Cemal Dindar

Politik psikolojinin cinleri

‘Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular’ kitabı üzerine



Giriş: Psikanalizin ideolojik bir aygıta dönüşüm öyküsü

Psikanaliz, yaratıcısı Freud’un, libidonun biyokimyasal karşılığının keşfedileceği beklentisi dahil, kendini tıbbın içinde tarif etme konusunda tutkulu olduğu dönemler yaşamış olsa da, tıp ve psikiyatri ondan hiç hazzetmedi. Modern psikiyatri bir iyimserliğin, bilinçli toplumsal eylemin, ampirik görgünün ve hümanizmin çocuğu olmuştu. Pinel’le özdeşleşen zinciri kırma eylemindeki etkin güç, Fransız İhtilali’nden başkası değildi. Mazhar Osman’ın Reşadiye Kışlası’nın, Fransızların işgal yıllarındaki karargahının yerinde Bakırköy Akıl Hastanesi’ni kurma deneyimi ile Cumhuriyet’in ülküleri arasındaki bağlar verimli fakat başka bir incelemenin konusudur. Psikanaliz ise, edebiyat ve felsefedeki kökleri XIX.yüzyılda belirginleşmiş olsa da, kurumsallaşması temel alındığında iki savaş arasının çocuğudur. Bilimde ‘belirsizlik’in gücüyle determinizmin onulmaz bir yara aldığı, Avrupa’da devrim umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu, parçalanmanın sanatta dadaist yıkıma hayatta ise çarkların altında ezilmeye vardığı, Kafkaesk bir hayatın tohumlarının atıldığı bir dönemde biçimlendi. Topluma atfedilebilecek hemen hiçbir ‘bilinç’ türüyle kıymetli bir rabıta geliştirmek ile ilgilenmedi. Onun toplumu, uzun yıllar, hemen hep ‘kitle’ oldu ve toplumun kitleye evrildiği bu kavramsal dönüşüme niye gereksinim duyulduğu belliydi: psikanalizin kuruluş döneminin acılarının; yani özellikle kıta Avrupasındaki devrim girişimlerinin kana bulanmışlığının, yeni sonuçlanmış bir dünya savaşının yıkımlarının ve ufukta beliren bir ikincisinin yapabileceği yıkımların tarifsizliğinin gösterdiği gibi kitlesel eylemlilik, bilinç ile değil körlük ile maluldü. Psikanaliz bir iyimserlik ikliminde değil kötümserlik vahasında doğdu. Buradaki çerçeveye uygun bir ifadeyle, en yetkin ifadesini Kafka’da bulan ‘böcekleşmiş’ bireyin, ‘talihin elinde oyuncak bile olamamış’ Gregor Samsa’nın kaderiyle ilgilendi. Zira, Gregor Samsa, hiç de bilinçli eylemliliğinin bir sonucunu yaşıyor gibi görünmüyordu. O bir sabah, kendini böcekleşmiş bulmuştu ve böcekleşmiş olduğunu keşfedebileceği, psikanalizin bakışıyla, yaşadığı hayatın en has bilgisini ‘bilince çıkartabileceği’ bile şüpheliydi.

Modern psikiyatri, bir de bu nedenle psikanalizden hiç hazzetmedi: çıkış noktasına ‘Rönesans-yeniden doğuş’ dediği, temel öngörülerini sağlıklı kabul ettiği ve bilince büyük önem atfettiği bu projede, proje ile ilgili gibi duran bir ‘enkazın’ nedenleri, dolaylı da olsa sorgulanmaktaydı. Kafka’nın edebiyatta açtığı Dava’nın bir benzeri ruhbilim alanında açılmıştı ve davacıların önemli bölümünün hekim olduğu göz önüne alınırsa, orada durmayıp, psikiyatriye de bulaşacağı anlaşılmaktaydı. Direncin izlerini bizzat Freud’un yaşamında görmemiz mümkündür. Freud, başlangıçtaki kısa dönem bir yana, bilgiyi bir kurumda değil muayenehanesinde üretmiştir. İnsan gerçekliği ile ilgili yetkin bir araştırmayı deha düzeyinde sürdürmesine rağmen, toplumcu fikirlere selamsızlığı ve üstelik hor görüsü bilinmektedir. Bunun kör gözüm parmağına bir örneği Einstein-Freud mektuplaşmasıdır. 1931 yılında Uluslararası Entelektüel İşbirliği Enstitüsü(International Institute of Intellectual Cooperation) “aydınların Milletler Birliği’nin ve entelektüel yaşamın ortak çıkarlarına hizmet edeceği düşünülen konularda” yazışmasını ve bunların yayınlanmasını hedefler. Einstein’a, geçtiğimiz yüzyılın büyük rasyonalistine de öneri götürülür, o da Freud’u seçer. Freud’un bu çabayı sıkıcı ve kısır bir tartışma olarak gördüğü biliniyor. Yine de Einstein’a yazdığı mektupta, bugün benzer sorunlara onun temellerini kurduğu kuramla bakanların kaçındıkları kabulleri işlemekle işe başlar. Bir: tarih şiddetin özsel olarak değişmediği ve yeni biçimler kazandığı süreçtir; yasalar ile kaba şiddet birbirlerinin karşıtı değildir; aralarında özsel bir fark yoktur. Toplum eşit olmayan unsurlardan oluşur ve “... toplumun adaleti toplum içindeki eşit olmayan güçlerin bir dışavurumuna dönüşür; yasalar yönetenler tarafından ve yönetenler için yapılır.” Yönetici sınıf, bu kavramı Freud kullanıyor, gücü elinde tutmak isterken, baskı altındakiler gücün adaletli bir şekilde yeniden dağılımını talep ederler ve yönetenler sıklıkla bu talebi kabul etmezler. Sonuçta, Freud’un mektubundan aynen alıyorum, “bunu başkaldırı ve iç savaş izler.” İki: bir insan gurubu iki yolla birarada yaşar ve bir toplum oluşturur; “şiddetin zorlayıcı gücü ve üyeleri arasındaki duygusal bağlar(teknik adıyla özdeşim).” Bunlardan ya birisi, ya da her ikisi etkin olabilir. Sıklıkla bu duygusal bağ fikirler olarak ortaya çıkar. Freud’un, bu yazının çerçevesi ile de ilgili olan örneği Panhelenizm’dir: “komşu barbarlardan üstün olma duygusu... Yunanlılar arasındaki savaş geleneklerini yumuşatmaya yeterli olur, ama Yunan ulusunun farklı kesimleri arasındaki savaşçı ihtilafları önlemeye, hatta bir kentin veya kentler konfederasyonunun, rakibi karşısında avantaj kazanmak için Persli düşmanlarıyla ittifak yapmaktan alıkoymaya yetmez... Kanunun başlangıçta kaba şiddet olduğu, hatta bugün bile şiddetin desteği olmaksızın yapamayacağı gerçeğini gözardı etmemiz büyük bir hata olacaktır.” Üç: Freud, insanın serüveninde, insanla birlikte bu serüvenin temel öğelerinin de değiştiğini düşünmektedir. Bu da, politik psikolojide ‘bilinçdışı çatışmalar’ı halklar arasında handiyse ebedi düşmanlık gerekçesi olarak formüle edenlerden önemli bir ayrımdır. “Uygarlaşma sürecine paralel gelişen ruhsal değişmeler” üzerinde duran Freud, uygarlığın özellikle iki temel karakteristiğini vurgular: “içgüdüsel yaşamı yönetmeye başlayan aklın güçlenmesi ve sonuçtaki onca avantajıyla ve tehlikesiyle saldırganlık dürtülerinin içselleştirilmesi... kültürel tutumun ve gelecekteki bir savaşın sonuçlarına yönelik haklı korkunun, belli bir süre sonra savaşlara bir son verilmesini sağlayabileceğini ummak bir ütopya olmayabilir... uygarlığın gelişimini destekleyen her şey aynı zamanda savaşa karşı da etkinlik gösterir.”

