İbadetlerden feyiz almak, ibâdetin tam olarak yapılmasına bağlı mıdır? Meselâ namazlarda tadil-i erkân olmazsa, mânevî dereceler elde etmeye tesiri olur mu?

Sorudaki "Feyiz" kelimesini, "haz" ve "zevk" şeklinde değiştirmek herhalde daha muvâfık olacak. Zira, "feyiz"in ne olduğunu anlamak mümkün değildir.

Feyiz, dünyada, insanın kalbî ve ruhî hayatı ile alâkalı olarak gelen Vâridât-ı Sübhaniyedir. Ahirette ise feyiz, insanın cennete ulaşması, Rıza'ya kavuşması ve Cemâlullah'ı görme şerefine nâil olması gibi mazhariyetlerdir. Durum böyle olunca, "feyiz" kelimesinin ifâde ettiği muhtevâyı idrak ve ihâta bizler için imkansızdır. Belki dört bir yanımızdan feyizler taşıp geliyor ve ruhumuzu sarıyordur da biz bunun farkında olamıyoruzdur. Belki de bizim farkında olamayışımız yine bize Cenab-ı Hakk'ın bir ihsan ve lütfudur. Zira O'nun en büyük ihsanı, ihsanını hissettirmemesindedir.

Mes'ele bu yönüyle ele alınınca, denebilir ki: Cenab-ı Hakk'a karşı yapılan bütün ibadetlerde mutlaka bir feyiz ve bereket vardır. O'nun Rahmet kapısına yönelen bir insanın mahrum kalması düşünülemez. Ancak insan yapacağı ibadetlerini, alacağı feyze, daha doğrusu haz ve zevke bağlamamalıdır. Bazan öyle namaz olur ki, siz onu kabz halinizde, yani ruhunuzun sıkıldığı, gönlünüzün daraldığı bir anda eda etmiş olursunuz. Zahire göre ve acele ile hüküm verecek olursanız, böyle bir namaz hakkında kötümser düşünebilirsiniz. Halbuki o en makbul namazlardan biri olmuştur. Zira maddi-mânevî füyûzat hislerinden tecerrüd etmiş olduğunuz bir zamanda dahi siz, kulluğunuzu unutmamış ve Cenab-ı Hakk'ın huzuruna gelmişsiniz. Size hiç avans verilmiyor; fakat bu durum aynı zamanda sizin sadakatinizden bir şey de eksiltmiyor.. ve işte hâlis kulluk da budur.

"Madem Cenab-ı Hak, "Üd'ûnî estecib leküm" buyurarak dudaklarımızdan dökülecek her duaya icabet edeceğini bildiriyor; öyle ise ben de O'nun kapısının eşiğini aşındırmaya devam etmeliyim." deyip oradan ayrılmamak bir bağlılık ve sadâkat ifadesi olacaktır. Eğer bir insan hayatı boyunca, hiçbir haz ve lezzet duymadan böyle bir kulluk yapıyorsa, bütün hayatı boyunca ihlas ve samimiyet içinde, ömrünü sürekli, en halisane kullukta geçirmiş sayılır.

Diğer taraftan, mânevî dereceler elde etmek de kulluğa hedef ve gaye yapılmamalıdır. Onun içindir ki, cennet arzusuyla kulluk yapanlar için Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri "İbadül-Cennet" demiştir. Yani "Cennetin kulu" demektir. Halbuki Cennet, amel ve ibadet için maksat olmaz. İbadet, Hak emrettiği için ve O'nun rızasını elde etmek maksadıyla yapılır. Evet, ibadetin gerçek sebebi, Allah'ın emridir. Yani biz ibadeti Allah emrediyor diye yaparız. Evet, cehennem endişesiyle tir tir titreyerek, kalkıyor, Allah (cc) karşısında kemer beste-i ubudiyet içinde iki büklüm oluyor.. namaz kılıyor.. böyle birine "Abdünnar" yani "Cehennemin kulu" deniliyor. O zaman, Allah'ın kulu nasıl olacak? Kişi ibadetini, ne cennet sevdası ne de cehennem korkusundan değil, belki sırf Allah'ın kulu olduğu ve Allah o vazifeyi ona emrettiği için yapacaktır.

