Bugün dünya üzerinde zulüm gören, açlık çeken, baskı altında yaşayan, şiddete maruz kalan, ezilen insanların varlığından herkes haberdardır. Gazetelerde, televizyonlarda bu sahipsiz ve muhtaç insanların görüntülerine hemen herkes rastlamaktadır. Çoğu kimse bu insanların içinde bulundukları durumu görünce onlara karşı içinde bir teessür hissi duyar. Ancak genelde zihninlerinde onları kurtarmak için bir girişimde bulunma düşüncesi yoktur. Bunu hep başkalarının sorumluluğu olarak görürler. İnsanların bir kısmı da birşeyler yapmak istemelerine rağmen bir yandan da "tek başıma benim elimden ne gelir“ şeklinde bir düşünceye saplanıp kalırlar. Oysa bu çok yanlış bir düşünce şeklidir. Çünkü, dünya üzerinde yaşanan tüm acıların, savaşların ve kargaşanın temelinde insanların din ahlakından uzaklaşmaları ve din ahlakı ile bağdaşmayan ideolojileri benimsemeleri yatar. Dolayısıyla tüm sorunların ortak ve köklü çözümü din ahlakına uygun olmayan bu ideolojilerle fikri alanda mücadele etmek ve insanlara Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslam ahlakını anlatmaktır.

Din ahlakına uygun olmayan ideolojilerle mücadeleden kastedilen, bu doğrultudaki fikir akımlarının savundukları iddiaların bilimsel delillerle çürütülmesi ve geçersizliklerinin ortaya konmasıdır. Bu fikir mücadelesinde ise her insanın yapabileceği bir iş, üstlenebileceği bir sorumluluk mutlaka vardır. İçinde bulundukları şartlarda hiçbir şeye imkan bulamayanlar, bu önemli mücadeleyi kendisine dava edinmiş kimselere yardımcı ve destekçi olabilirler. Örneğin din ahlakına karşı olan ideolojilerle mücadele amacıyla yazılmış kitaplarda anlatılan gerçekleri çok iyi öğrenerek bunları herkese anlatabilir, çevrelerini bu gerçeklerden haberdar edebilirler. Yine insanlara Allah'ın varlığını anlatmak, Allah korkusunu öğretmek, hesap gününde yaşanacakları, cennetin ve cehennemin varlığını hatırlatmak ve dünyada bulunuş amacımızı tebliğ etmek, zulmün son bulması için önemli faaliyetlerdir. Bunun aksi, yani türlü mazeretlerle çekimser kalmak ise istemeden de olsa dinden uzak fikirlere destek olmak olacaktır. Halbuki dünya üzerinde Müslümanlar Allah'a iman ettikleri, hayatlarını Allah’ın emir ve yasaklarına uygun şekilde geçirmek istedikleri için baskı ve şiddete maruz kalırlarken, bir Müslümanın bahaneler öne sürerek İslam’a hizmetten çekimser kalması, kendi rahatını düşünmesi, boş işlerle vakit geçirmesi vicdanına sığmaz. Çünkü Müslüman dünya üzerinde yaşanan tüm sorunların en temel çözüm yolunu bilmektedir. Bu çözüm; din ahlakının insanlara anlatılması, öğretilmesidir. Bu gerçeği bilmek ona çok önemli bir sorumluluk yüklemiştir. Bu sorumluluk tüm dünyaya Allah’ın dinini ve din ahlakının getirdiği güzellikleri anlatmak, insanları bu ahlakı yaşamaları için bilgilendirip teşvik etmek ve din ahlakına karşı çıkan akımlara karşı mutlaka fikri mücadele yürütmektir.

Bugün ne yakın çevremizdeki ne de dünyadaki koşullar, ağır ve pasif davranmaya, boş işlerle oyalanmaya, rehavete, gevşekliğe ve dünyevi menfaatlerin ardı sıra gitmeye elverişli değildir. Sayıları milyonları bulan Müslümanlar büyük bir baskı ve zulüm altındayken bu insanların kurtuluşu için gayret göstermemek hiçbir Müslümanın hamiyet-i İslamiyesine sığmamalıdır. Zayıf bırakılmış insanlara yaşatılan haksızlıkların sürekli gözler önüne serilerek, gündemde tutulması son derece önemlidir. Ancak Allah’ın Kuran’da emrettiği adalet, yardımlaşma, merhamet, sevgi, şefkat, fedakarlık, affedicilik gibi özellikler yeryüzüne hakim olursa, bunun sonucunda adaletli, barış dolu ve güvenli bir ortam oluşacağının insanlara vakit kaybetmeden anlatılması gerekir. Bunun yanısıra Allah’a iman edenlerin Allah’ın yardımı ve vaatleriyle müjdelenmeleri ve insanlara zulmedenlerin de Allah’tan alacakları karşılık ile uyarılıp korkutulmaları da son derece önemlidir. Allah’ın "Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi, 104) ayetiyle bildirdiği gibi insanları hakka yöneltmek de yine Müslümanlara düşen bir sorumluluktur. Başka ayetlerde ise Allah müslümanların bu özelliklerini şöyle bildirmektedir:

Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi?... (Hud Suresi, 116)

Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında ise, Biz de kötülükten sakındıranları kurtardık... (Araf Suresi, 165)

Samimi Müslümanlar zulmün ve haksızlıkların sona ermesi, güzel ahlakın insanlar üzerinde hakim olması ve İslam dininin aslına uygun olarak yaşanması için ciddi çaba gösterirler. Rabbimize büyük bir teslimiyetle bağlanır, O'nun rızasını kazanacak iyi işler yapma konusunda hiçbir şeyi kendileri için engel olarak görmezler. Büyük bir dikkat ve titizlikle Allah'ın rızasına, rahmetine ve Müslümanlar için hazırladığı cennetine layık bir insan olmak için gayret gösterirler. Allah onların süreklilik içindeki bu samimi çabalarını şöyle bildirmektedir:
Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O'na varacaksın. (İnşikak Suresi, 6)

Allah’a kesin olarak inanan bir insan Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için elinden gelenin en fazlasını yapmak ister. Bir işi bitirip diğer hayırlı bir işe geçer, olabilecek en süratli, en kapsamlı şekilde dine hizmet eder. Allah’a olan bağlılığını, yaşamına olabilecek en hayırlı hizmetleri sığdırarak göstermek için ciddi bir çaba harcar. Daima İslam'ın, Müslümanların yararına düşünür, tüm insanların barış, dostluk, güven ve huzur içinde yaşamaları için üzerine düşeni yapmaya çalışır. Allah rızası için yapılan hizmetlerdeki bu şevk ve istek gerçek dindarlığın da alametlerinden biridir.

Ancak imanı zayıf bazı kimseler, müminler teşvik edip destek olmadıkça hayırlı bir hizmet girişiminde bulunmazlar. Kalplerinde onları karşılıksız hizmete yöneltecek güçte bir Allah sevgisi ve korkusu olmadığı için çalışıp çabalamak, iyilik yapmak, fedakarlıkta bulunmak ağırlarına gider. Ancak bunun yanında kendilerini çevrelerine dindar gösterecek kadar hizmet eder, en az çaba sarf ederek hayatlarını sürdürmek isterler. Allah'ın rızasının en büyük kazanç olduğunu göz ardı ettikleri için bu konuda üzerlerinde daima bir ağırlık olur. Dünyevi bir çıkar elde etme ihtimali olan işler için gece gündüz çalışmayı, uykusuz kalmayı, yorulmayı kısaca her türlü fedakarlığı göze alırken, İslamın menfaati için yapılacak bir hizmeti yük olarak görür ve yaptıkları her işte müminleri minnet altında bırakmak isterler.

Samimi Müslümanlar ise, "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et. Ve yalnızca Rabbine rağbet et" (İnşirah Suresi, 7-8) ayeti gereği Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanacak olmanın umudu ve sevinci ile, her anlarında çok şevkli, canlı, çalışkandırlar. Nitekim Allah Bakara Suresi’nin 148. ayetinde müminlere “hayırlarda yarışmalarını” emreder. Bu ayetlere uyan müminler, bir an dahi boş kalmadan, hayır işlemek ve iyilik yapmak konusunda birbirleriyle yarış içindedirler. Her an bir ecir kazanmak için fırsat kollar, hiçbir zaman üşenmeden, başkasına bırakmadan, ertelemeden önlerine çıkan her fırsatı değerlendirirler. Yaptıklarından dolayı ise hiçkimseyi minnet altında bırakmaz, kimseye iyilik yapıyormuş edasıyla işlerini yapmazlar. Aksine Allah'a, Allah'ın rızasına ve rahmetine ve ölmeden önce toplayacakları ecirlere muhtaç olduklarını bilerek, tevazu ve kanaatkarlık içinde, hiç kimseden tek bir teşekkür dahi beklemeden İslam’a hizmette bulunurlar.

Vicdana uyularak yalnızca Rabbimizin rızası için yapılan hizmet en zor ortamda bile mümine neşe ve sevinç verir. Her samimi çabanın sonucunda bir güzellik ve huzur, dünyada şerefli bir hayat vardır. Ahirette ise sonsuz sevinç ve neşeyi yalnızca müminler yaşayacaktır. İşte tüm bunları bilen ve kavrayan bir mümin yaptığı işlerde tek bir teşekkür dahi olsa dünyevi bir karşılık beklemenin kendisi için Allah’ın huzurunda ne kadar utanç verici olduğunu bilir. Dünya hayatında ve ahirette yaşayacağı büyük kaybı bilir ve bundan çok korkar. Zira Allah’ın rızasını, sonsuz rahmetini ve cennetini unutarak dünyevi beklentiler içinde olmak bir insanın hem dünyada hem ahirette hüsrana uğramasına neden olur. Allah bir ayetinde müminlerin bu samimiyetini şöyle bildirir:

... Şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.

"Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz."

Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.

Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. (İnsan Suresi, 7-12)

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 448
favori
like
share