Kıta Avrupası’nda Frankfort ekolü ile birlikte, Reich ve Fromm gibi kuramcılar Freud’un biçimlendirdiği bilgi alanını, psikanalizi, toplumcu fikirlerin kaynağı olan Marksizm ile harmanlamaya mesai verdiler. Avrupa kültür çevresindeki bu uzlaşı çabasına karşılık gelen başka bir çaba da pratikte, daha çok da Kuzey Amerika’da en azından 1960’lara, yani psikofarmakolojinin etkinleştiği döneme değin sürdü ve sigorta şirketlerinin talepleri de gözönüne alınarak psikanalizin süresinin kısaltılması, terapinin aşırı şematik hale getirilmesi gibi gelir-geçer çözümler önerildi. XX.yüzyılın son çeyreği benzer birçok örnek gibi bu çabaların da kan kaybettiği dönem oldu. Marksizm, önerdiği toplum projelerinin ilk örneklerinin yıkılışıyla gözden düştü ve psikanaliz ile Marksizmi buluşturmaya yönelik çabalar da aynı akıbete uğradı.

Bu çabaların yarattığı ve yaşanılan yıkımla boş kalan alan ise psikanalizin kötüye kullanımından gücünü devşiren ‘politik psikoloji’ ile dolduruldu. Psikanaliz, bireysel düzlemde; büyük çoğunluğun ulaşamadığı, pahalı, seçkinci bir ‘hizmet alanı’ haline gelirken, toplumsal düzlemde; seçkinlerin toplumsal ve toplumlararası meseleleri çözümlemek için kullandıkları bir ‘bilgi alanı’ oldu, belki de yönetilenler hakkında yöneticilere sunulan bir ‘servis alanı’na malzeme taşıdı. Özellikle politik psikoloji alanında yazılanları okudukça, kişi yalnız diğer bilim disiplinlerinin değil, tüm tarihin, tüm mitolojinin ve hatta sanatın bu yazılanları doğrulamak için kurgulandığı sanısına kapılıyor. Bu kötüye kullanım o denli açık ki, disiplinlerarasılığa vurgunun eninde sonunda bu vurguyu yapanların kendi disiplinlerindeki bir krizi aşmaya, sıklıkla da örtmeye yönelik bir işlevinin olduğunu yazmış olan Althusser’e, politik psikoloji özelinde şu yargımızı da ekleyebiliriz: disiplinlerarasılık talebi olan bir disiplin, burada ruhbilim, kendisini merkeze alarak bilgiye yeni bir hiyerarşi kurma niyetiyle de birlikte vardır ve bu disiplinin açıklayıcılık gücü ne denli şişirilirse o denli ideolojik bir yapıntı haline dönüşür. Sonuçta, yapısına bir eter gibi sinmiş ideolojik yükle birlikte, bu ideolojik yük görünür hale geldikçe, temasa geçtiği her bilgi alanını sakatlamakta, yok saymaktadır. Fukoyama’nın tarihin sonunu ilan ettiği ve tezinin Türkçe’de dolaşıma girdiği yıllar, daha öncesinde ruhsal zorlanmalar ile ilgili toplumsal etkenlerin rolünü yazılarında işlemiş ve tıbbiyeyi Türkiye’nin hangi ilinde okursak okuyalım yazdığı ders kitabıyla kuşkusuz kuşağımın psikiyatri hocası olmuş Orhan Öztürk’ün, psikiyatri kongrelerinde vurgusunu toplumsaldan biyolojiye eğdiği yıllardır. İstanbul’da yapılmış bir biyolojik psikiyatri kongresinde, Orhan Hoca’nın, yıllarca sürmüş dinamik psikiyatri vurgusunu, bir inanç sorunuymuş gibi, “ben yanılmışım... biyolojik alanda çalışmalıyız...” türünden ve içimi acıtan bir biat tatsızlığıyla dökülen cümlelerle ifade ederek bu dönüşümü özetlediğini anımsıyorum. Bu yıllar, aynı zamanda bu eleştiri yazısının yöneldiği metin olan, Volkan ve Itzkowitzs’in “Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular” kitabının yayınlandığı yıllardır. Şüphesiz bu atmosfere eklenebilecek başka örnekler de vardır.

Bu örneklerin aynı tarihsel kesitte ortaya çıkmasının rastlantı olmadığının en yetkin işareti şudur: XX.yüzyılın son çeyreğinde bu öykü yaşanırken, psikofarmakoloji, ilaç endüstrisinin en çok kar getiren alanlarından biri, sienes(CNS-central nervous system: merkezi sinir sistemi) bölümleri en gözde bölümler oldu. Iraklılar ile Amerikalılar, Volkan ve Itzkowitz’in kuramınca, aralarındaki ‘seçilmiş travmalar, seçilmiş zaferler, psişik çatışmalar...(!)’ nedeniyle ve Saddam’ın kişisel ve Bush’ların aile tarihinde arayanın bela kabilinde bulacağı gibi, travma ve zafer arayışları gereği savaşmak durumuna geldiler. Bağdat’a, medyadaki tabirle canlı kalkan olmaya giden Batılıların bir bölümü bu ‘psişik çatışmalar’dan bihaber olduklarını anlamakta geciktiler ve Anglosaksonların Irak’a saldıracaklarını gördüklerinde ne yaptılar? Memleketlerine döndüler ve dönmeden önce, Iraklılara, lazım olur diye depresyon ilaçları dağıttılar.

‘Türkler ve Yunanlılar/Çatışan Komşular’: düşmanlığın metafiziği

Freud’un yazdıklarında, kavimler arasındaki çatışmaların, özellikle bilinçdışı süreçlerle çözümlenmesine yönelik belirgin bir tutum yoktur. Psikanaliz kavramlarıyla, halkların birbirlerine karşı tutumlarını çözümleme çabası, sözünü ettiğimiz gibi, çok sonra ortaya çıkmıştır. Buna niye gereksinim duyulduğunun iyi bir ifadesi, şu alıntıdır (ve altını çizdiğim vurgular yapılan çalışmanın ideolojik yükünü iyice ele vermektedir):

“Ulusların ve etnik grupların birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarına dair düşünce tarzımıza yeni bir düzenleme getirmemiz gerektiği açıktır. Saunders şöyle diyor: ‘Eski mercekler artık dünyayı odaklayamadığı ve geleneksel söz dağarcığı doğru olarak tanımlayamadığında, yeni mercekler üretmek ve taze bir dil yaratmak hem gerçekçi hem de akılcı olacaktır.’

Harold Saunders’in izinden giderek, bu kitabın amacının uluslar arası dinamikleri daha iyi anlamak ve eyleme yönelik öneriler oluşturmak üzere, gözlemlerimizi diğer paradigmalarla bütünleştirmemize yardımcı olacak yeni bir psikolojik mercek üretmek olduğunu söyleyebiliriz.

...Farklı etnik kökenleri olan komşuların psikolojisine bir örnek sunmak ve bu psikolojinin nasıl olup da politik, ekonomik, yasal ve askeri etmenlere egemen olan, göze görünmeyen bir odak haline gelebileceğini göstermek için bu çatışmayı kullanmak istiyoruz... Bu kitapta ilk olarak büyük grup komşuların psikolojisine genel bir bakış getirecek, sonra da Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları ve bunların yanı sıra ortaklıkları tartışacağız.