İnsan, maddi-mânevî bütün füyûzat hislerinden mahrumiyet içinde bulunduğu kabz halinde de mutlaka namazını kılmalıdır. Hatta insanın ağlama ve sızlaması bir feyiz ve bereket vesilesi olabileceği gibi, bazan bir ibtila ve imtihan da olabilir. Kesin hüküm veremeyiz. Evet, kalbini her an fikir ve murakabe elinde tutamayan bir insanın ağlaması, sızlaması bile onun için ciddi bir tehlike olabilir. Çünkü o, kalbinin derinliklerine çok vakıf ve nigehbân olamaz. Hatta bu haller tamamen namaza verilmiş atiyye ve ihsanlar da olsa, bu yüzden de insan namaz kılarken hep onları takip etse, ihlasa dair çok mühim bir kısım noktaları kaybetmiş olur. Zira, kapalı bir sandık gibi, Allah huzuruna, sadece Allah rızası duygusuyla meşbû ve meşgul olarak gitmek çok önemlidir. Rabbimiz'den dileyelim, samimiyette, kendisine bağlılıkta, ihlasta bizi zirvelere ulaştırsın... Buna karşılık, durumumuz halkın nazarında varsın mukassî, yıkık-dökük ve hırpani olsun. Böyle bir dış görünüşün pek önemi yoktur. Bu noktaya parmak basan Efendimiz (sav) "Allah'ım! Beni halkın nazarında büyük, kendi nazarında küçük etme" diyor. Çünkü halkın nazarında nice şişirilmiş insanlar vardır ki, Allah nazarında sinek kanadı kadar kıymetleri yoktur. Önemli olan Allah'ın nazarında büyük olmaktır. Bu noktada herkes endişe ile iki büklüm olmalı ve "Allahümmec'alnî fi ayni sağiran ve fi aynike kebiran" yani " Allah'ım beni kendi nazarımda küçük yap, Nazar-ı Uluhiyetinde de olabildiğince büyük yap!" diye dua etmelidir.

Bir diğer husus da şudur ki, ibadette Cenâb-ı Hak rûhani zevkler ihsan edebilir. Evet, bazı büyük kimseler vardır ki, bunlar ucb denen şeyi kalplerinden silip atmış ve tam tevhide ermişlerdir. Onlar mazhar oldukları bütün güzellikleri, o güzellikleri sırtlarına bir urba gibi giydiren Zattan bilirler. Onun için, bu gerçeği gürül gürül söylemeyi de tahdis-i nimet sayarlar. Meselâ Efendimiz (sav) şecaat-ı kudsiyesi ile Huneyn'de kükrediği zaman, amcasının oğlu Harise bin Ubeyde veya amcası Hz.Abbas atının zimamından tutup engellemeye çalışır. O, öyle kükremiştir ki düşmana doğru tek başına gider. Orada: "Ene-nnebiyyü la kezib Ene-bnü Abdilmuttalib Lâ fahra" Yani "Ben Peygamberim, bunda yalan yok; ben Abdulmuttalib'in torunuyum bunda fahr yok" der. Allah Rasûlü (sav) bunları söylerken, makam-ı imtinanda söyler. Ve yine aynı makam içinde buyurur ki; "Herkes haşrolduğu zaman, ben Liva'ül Hamdin sahibi olarak haşrolacağım." ve yine makam-ı imtihanda buyururlar ki: "Allah bana beş şey verdi ki başka Peygamberlere vermedi." Bunlar imtinan makamında söylenen şeylerdir. Bir tanesi bana güzel bir urba giydirmiş, gezdiğim her yerde, o zatın bana karşı cemilesini, hediyesini, ifade ediyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve diyorum ki: "Bu sırtımdaki elbise güzel, hatta bana da güzellik katıyor, Rabbimin yarattığı hilkatteki güzelliğe ayrı bir buud kazandırıyor. Ama bu elbiseyi bana giydiren Zâtı anlatıyorum." İşte bu mânâda, Rabbimizin, başımızın üzerinde olan ikramlarını söylemede beis yoktur; hatta çok defa onları gizlemek belki nankörlük olur. Bu noktada Üstad Bediüzzaman Hazretleri yazdığı kitaplar için "Avazım çıktığı kadar bağırıp diyecektim: -Yazılan sözler güzeldir, ama benim değildir, çünkü onlar Kurân'ın bağrında çimlenip geliştiler" diyor. Bunu Hassan bin Sabit'in Efendimiz (asm)'ı senâ sadedinde söylediği bir sözden iktibâsen alır. "Allahümme eyyidhü bi rüh'il-kudus" sözüyle teyit edilen koca şâir, Hassan İbn-i Sabit, her yanıyla, ince ve nârin bir şâirdir.. onun için, Nebîler Nebisi, İslâmiyet'i medh-ü sena ettiği, göklere çıkardığı, Kur'ân'ı müdafaada bulunduğu ve o büyüleyici sözleriyle müşriklerin kuvve-i mâneviyesini kırdığı için Mescid-i Nebevide kürsü tahsis ederdi. İşte, kendisi için kürsü konulan bu Hassan bin Sabit o kılıçtan daha keskin sözleriyle, kâfirlerin başlarına darbeler indirir ve müminleri sevindirirdi. Bir kere de şöyle demişti:



Ve mâ medahtü Muhammeden bi makâletî

Velâkin medahtü mekâletî bi Muhammedin (asv)
Yani "Ben güzel söz söylüyorum ve bu sözlerimle Hz.Muhammedi medh ediyorum zannetmeyiniz. Benim perişan ve derbeder sözlerim, O'nun medhine dair mevzular içine girdiğinden dolayı güzellik kazanıyor." İşte bu, Hassan bin Sabit adına, tahdis-i nimettir. Bunları Allah'ın Peygamberine emretmiş olduğu: "Ve emma bi nimeti Rabbike fehaddis" Yani "Habibim! Sen Rabbinin nimetini dile getir!" emrine tam muvâfıktır. Hani şeytan gibi bir kadın olan (Ümmü Cemil) dedi ki, "Muhammed'in (haşa!) şeytanı artık gelmiyor." Allah Resulünü teselli için buyuruldu ki, "Mâ veddeake Rabbüke ve mâ galâ" Yani "Rabbin seni kat'iyyen terk etmedi. Ve Rabbin sana darılmadı, arkasını dönmedi, göreceksin Habibim, çok yakın bir gelecekte, bugüne göre yarın, dünyaya göre âhiret, senin için daha hayırlı olacak." bir gün geldi ki, insanlığın beşte biri ve arzın yarısı O'nun getirdiği hidayet hediyesiyle serfiraz oldu. O muhteşem hidayetle şahlandı, küre-i arzın her tarafında minareler dikildi, çil çil kubbeler inşa edildi. her gün 5 defa, Ezan-ı Muhammedî yeryüzünde ilan edilir oldu. Yerin bir diliminde biterken, öbür diliminde sürekli "Eşhedü enne Muhammederrasûlullah" sözü çınladı durdu. Her tarafta Ruh-u Revan-i Muhammedî şehbal açtı ve dalgalandı. Evet, Duha Sûresiyle hem müjde hem de müşriklere cevap veriliyordu: "Allah seni hiç terk etmedi. Esasen şeytan onlara musallat olmaktadır." İsterseniz evvelki cümle "Ve lesevfe yu'tîke Rabbüke fe terdâ" Yani "Allah sana öyle verecek, öyle verecek ki, artık razı olacaksın." "Velleyli" sûresinden "Vedduha" suresine geçerken de -zaten iki sûre arasında çok ciddi bir mutabakat var- önceki sûre "Allah seni razı edecek, hoşnut edecektir." ile biter, bu sûrede de hemen "Allah seni hoşnut edecektir." der.. ve bu iki sûre arasında tam bir birlik olduğunu ortaya koyar. Yani, dünyada ve ahirette sana öyle verecek öyle verecek ki, hoşnut olacaksın. Bu hoşnutluk Mahkeme-i Kübrada ve ahirette de devam edecektir. "İrfa' re'seke işfa'tüşfa' sel tu'te" Yani "Kaldır başını, iste, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatin kabule karîn olacaktır.. kimseye verilmeyen şeyler sana verilecektir. O dakikada sana "Habib-i zîşanım, artık razı mısın?" diye sorulsa sen "Evet râzıyım." diyeceksin. Öyleyse: "Fe emmel yetîme felâ takhar" "Sen yetime kahretme" "Ve emme's sâile felâ tenhar" "Dilenciyi de kovma" "Ve emma bi nimeti Rabbike fehaddis" "Rabbinin nimetini tahdis et." Evet, şu mübarek ve muhteşem ümmete bak, tahdis et. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen peşinden gelenlere bak..!

