki cihan saadeti nasip etsin. Artık gitmem lazım, haydi Allahaısmarladık Dilekçiğim. Konuştuklarımızı düşün, olur mu?

Dilek arkadaşını yolcu ettikten sonra uzun uzun düşündü, ezan okunuyordu kalktı ve abdest aldı. Sanki her uzvunu yıkadıkça kalbi temizleniyor, üzerindeki kirlerden arınmış hissediyordu kendisini…

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 356
favori
like
share