...1999’a kadar Türk-Yunan politikalarında büyük bir değişme olmadı. Türkiye ve Yunanistan’daki 1999 depremleri ve iki tarafın karşılıklı yardım çabaları Türk-Yunan ilişkisinin rengini değiştirdi, bu yumuşama ve insancıllaşmaya bazıları ‘deprem diplomasisi’ adını yakıştırdılar. Fakat, Türk ve Yunan ilişkilerindeki değişmeler bu kitapta incelediğimiz ‘kimlik meseleleri’ni değiştiremez.

...Temel önermemiz şudur: Bir kez bu konu tam olarak anlaşıldıktan sonra, düşman imgesine ilişkin yapıların psikolojik analizi Türkleri ve Yunanlıları ayıran farklılıklara barışçıl çözümler getirmeye daha yakın tutumların geliştirilmesini adım adım kolaylaştırabilir. Amacımız Türkler ve Yunanlılar olduğu kadar, işin içinde olabilecek üçüncü tarafların da, genellikle dış politika ve uluslar arası ilişkilerin belirleyicileri olarak kabul edilen sözde ulusal egemenlik çıkarları, devletlerin hakları ve yükümlülükleri, ulusların prestij ve onuru, taktik-politika-strateji hesapları ve ‘reel-politik’ altında yatan derin ve karmaşık psikolojik gereksinimleri, güdülenmeleri ve kaygıları anlamalarına yardımcı olmaktır. Ayrıca bu kitabın derinlikli bir psiko-tarihsel ve psiko-politik analizin nasıl gerçekleştirildiğine bir örnek oluşturacağını umuyoruz.” (Volkan ve Itzkowitz, 2002)

Uzun bir alıntı olduğunun farkındayım. Lakin bu uzun alıntı, bir önceki uzun girizgahın niye yapıldığına dair gerekçemdir. Baştaki Saunders referanslı alıntı, gerçekliğin boşluk kabul etmeyeceği ve ortaya çıkmış boşluğun bir şekilde doldurulacağının ve aynı zamanda toplumların dişiyle tırnağıyla biriktirdikleri birikimin nasıl da hiçleştirileceğinin ifadesidir: Tarihin sonu zaten ilan edilmişti. Meğer ki, belirleyici öğe bilinçdışı süreçlerdir öyleyse tarih politik psikolojinin vargılarından başka nedir ki!.. Bu uzun geçmişin bilgisini soyutlamaya çalışan insan bilimleri geçersizdir ve sözkonusu inceleme alanı toplumların ilişkileri olduğunda biricik görevleri psikolojik çözümlemelere malzeme sunmaktır. Özellikle Batıda ve onca mücadeleyle elde edilen hukuksal normlar da geçersizdir ve bu geçersizliğin biricik sorumluları elbette görünür olanın ‘altında yatan derin ve karmaşık psikolojik gereksinimleri, güdülenmeleri ve kaygıları’ halledememiş Türkler, Yunanlılar ya da diğer halklardır. Bazen, mesela, deprem olur, Yunanlılar ile Türkler arasında yumuşama, ‘insancıllaşma’ belirtileri görülebilir. Bu normal bir süreç değil ‘deprem diplomasisi’dir. “Fakat, Türk ve Yunan ilişkilerindeki değişmeler bu kitapta incelediğimiz ‘kimlik meseleleri’ni değiştiremez.” Peki niye? Çünkü derinlikli psiko-tarihsel ve psiko-politik analiz öyle diyor. Bu ‘değiştiremez’ hükmünü içeren metafizik kabulle ilgili tartışmayı fizik bir alana taşımak mümkün mü?

‘Etnik ilişkiler psikolojisi’

İnsan doğar. Bu sözü sevmemek mümkün mü!.. Nebil Özgentürk’ün Bir Yudum İnsan belgeselinin laytmotifi. Öyle devam ediyor. İnsan yaşar...

Gelelim ‘Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular’ kitabının yazarlarının anlattığı öyküye. Kitabın adını, metin boyunca TY-ÇK kısaltmasıyla anacağım. TY-ÇK’yı şöyle özetleyebiliriz: Kitabın ‘Tarihe Psikolojik Bir Mercekten Bakış’ adlı ilk bölümü, temel psikolojik tezlerin ortaya konduğu bölümdür. Kitabın geride kalan kısımları ise bu ‘yeni psikolojik mercek’ ile tarihi yorumlama denemesidir.

İnsan doğar. Bebektir. Başlangıçta, ayrı bir kendilik(self) duygusu yoktur. Bebek büyür. Başlangıçtaki zihinsel karmaşa ilk üç yıl içinde gerçek ve bütüncül bir ‘Ben’ duygusuna evrilir. Yazarlara göre, bu evrimin öyküsü, bize Türkler ve Yunanlıların, tabi bu arada Filistinliler ve İsraillilerin, Hırvatlar ve Sırpların, Azeriler ve Ermenilerin niye çatışan komşular olduklarını anlamamız için kuramsal çatıyı sunacaktır. Küçük bir çocuk yaşadığı deneyimleri bütünleştirme yetisine sahip değildir; kendisine neyin haz verdiğini, ‘iyi’ geldiğini ve neyin acı verdiğini, ‘kötü’ geldiğini bilse de, iyi ve kötü’nün aynı ‘nesne’den gelebileceğini, emziren anne ile mesela işe gidip geciken annenin aynı kişi olduğunu algılayamaz. Siyahın siyah, beyazın beyaz ve birçok deneyimin ise gri olduğunu öğrenmesi zaman alır. Bu öğrenme sürecinde çocuğun kendine ait belli parçaları başkalarına veya şeylere yansıtması büyük bir rol oynar. Bütüncül bir ‘Ben’ duygusu için iki tip yansıtma işlev görür: çocuk kendi bütünlüğünü tehdit edici ve kabul edilemez bulduğu ‘kötü’ yönlerini diğerlerine yansıtır; ‘Ben’ değil, O(nlar) kötüdür, ve/veya, çocuk bütünleştiremediği ‘iyi’ yönlerini de başkalarına yansıtır. Yazarlar, “sanki kara bir günde kullanmak üzere bunları güvenceye almak istercesine” diye yazıyorlar. Çocuk, gelişimi boyunca, geçmişte bütünleştiremediği ve başkalarına yansıttığı iyi ve kötü yönlerini, sonradan kendilik temsiline katabilir. Bireyin yapabildiğini, Volkan ve Itzkowitz’e göre, Türkler ve Yunanlılar ve de başka komşu toplumlar yapamazlar, çünkü, çocuğun ait olduğu gruptaki yetişkinler tarafından bazı projeksiyonlar öylesine onaylanırlar ki, “grup projeksiyonları olarak yerleri sabitleşir.” Çocuk, bir etnik gruba ait olarak, gruptaki yetişkinlerin desteklediği ortak rezervuarları biriktirir. TY-ÇK’da, Volkan’a atfedilen tez şudur: ‘kötü’ ortak rezervuarlar paylaşılmış ‘öteki’nin(düşmanların) ve ortak ‘iyi’ rezervuarlar ‘biz-lik’in(müttefiklerin) başlangıcıdır. “Biz-lik’ ister bir klan, isterse herhangi bir büyük grup etiketi söz konusu olsun, etnisitenin çekirdeğidir ve ‘öteki’ genellikle komşu bir gruptur.”