Evet Ravza-i Tahireye girildiğinde, insanın içini bir his kaplamaktadır. Sanki Allah Rasûlü hayatta da, huzuruna varılınca O da görülüverecekmiş gibi olur. Bu ne eskimezlik!. Bu ne tazelik!. Bu ne yeniliktir ki, zihinlerimizde ve kalplerimizde, üzerinden 14 asır geçmiş olmasına rağmen, O (asm) vicdanlarımızda hâlâ taptazedir. Bugün O'na karşı duyulan saygı, O'nun daima vicdanlarda taptaze yaşadığını göstermektedir. İşte bunlar, Allah'ın O'nu hoşnut etme istikametinde, O'na lütfettiği nimetlerdir. Ve Cenab-ı Hak O'na nimetlerini tahdis etmesini emretmiştir. O da bir tahdis-i nimet olarak, yukarıda kısaca işaret ettiğimiz sözlerini ifade buyurmuştur. İşte yine böyle bir tahdis-i nimet sadedinde, "Namaz benim şehvetimdir" demiştir. Ancak Efendimiz, hiçbir zaman namazdan aldığı ruh-i haz için namaz kılıyor değildir. Belki müstaitlere bu mevzuda işaret yapılmaktadır. Himmet âli tutulacak ve namaz o hale gelinceye kadar çalışma ve gayret devam edecektir.

Bütün bu söylenenler mahfuz olmakla beraber, namazın ta'dil-i erkânla kılınması ekser fukahaya göre farzdır. Ebu Yusuf'un dışında Hanefi mezhebi ta'dil-i erkâna vacip demiştir.

Ta'dil-i erkân, namazdaki rükûnların sükunetle yerine getirilmesi ve uzuvlarda itminan hasıl olacağı âna kadar devam edilmesidir. Bu, insan cesedinin maddi olarak namazda alacağı vaziyettir ki, ona riayet etmeden namaz tamam olmaz. Kanaatimce, ta'dil-i erkâna farz diyenlerin görüşüne uymak ihtiyata daha muvafıktır. Madem bunu söyleyen zâtlar, kendilerini tamamen Kur'ân'a vermiş; Kur'an ve Sünneti anlamayı hayatlarına gaye edinmiş büyük insanlardır, onların aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda ihtiyatla amel etmek en doğru hareket tarzıdır.

Ayrıca, mü'minlerin ibadet-ü taatlarındaki zâhirî hallerine bakarak onlar hakkında hüküm vermek bize düşmez. Kaldı ki: "Senin haccın beyhûde; meşakkat çekme, namazın yatıp kalkma, geceleri kıyamın sırtında bir yük olmadan başka bir şey değil, orucun ise ancak bütün gün aç durmaktan ibarettir" gibi su-i zannın ifadesi olan sözlerle, sanki bir meçhulün müdafaasını yapıyor gibi davranma, müminlikle bağdaştırılamaz. Zira insan nefsine karşı bir savcı gibi davranmalı; fakat, diğer mü'min kardeşlerinin avukatlığını yapmalıdır. Kendimiz için: "Doya doya namaz kılıp, namazlarımdan feyiz ve bereket alamıyorum. Acaba şu haliyle namazım kabul olur mu olmaz mı?" diye, günahlarımızı da hatırlayarak bu tür şeyler düşünebiliriz. Fakat başka mü'minler hakkında meseleyi hep hüsn-ü zann zaviyesinden ele alma mecburiyetindeyiz. Zira Efendimiz (asm), ondan sonraki sahabe ve tâbiîn efendilerimiz böyle davranmışlar, hiçbir zaman mü'minlerin hallerini günaha, fesada hamletmemişler, ehl-i kıble, ehl-i salat bir mü'minin bir takım fena yönlerini serrişte edip onu tecrim etme yoluna gitmemişlerdir. O'nun hakkında hep güzel düşünüp ve hasenatını bayraklaştırmışlardır. Onlar adeta gül bahçesinde gezerken, ellerine, ayaklarına dikenlerin batıp kanatmasına mukabil "Huz ma safa da' ma keder" prensibiyle hareket etmiş, güllerin güzelliğine ait türküler söylemişlerdir. İşte o güzide topluluk arasında bir Nuayman vardı. -Bedir'de bulunduğu da rivayet edilir.- İçki yasak edilmiş olmasına rağmen, koruk gibi şeylerden ve usarelerden içki imal ediyor ve içiyordu. Defaatla sarhoş olarak yakalandı ve birkaç defa da Huzur-u Risalet Penâhîye getirilerek te'dib edildi. Yine böyle bir durumdan dolayı Efendimiz'in huzurundaydı. Orada bulunanlardan birisi Nuayman'ı kastederek: "Allah cezanı versin. Sen ne kötü adamsın. Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun" gibi sözler sarfetti. Bunu duyan Allah Rasûlü (sav) "Mü'min kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın! Yani: Onun yüzüstü düşmesini, perişan ve derbeder olmasını arzu eden şeytandır. Allah onun böyle olmasını istemiyor" buyurarak onu ikaz etti.

Başka bir rivayette ise itab edene: "Sus! O Allah ve Rasulullah'ı sever." diyordu ve böylece Allah ve Rasûlü'ne karşı kalbinde muhabbet taşıyan ve fakat defaatle de olsa sürçmüş-düşmüş birisine el uzatıyordu. Sebep de O'nun Allah ve Resûlünü sevmiş olmasıydı. Allah ve Rasûlü de sevdiklerini derbeder etmezdi. O'nun için bu mevzuda çok insaflı ve izanlı olmak lazım...

Allah (cc), adaletli mizanında, hayır ve şerrin birbirine rüçhaniyetine göre hüküm verecektir. Hepimiz O'nun huzuruna gideceğiz. O gün sağımıza, solumuza bakacağız. Orada Everest tepesi gibi yığın yığın günahlara girdiğimizi göreceğiz. O günahların cesameti karşısında belki ümitsizliğe düşecek ve her birimiz orada çok küçük amellerimizi hatırlayacağız. "Bir kere anama su vermiş, babamın ayakkabısını çevirmiştim. Başka bir zaman salih bir kişinin cenaze namazında bulunmuştum. Bir defa da iki secde arasında, kalkınca -Rabbiğfir verham- demiş ve bunu tâ yüreğimde duymuştum" diyecek ve sonra da, "Rabbim! Acaba bunlarla Senin gufranına mazhar olur muyum." diye ümit besleyeceğiz. Eğer orada Rabbimiz bizi mağfiret ederse, biz de "Mağfiret Sana ne güzel yakışıyor." diye zevkle gerilecek ve huzura ereceğiz.

Hakkımızda bugün veya yarın tasarladığımız bu güzel şeyleri her mü'min kardeşimiz hakkında da tasavvur etmeli ve onların bazı eksik gibi görünen hallerine karşı: "İhtimal ki, Cenab-ı Hak bu kardeşimize ahirete ait semereleri dünyada yedirmek istemiyor. Onun için bunlar çok parlak görünmüyorlar." deyip, meseleyi hüsn-ü zan zâviyesinden ele almalıyız.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 448
favori
like
share
serchar Tarih: 20.01.2008 20:45
allah razı olsun