Volkan ve Itzkowitz’e göre, genel bir ‘komşuluk psikolojisi’nden söz edilebilir. Yukarıda andığımız halklardan komşu olanlar, bilindiği gibi aynı toprak parçasında hak iddia etmektedirler. “Türk-Yunan yüzleşmesi ise başka bir paradigmadır... tüberküloz vakasında...” olduğu gibi. Biz, verem benzetimini ve Kuhncu bilim felsefesi açısından bir bilim alanında- ki yazarlar komşuluk psikolojisi ya da etnik ilişkiler psikolojisi adında bir bilimsel çaba içinde oldukları iddiasındalar- farklı olgulara göre paradigmanın değişemeyeceğine, eğer bir olgunun paradigmayı değiştirme gücü varsa artık o paradigmanın iflasından söz etmek gerekeceğine dair bilisizliği bir yana bırakıp özetimize devam edelim:

Kişinin kendilik ve başkaları duygusu erken dönemlerde ana hatlarına kavuşur ve bu biçimlenişte anne-çocuk etkileşimleri belirleyicidir. TY-ÇK’dan aktarıyorum: “Etnik gruplarda da gerçek dünyadan gelen belli unsurlar ilk önce anne-çocuk kanalından geçer, bu yüzden de gruptaki bütün çocuklar tarafından paylaşılır.” Bu cümleyi kavramakta güçlük çektiğimi ve bir totoloji tadı verdiğini itiraf etmek zorundayım. Psikanalizin ana tezlerinden birinin başına ‘etnik gruplarda da’ deyimini koymak, bireysel düzlemden toplumsal düzleme geçiş için yeterli midir?Ya da, “bu yüzden de gruptaki bütün çocuklar tarafından paylaşılır” yargısına ulaştıran nedenselliği anlamaya çalıştığımda, ulaştığım tek vargı: çünkü anneler de ‘etnik.’

“Anne-çocuk kanalından” geçen çocuklar “dünyaları genişleyip, babalar ve öğretmenler” gibi “grubun gelenek ve göreneklerine uygun tepkiler veren diğer önemli bireylerle” ilişkiye geçerler, başka ortak deneyimler edinirler. Babaların ve öğretmenlerin tümünün grubun gelenek ve göreneklerine uygun tepkiler verdiği, bu arada, günümüz modern toplumlarında tüm babalar ve öğretmenler için ortak referans sağlayacak bir gelenek ve görenek örüntüsünün önkabulü kanımca tartışmalıdır. Yine de bu kanımızı tartışmayı başka bir yazıya erteleyebiliriz. Zira TY-ÇK yazarlarının sözünü ettikleri toplumlar, bilinçdışı süreçlerin esaretine boyun eğmiş, geri kalmış, premodern düşmanlıklarının pençesinde devinen az gelişmiş güruhtan gayrı ne ki!..

Bu öykünün, TY-ÇK’da ulaştığı nokta şudur: düşman, bizi öldürdüğü için gerçek, etnik grubumuzdaki insanlarla ‘kötü’ projeksiyonlarımızı paylaştığımız için de ‘kötü’ ortak rezervuardır ve reel olarak her ikisidir.

TY-ÇK yazarları, bundan sonrasında gruplar arası ilişkiler üzerinde duruyorlar ve ‘seçilmiş travma’ ve ‘seçilmiş zafer’ kavramlarına, özellikle düşmanlıkları çözümlemede anahtar bir işlev yüklüyorlar. Kitaptan aktararak özeti bitiriyorum:

“Seçilmiş travma’ terimini, bir grubun üyelerinde başka bir grubun üyeleri tarafından aşağılanmışlık ve mağdur edilmişlik şeklinde yoğun duygular uyandıran bir olay anlamında kullanıyoruz.

Grup travmatik olayın duygusal anlamlarını(ruhsal temsiller) ve duygusal incinmelere karşı ruhsal savunmaları kimliğinin özüne çeker, ve bu incinmişlik ve utanç biçimindeki ruhsal temsilleri ve bunlara karşı savunmaları yılmadan kuşaktan kuşağa aktarır. Seçilmiş travmaların ve bunlara karşı savunmaların ruhsal temsilleri, etnik kimliğin yaşamsal belirteçleri halini alır. Bir travma bir kez seçilmiş travma haline geldikten sonra, bununla ilgili tarihsel doğrular önemini yitirir. Olayın ve bununla ilişkili savunmaların ruhsal temsilinin grubun etnik kimliği üzerinde oynadığı merkezi rol en önemli konuma oturur. Genellikle majör bir seçilmiş travma geçmişten ve gelecekten buna benzer travmalarla yoğunlaşır...

Bir seçilmiş travma bir kuşaktan diğerine aktarıldıkça işlevini değiştirebilir, ya da daha yakın bir travmayla bağlantılandırılarak yeni bir duygusal güç kazanır.

Geçmişteki travmaların ruhsal temsillerinin yası tutulamadığında en sık karşılaşılan sonuç çeşitli arındırma ayinlerinin yerleşmesidir... Grup düşmanı kirli olarak görmüşse, kendini temizleme gereksinimi duyacaktır...

‘Seçilmiş zafer’ bir grubun bireylerinde, diğer grubun bireyleri karşısında yoğun bir başarı elde etmişlik veya haklı bir zafer kazanmışlık duygusu uyandıran bir olaydır... Bu olaylar da grubun kendi(self) kimliğinin parçası haline gelir ve kolay kolay elden bırakılmazlar....”

Başlangıçlar: “Onlar en yiğit ve en kalabalık...”

‘Tarihe psikolojik bir mercekten bakış’ iddiasının önkoşulu herhalde tarihi öncelikle ihmal etmemek olsa gerek. Bakış için seçilen merceğin, gerçekliği çarpıtabileceği riski ise her zaman vardır. TY-ÇK’da bunun kanımca tipik örnekleri vardır. Kuram ne diyor: Türkler ve Yunanlılar, seçilmiş travma ve seçilmiş zaferleri olan birer komşu etnik grup olarak birbirlerinin ‘kötü’ ortak rezervuarlarıdır. Geriye kalan düşmanlığın değişmezliğini ‘kanıtlayacak’ tarihsel olguları ayrıştırmaktır. Söz konusu kitapta, tarihin bu ‘kanıt bulma’ sevdası yüzünden nasıl da eğilip büküldüğünün bir hayli örneği var. Ben iki örneği vermekle yetineceğim. TY-ÇK’da, ‘Türkçe Çeviriye Giriş ve Teşekkür’ bölümünde kitabın Türkler ve Yunanlıların tarihine dair ilk cümlesi: “Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları...”

Tarih ile ilgili tartışmayı mümkün olduğunca kısa tutacağım. Özetlemek gerekirse:

Bir: Bizanslılar ile Türkler arasındaki ‘karşılaşmaların ve düşmanlıkların’ tarihini Malazgirt ile başlatmak, konuyla ilgili bunca kaynak varken, bir bilgi eksikliğinden çok, tarihi ‘psikanalitik mercekle’ okumaya uygun hale getirmenin sonucudur. Türklere, daha doğrusu Türkomoğol kavimlere ilişkin en eski imgeler, her türlü komşuluktan, temastan çok, belirsizlikten köken almıştır. Uygarlık tarihinde, ‘uysal’ yerleşikler ile ‘saldırgan’ göçerler arasındaki gerilim etkin bir rol oynamıştır. Şüphesiz, Batı uygarlığına da analık, günümüzde yaşananları düşününce belki de babalık(!), etmiş Mezopotamya uygarlığı incelendiğinde görülür ki, Freud’un sözünü ettiği Helen-Barbar ikiliği, çok daha öncesinde Kuzeyli kavimler ile Sümer şehir devletleri arasında yaşanmıştır. Uygarlığın merkezi, Kuzeyli kavimlerin saldırılarıyla tarih boyunca kuzeye göç etmiş ve Mezopotamya birikimi Troya’dan taşarak Helen’e maya olmuştur. Geçmişin ‘kuzeyli barbarları-uygarlık yıkıcıları’, fetheden fethedilir yasası uyarınca uygarlığın yeni temsilcileri olmuşlardır.

İki: Batı Gök Türkler, Bizans ile temasa geçen ve Türk adıyla anılan toplulukların ilkidir ve bu ilk teması, Volkan ve Itzkowitz’in Malazgirt’i düşmanlığın miladı yapıp yazmalarının aksine Türk-Bizans dostluğunun başlangıcı olarak kaydetmek gereklidir. Batı Gök Türk konfederasyonu, yine Türk boylarından kabul edilen Basmıl, Uygur ve Karluk saldırılarıyla dağılsa da, Türk adı, özellikle Bizans’ta kalmıştır. VI.yüzyıl Bizans kaynaklarında Orta Asya Turchia adıyla anılmaktadır. Bu yüzyılın sonlarına ait Bizans kaynaklarında, çıkar birliğinin gereği olarak, Türkler hakkında övgü dolu cümlelere sıklıkla rastlanır. Simocatta’lı Théophylactos şunları yazmaktadır: “...Onlar en yiğit ve en kalabalık ulustur. Yeryüzündeki hiçbir halk büyüklükte onlarla kıyaslanamaz...”(Yerasimos,18-19).

Karşılaşmanın kısa öyküsü ise şöyledir: Bizans ile sürekli savaşlar yapan Sasaniler, ipek ticareti tekelini sürekli ellerinde tutmayı isterler. Batı Gök Türk Kağanı İstemi Han, Batıya geldiğinde önce Sasaniler ile ittifak yapar... Lakin nüfuz alanında giderek güçlenen ve İpek yolu ticaretinde söz sahibi olmak isteyen Türkleri kısa sürede bir tehlike olarak görürler ve siyasalarını bu temelde kurarlar. Bu siyasaya bölgede verilen tepki ise Gök Türk-Bizans ittifakıdır.

Üç: Bu ittifak, Bizanslıların, Gök Türklerin istemediği biçimde Avarlarla anlaşma yapmaları ve kendi iç karışıklıkları, özellikle Ermeni isyanı ile birlikte uzun ömürlü olmaz. Bu kısa sürede, ticaretin gelişmesiyle Konstantinopolis ‘sakinleri’ arasında Türkler’in de yer aldığı anlaşılıyor. 575’te, Konstantinopolis’ten yola çıkan Bizans elçisi Valentinus’un yanında 106 Türk vardır. Valentinus’un ve bu Konstantinopolisli Türklerin amacı İstemi ile ittifakı yenilemektir. Elçi, ancak İstemi’nin yasına yetişebilir ve yerine geçen Tardu ittifak yapmaz. Valentinus’un başına gelenleri Ligeti’den aktarayım:

“Onu(Gök Türk kağanını) en büyük yas arasında rahatsız etmişlerdi, üstelik bu yasa iştirak edecekleri ve suratlarını bıçakla çentecekleri yerde arsızca kendilerini müdafaaya yeltenmişlerdi. Valentinus ve arkadaşları, ne süslü sözlerin ne de karşılık vermenin fayda etmiyeceğini gördüler. Yapılacak bir şey olmadığından çaresiz üzerlerine zorla yükletilen yasa uyarak, inanmadıkları halde yine acele hançerlerini çıkarıp yüzlerini yaraladılar ve sonra bu duruma boyun eğerek, yapmacık bir kederle, günlerce süren yas törenini seyrettiler. Bir gün ortaya dört Gök Türk esiri getirdiler, dördü de bağlıydı; sonra hanın rahmetli babasının, Sizabulos(İstemi Han)’ın sevgili atlarını çektiler, ölüye onlarla haber salacaklardı...” (Ligeti, 72).

Bu etkileşimler tarih boyunca iyi izlendiğinde Türk imgesinin, öncelikle ‘uygar’ Güneyin, ‘barbar’ ve o ölçüde de ‘öteki’ olmaktan çok kim olduğu belirsiz Kuzeyli kavimlere uygun gördüğü sıfatlarla ifade edildiği, “zamanla Türkler uzak kuzey halkı belirsizliğinden çıkınca, onlarla ilgili olarak edinilen bilgilerde bir belirginleşme ve onlara karşı duyulan endişede de bir azalma” olduğu belirtilmektedir(Yerasimos,18). Sonrasında çıkar birliğine ya da çatışmasına göre bu imge, ‘en yiğit’ halktan ‘en korkunç’ halk sıfatlarına değin bir spektrumda değişir. Türkler’in göç yolları Ege kıyılarına dayandığında, onların dilinde Anadolu hala Rum iliydi. Haçlılar ise ‘kutsal toprakları kafirlerden kurtarmak için’ yollara düşüp Anadolu’ya girdiklerinde, Anadolu’nun insan dokusunun ve dilinin hızla değiştiğini gördüler ve Türklerin Rum dedikleri topraklara Turchia adını verdiler.

İzleyen süreç, özelde Türkler’in, genelde ise Orta Asya bozkır kavimlerinin göçebelikten yarı göçebeliğe ve yerleşikliğe uzanan öykülerinde kaydı eksik tutulmuş olsa da bilinçdışı psikolojik gereksinimlerinden çok görünür gereksinimlerinin belirleyici olduğu ve kavimler arasında coşkulu etkileşimlerin gerçekleştiği bir süreçtir.

Dört: Selçuklu Tarihine baktığımızda yine Türkler ve Bizanslılar’ın karşılaşmalarının miladı Malazgirt değildir. Alparslan’ın atası ve İran Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey döneminde, XI.yüzyılda bölgede iki ittifak izlenmektedir: Selçuklu-Abbasi ve Bizans-Fatimi. Tuğrul-Halife ittifakında Tuğrul’un şahsında Selçuklular’ın konumu TY-ÇK yazarlarının yazdıklarının aksine bir mürit ilişkisi değildir ve nihai ulaştığı nokta, kısmi araziye sahip halifenin vasalleşmesi olmuştur. Yine yazarların yazdığının aksine Selçuklular’ın İslam ile kurdukları bağın ortodoks olduğunu kabul etmek güçtür. Bu mücadelelerin siyasal iktisat temeli açıktır: Uzakdoğu deniz ticareti yollarını denetim altına almak. Basra Körfezi-Bağdat yoluna karşın, Bizans Fatimi ittifakı İskenderiye-Kızıl Deniz yolunu güçlendirmek gayretindedir. Bunda da başarılı olurlar; Mısır zenginliğin, Bağdat ise fakirliğin yoluna girer. 1055’te, yani Malazgirt’ten 16 yıl önce, Bizans, Selçukluların etkinliğini kabullenir; Konstantinopolis’deki camide hutbe, Tuğrul’un isteği doğrultusunda ve Bağdat’taki halifenin adına okunur.

Bizans ile yoğun çıkar çatışmalarının yaşandığı bu dönemde Ermeni vakayünivist Urfalı Mateos, XI. Yüzyılda Anadolu’ya yerleşmeye devam eden Türkleri ‘Kam’ın oğulları’ sıfatıyla anmaktadır, kam şaman demektir ve Türkleri nitelemek için kullandığı diğer sıfatlar, ilk Bizans-Türk karşılaşmasının kayıtlarındaki ‘en yiğit’ sıfatıyla hiç örtüşmez:

“467 nci yılın (17 Mart 1018- 16 Mart 1019) başlangıcında, mukaddes Haça tapınan bütün hıristiyan halk, Allah’ın hiddetine maruz kaldı. Öldürücü nefesli ejder, kasıp kavuran ateşle beraber ortaya çıktı ve Ekanimi Selase’ye tapınanları vurdu. Resul ve peygamber kitaplarının temelleri sarsıldı. Çünkü kanatlı yılanlar, bütün hıristiyan memleketlerini ateşe vermek üzere geldiler. Kana susamış yırtıcı hayvanların ilk zuhuru böyle olmuştur.” Kitabın editörlerinden Edouard Dulaurier, sözü edilenlerin “Bizans müelliflerinin ‘Ouzes’ Arapların da ‘Ghozz’ tesmiye ettikleri Selçuklu Türkleri” olduğunu dipnotla belirtmektedir. (Urfalı Mateos, 48-50)

Beş: Malazgirt savaşı, öyle görünüyor ki, Türkler’in bir fetih savaşı olmaktan çok, Selçukluların bile zaptedemediği Türkmen yağmalarını kontrol altına almak için Bizans’ın savunma savaşıdır. Alparslan’ın ise gönülsüz bir fatih olduğu, Romanos ile hiç savaşmak istemediği biliniyor. 1071 Ağustos’unda Malazgirt’te karşılaşıyorlar. Bizans’ın merkezi gücünü, feodal beylere karşı, yeniden inşa etme gayretindeki Romanos yeniliyor, bizzat Sultan tarafından kucaklanıyor ve yolcu ediliyor. Konstantinopolis’te yeni imparator tahta geçmiştir. Romanos’un ise gözlerine Ermeni prensleri tarafından mil çekilir...

Malazgirt’in en kesin sonuçları: Türkmen akınları hız kazanır, Bizans’ın merkezi gücü onulmaz bir yara alır, birbirleriyle mücadele halindeki Bizans feodallerinin oluşturduğu ortamda Anadolu içlerine yerleşmeler başlar. Malazgirt’ten 3-4 yıl sonra Ege kıyılarında bile Türkmen toplulukları yerleşir.

Altı: Kutalmışoğlu Süleyman İznik’te çevresine topladığı Türkmenlerle birlikte kendi devletini kurar. Fetheden fethedilir yasası işler. Büyük Selçuklu-Bağdat Halifeliği karşısındaki tutumu, Bizantendir. Kilikya’da iken Antakya’dan davet alır. Savaşmadan Antakya’ya girer. Komşusu Halep egemeni Müslim, Süleyman’ı Filaretos gibi ‘Bizans Valisi’ sayar ve ondan Bizans’ın ödediği vergiyi ister. Süleyman ise İslam olduğunu bu nedenle de kendinden cizye istenemeyeceğini ileri sürer. İtirazı Bizans sayılmaya değildir, zira, Halep egemeninden Bizans sınırları içinde olup da aldığı kaleleri geri vermesini talep eder, Bizans mirasçısı gibi davranır(Avcıoğlu, 1587-1589).

Yedi: Anadolu, fonda devletlerin çatışmalarının yer aldığı, gerçekte ise kavimsel ve dinsel çatışmalara indirgenmesi mümkün olmayan ve buluşmalar ve etkileşimlerle belirgin bir ortaçağ yaşamıştır. Bu özgünlüğün bir örneği Pavlakiler(Paluicien)dir. Bunlar Hıristiyan olsalar da Bizans’a ve kilisesine düşmandırlar. Bizans’a karşı İslam güçleriyle birlikte savaşırlar. Avcıoğlu, Pavlaki inancını Orta Asya Türkleri ve Uygurların da benimsedikleri düalist Manicilik’e dayandırır. Pavlakiler, görünen dünyayı ve insan bedenini kötü, göksel dünyayı ve insan ruhunu iyi olarak kabul ederler. Görünen iktidarı ve kiliseyi kabul etmezler. Daha sonra Babailer İsyanı’nda da önemli yer tutacak olan Divriği çevresinde toplanırlar. IX.yüzyılda İslam güçleriyle ittifak halinde Ankara’yı alıp Marmara’ya ilerlerler, fakat yerleşemezler. Marr, üç inanç; Pavlakilik, Kürtlerdeki Yezidilik ve Anadolu Türk Dervişliği arasında bağlantı görür (Avcıoğlu, 1525). Selçuklular’da Sünni Bağdat Halifesi ile kurulan ittifakı ve sonrasında yaşananları bir dinsel bağnazlıkla, hatta bir İslam-Hıristiyan çatışmasıyla açıklamak olası değildir. Daha geç zamanlarda bile Selçuklu sarayının ‘tam müslüman’ olduğuyla ilgili şüpheler bizzat Müslümanlarca dile getirilmiştir. Halep Atabeyi Nureddin Zengi’nin XII.yüzyılın ikinci yarısında elçiler göndererek II.Kılıçarslan’dan inanç yenilemesini istediği aktarılmaktadır(Gordlevski, 306).

Sekiz: Bizans ile Büyük Selçuklular arasındaki çatışmanın siyasal iktisadi temelleri, yukarıda değindiğimiz gibi, açıktır. Bu çatışmayı biçimlendiren siyasal çatı ise, Bizans ile Selçukluları da önceleyen ve günümüze bile yansımaları olan Roma-İran mücadelesinin ektiği geleneklerdir. Büyük Selçuklular’ın aynı zamanda İran Selçukluları olarak adlandırıldıklarını ve devlet geleneğinin temellerinin Nizamülmülk’ün kişiliğinde en yetkin ifadesini bulmuş İranlı vezirlerce atıldığını biliyoruz. Buna karşın Anadolu Selçuklularının aynı zamanda Rum Selçukluları olarak adlandırıldıklarını, İrani öğelerin korunduğunu ve bunlarla birlikte saraylarında Rum etkisinin belirginleştiğini, hatta I. Kılıçarslan’ın oğullarından Muizeddin Kaysarşah’ın adında kayzer ve şahın birlikteliğinin, ya da Bizans’tan Selçuklular’a geçmiş bazı yüksek görevlilerin yazdığı Farsça metinlerin gösterdiği gibi Bizans-İran sentezinin ‘aceleci’ örneklerinin ortaya çıktığını biliyoruz. Rum asıllı Selçuklular’dan birinin adı Hass Oğuz, yazdığı bir metnin adı “Munazarai çenguşarap”, çalgı ile şarap arasında tartışmadır. Bunlarla birlikte, eski Türk inançları da canlılığını koruyordu. XIII.yüzyılda Selçuklular’a karşı başta Türkmenler olmak üzere, her dinden köylünün katıldığı Babailer isyanının önderi Baba İshak yakalanıp asıldığında izleyicileri onun öldüğüne inanmamışlardı(Gordlevski 294-299, Çamuroğlu, 176). Yine Bizans-Büyük Selçuklular nüfuz alanı mücadelesine uygun olarak Rum Selçukluları-İran Selçukluları mücadelesinin dönemin kaynaklarında da, örneğin “Rum u Şam begleri” ve benzeri deyişlerle kaydedildiği belirtilmektedir.(Gordlevski,288). Günümüzden eklenecek olan ise, resmi eğilim ne olursa olsun, bugün halk hiçbir çekince olmaksızın Modern Türkiye’nin Avrupa kıtasında kalan toprakları Rumeli olarak anmakta, benimsemektedir.

Konstantinopolis-Kudüs-Edessa...

TY-ÇK kitabında, tarihi politik psikolojinin hizmetine sunarken eğip bükmenin başka örnekleri de var. Yazarların, Yunanlılar için başlıca ‘seçilmiş travma’ ve Türkler için ‘seçilmiş zafer’ olarak gördükleri Konstantinopolis’e dair öykü bunlardan biri. “Mayıs 1453’teki o unutulmaz gün bir bağ kopmuştu. Kayıp bütün Hıristiyan dünyasına aitti.”(Volkan ve Itzkowitz,55).

Kaybın ‘hangi dünya’ya ait olduğu, Konstantinopolis’e nereden baktığınızla ilgilidir. Yakındoğu tarihini ve bu tarih üzerinde bugün de izleri görülebilen Mezopotamya Uygarlığını ‘başka dünyalar’ı referans alarak değil de kendiyle okuyunca görülecek ki, kayıp öncelikle Konstantinopolis’e aittir.

Sumer’den bugüne, Yakındoğu şehirlerinin öykülerine bakmaksızın bunu anlamak güçtür. Meğer ki ‘çözülmemiş’ yaslardan söz edeceğiz, bilinen ilk ağıtların, Mezopotamya’daki Sumerlilerce, Kuzey kavimlerince yıkılmış surlara gidip şehirlerine yakıldığını bileceğiz. Konstantinopolis’in alınmazlığının simgesinin surları ve Osmanlılarca alınma öyküsünün aynı zaman da surların yıkılış öyküsü olduğunu bileceğiz. Kudüs’te, bugün hala Yahudilerin Süleyman’ın yıkılmış mabedinin duvarına ‘ağlama duvarı’ dediklerini ve orada ibadet ettiklerini, bu geleneğin tapınak merkezli Sumer şehir geleneğiyle dolaysız ilişkisini bileceğiz. Eski adı Edessa olan ve İsa’ca kutsanmışlık efsanelerine sahip Urfa’da bugün hala ağlamak eyleminin ‘ağıt geldi’ deyimi ile karşılandığını bileceğiz. Konstantinopolis-Kudüs-Edessa üçlüsünün dinler tarihindeki önemlerini ticaret yollarından ayrı düşünmenin güçlüğü bir yana, bu üç şehrin ve benzerlerinin mayasına sinmiş kutsallığın kökenlerinin bir dine bağlanmayacak denli arkaik olduğunu, temel kurumlarıyla halen içinde değindiğimiz uygarlık sürecinin başlangıcına götürülebileceğini bileceğiz.

Eudes de Deuil, XII.yüzyılın ilk yarısında Konstantinopolis için “Diğer kentleri zenginlikte olduğu kadar, günahta da geride bırakır” diye yazmaktadır(aktaran Ducellier,17). Şehre dair en eski kayıtlarda bile vurgulanan iki özelliği, savunmaya hizmet eder: şehri çevreleyen deniz ve büyük surlar. Şehir nüfusunun egemen unsuru Yunanlılar olsa da, bu durum, siyasi ağırlığın da onlarda olduğu anlamına gelmiyordu. Özellikle Ermeniler’in etkinliğinin ağırlığından söz edilmektedir. 1204’te, şehrin Müslüman kolonisi için en az iki cami vardı ve “Bu unsurların neredeyse tamamı, bütün çeşitlilikleri içinde imparatorluktan çıkmıştı veya ona kültürel olarak bağlıydı; öyle ki bazıları kültürlerinin simgesi-Slav veya Ermeni kiliseleri, sinagoglar veya camiler- çevresinde toplanma eğilimi gösterse de, bunların ayrı semtlere bölünüp kapatılması söz konusu değildi.”( Ducellier,25).

Konstantinopolis, ilk 1204’te, Haçlılarca düşürüldü ve şehrin kaderinin Hıristiyanlık ile özdeşleşmesinin ciddi zedelenmesi bizzat ‘Batılı barbarlar’ eliyle oldu. Yakındoğu ‘şehir’ kültüne uyan bir şekilde dünya tasavvurunu ‘şehir ve surların dışında kalan yerler’ olarak biçimlendiren ve barbarlığın Hıristiyanlık içinde eriyeceğine dair imparatorluk idealini yayan Konstantinopolis’te, “Hıristiyan barbarların da artık var olduğu zorunlu olarak kabullenildi.” (Ducellier,58). Bu kabullenişe, başka olgular eşlik etti; İran Körfezi’nin doğu kıyısındaki Sincar’da doğmuş ve Konstantinopolis’te on iki yıl kaldıktan sonra ülkesine dönmüş bir tüccar olan Hacı Abdullah bin Muhammed bin Abdurrahman adlı zatın şehirle ilgili gözlemleri, daha önceki tanıkların paylaştığı imgeyle buluşur; şehir bir yeryüzü cennetidir, kutsaldır, eninde sonunda takdir-i ilahi gerçekleşecek, Müslümanların olacaktır... Mansouri, bu tüccarın ‘Hacı’lığının, İstanbul’u ziyaret eden Müslümanların hacca gitmiş gibi davrandığının işareti olabileceğini belirtmektedir. Yine Mohamed Tahar Mansouri’nin, Haçlılara karşı ittifak kuran Bizans ile Müslüman Doğu’yu ‘Düşman kardeşler’ olarak nitelemesi de ilginçtir.

TY-ÇK yazarlarının, Türkler ve Yunanlılar’ın ‘çatışan komşular’ olmalarını gerekçelendirdikleri ‘seçilmiş travma-seçilmiş zafer’ Osmanlılar’ın İstanbul’u fethidir. Volkan ve Itzkowitz şunları yazmaktadırlar: “Yunanistan’ın Türklerle olan saplantısının altında yatan etmenler bilinçdışı kurban edilmişlik duygusuyla birlikte Helenizmin bilinçli şekilde ülküleştirilmesidir... Grubun psikolojik gereksinimlerini doyurmak için muazzam enerji harcanmaktadır(sözgelimi askeri harcamalar) ve bu saplantı Yunanistan’a pahalıya patlamaktadır. Eartha Kitt’in ‘İstanbul, Konstantinopolis değil’ şarkısını hep bir ağızdan söylerse Türkiye ve Yunanistan daha iyi komşular olacaktır. Zaten durum 1453 yılından beri şarkıdaki gibidir.” (Volkan ve Itzkowitz,242).

Hep bir ağızdan şarkı söylemeye bir itirazım elbette yok, lakin söylenecek şarkıyla ilgili tereddütlerim var. Mesela, Nazım’ın, yedi tepeli şehre hasret yüklü dizelerle yazdığı ‘Karlı kayın ormanı’nı, Maria Faroundri’nin insanda Rumca öğrenme isteği uyandıran sesi eşliğinde söyleyebiliriz. “İstanbul Konstantinopolis değil’e gelince, şehrin adının serüvenini izlemek bile durumun yazarların belirttikleri gibi olmadığı konusunda bizi uyarıyor: X.yüzyılda Konstantinopolis’i ziyaret eden Mesudî, “Rumların Konstantinopolis’e Bolin veya imparatorluğun başkenti olduğunu ifade etmek istedikleri zaman, İsten Bolin dediklerini, ama Konstantiniye adını kullanmadıklarını, sadece Arapların kenti bu isimle” andıklarını belirtiyor(aktaran Mansouri, 160). Osmanlılar, şehre Arap-Müslüman geleneğine uyarak Konstantiniye adını veriyorlar, ancak halk daha önce Bizanslıların yaptığı gibi İstanbul diyor.( Mansouri,167).

Başka öyküler de var

Toplumların ilişkilerini, devletlerin ‘resmi’ ideolojileriyle kavrama çabası da bir yoldur. Halkların tarihini devletlerin çıkar çatışmaları ile yazmak en bildik olandır. Fakat başka öyküler de var:

Çocukluğum Tokat’ın bir dağ köyünde geçti. Yerleşiklik öyküsü, ilk gelen kuşaklardan başlayan soyağaçları dikkate alındığında XIX.yüzyılın ikinci yarısına rastlıyor. Köyümde oynanan ve belirgin şamanistik özellikler içeren saya oyunları göç yollarının onlarca işaretleriyle doluydu. Bu Türkmen köyünde doğup büyümüş annem, İstanbul’a göç ettikten yıllar sonra bile, yeterince kalın giyindiğimizi düşünmediğinde şöyle uyarırdı: “Kış gününün iyiliğine, Osmanlı’nın dostluğuna güven olmaz...”

Bizans’ta ‘Rumluk’, Selçuklu’da ‘Türklük’ vardır, lakin, bu iki kavramı bugünün etnisite ve ulusçuluk bilgisiyle anlayabilmek pek mümkün değildir. Zira, gördüğümüz gibi, Romanos’un ordusunda on beş bine yaklaşan paralı Türk askeri varken, aynı Romanos kendi Rum vasallerine, bu arada Ermeni vasallerine de güvenememiştir. Yine Selçuklular döneminde belirgin bir devlet sorunu haline gelmiş, Osmanlı döneminde çözülmemiş, isyanlara dönüşmüş ve Cumhuriyet dönemindeki siyasal düzeni de etkilemiş bir ‘Türkmen sorunu’ndan söz edilebilir. Batı kaynaklarındaki ‘Türk imgesi’ ile ilgili betimlemelerin benzerlerini Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında da bulmak olasıdır. Mevlana Celaleddin Rumi’nin ‘ne olursan ol, gel’ çağrısının, 1360’da ölmüş olan Aflâkî’nin geride bıraktığı ‘Ariflerin Menkibeleri’ adlı yapıtında yazdıklarına bakılırsa göçer Türkmenlere de yönelik olduğu şüphelidir. Başta Mevlana olmak üzere Mevlevi ulularının biyografilerini içeren yapıt Türkmenlere karşı hor görü cümleleri içermektedir.

Özellikle feodal topluluklar üzerinde egemenlik kurmak isteyen devletlerin merkezi otoriteyi güçlendirmede kullandıkları yönetme biçimlerini ve bunların doğurduğu çatışmaları halklarının ilişkilerine uygulamak TY-ÇK yazarlarının en önemli yanılgılarıdır. Uzun sürmüş ortaçağ tarihi, etnik kökenleri ortak olsa da, referans alınan merkezi güce, burada Bizans ya da Selçuklu’ya göre ‘iyi’ Türkler/Rumlar/Araplar veya ‘kötü’ Türkler/Rumlar/Araplar’ın değiştiği bir tarihtir de. Aşiretçiliğin kısmen de olsa korunduğu toplumların günümüzde aynı yarılmaya uğradıkları görülmektedir. Örneğin, Ortadoğu’da her devletin kendince ‘iyi’ Kürtleri-‘kötü’ Kürtleri vardır.

Başka öyküler de var: Urfa’da, ‘iyi’ Müslüman Harran’lı bir ağa ile konuşuyoruz. Konu: ‘Yahudi meselesi.’ Harran’lı ağa, çok şaşırtıcı bir şey söylüyor ve halen şaşkınlığım sürüyor: “Yahudilerle bizim kavgamız bellidir, elbette kavga ederiz, çünkü amca çocuklarıyız.” Burada ayrılığa değil, özellikle kan bağına yapılan vurguyu, eğer Harranlı ağanın, Mansouri’nin daha önce andığım ve Haçlılara karşı Bizans ve Müslüman ittifakını ifade etmek için kullandığı ‘düşman kardeşler’ deyimine yaklaşan sezgisini bir sapma olarak görmeyeceksek, nasıl anlayacağız?

Bu soruyu yanıtlamaya geçmeden önce bir öykü daha anlatayım: birkaç yıl öncesinde, Berna Laçin’in becerisiyle popüler olmuş bir çocuk yarışması vardı. Bir zaman sonra farklı şehirlerde yapılmaya başlandı. Urfa’da, Urfalı çocuklarla yapılan bölümünü anımsıyorum. O dönemki sunucu, çocuklardan birine “Sizin kan davalınız var mı?” diye sordu. “Evet” yanıtını alınca da, olanca körlüğüyle “Onlara söyleyebileceğin bir şey var mı?” sorusunu yöneltti. Aldığı ders ise ciltlere bedel: “Yok... onlar beni izlemez ki!..”

Kan davası, feodal değerler silsilesinin göverdiği ve en kesif ifadesini bulduğu olgulardan biridir. Namus, şeref söylemleri eşliğinde sıklıkla toprağa bağlı sorunlarda ortaya çıkar. Modernitenin kavramlarıyla yorumlandığında bir toplumdaki ‘gerikalmışlık’ öğelerinin başında gelir ve şiddeti, Volkan ve Itzkowitz’in, aralarında toprak sorunları olan komşu devletlerin yaşadıklarına dair söylediklerine benzer bir şekilde barış olanaklarını azaltır. Söz konusu sosyokültürel çevrenin önerdiği çözümler dışında kalan çözüm önerileri kabullenilmez. Örneğin, cinayeti işlemiş olan kişi, aileler arasında barış sağlanmamışsa, mahkemeden müebbet de alsa diğer ailede bu durum bir ‘rahatlama’ sağlamaz. Kan davası durumlarında, sıklıkla, topluluğun ileri gelenleri öncü olurlar ve kültürel çözümler devreye sokulur. Nedir bunlar: kan bedelidir, bazen mağdur olan aileye gelin giden bir kızdır... Barış sağlanmışsa, şiddet, kurbanlar kesilerek ve bir şölenle sağaltılır.

Biz ve onlar diyalektiğinde, Harranlı ağanın, İshak ve İsmail dolayımıyla Yahudiler ve Arapların amca çocukları olduğuna dair vurgusunu düşünürsek, karşıtların birliğini kavrayabiliriz. Kökensel olanın çatışma olmadığını, ister aileler, ister aşiretler, isterse halklar arasındaki düşmanlıkların siyasal iktisat temelinde ve egemen değerlerce tarif edilmiş ve türetilmiş olduğunu da anlayabiliriz.

Küreselleşme: küresel feodalizm mi?

Geriye, politik psikoloji ile ilgilenenlerin niçin bunun tersine, komşu halklar arasında ‘kan davası’nı öne çıkardıkları ve toplumların ilişkilerine buradan baktıkları kalıyor.

Bunu yanıtlamak için, giriş bölümünde değindiğimiz psikanalizin serüvenine dönmeliyiz.

Yine önce bir öykü: Urfa’dan Antep’e yol alan bir otobüs. İki kişi sohbet ediyorlar. Tanışma faslından sonra Antepli olan: “Benim oğlanlardan birinin aklı diğer çocuklara göre seyrekti. Urfa’da Dergah’a götürdüm. Birkaç gün sonra dönüp alacağım.” diyor. Urfa’lı olan ise şunları söylüyor: “Benim karı da öyleydi. Vurup kırıyordu. Evde çocuklara kıymasın diye bıçakları saklıyordum. Şıha, ziyarete götürdüm... En son doktor bir ilaç verdi. Öyle sessiz oturuyor, hiç değilse zararı yok...” En son bir tavsiye cümlesiyle sohbetin bu faslını noktalıyor: “Sen oğlunu doktora götür, onda cin değil psikoloji var...”

Dünyaya nasıl bakarsanız, dünya size öyle görünür. Nasıl ki günümüz tıbbında, kan hücrelerini, mikropları, kromozomları ayrıntısıyla tarif eden uzmanlar varsa, Sumer’de, Babil’de, Asur’da cinleri aynı açıklıkla gören ve tarif eden ‘uzmanlar’ vardı. Dünya’ya bakışları; birlik duygu büyüsü ile ve her şeyin canlıllığına inançla ve bakma biçimleri; esrime ve sihir ayinleri ile cinler bu ‘uzmanlar’ için apaçık şeylerdi. Şimdi psikoloji var. Ne diyordu, Volkan ve Itzkowitz’in ‘izinden gittikleri’ Harold Saunders: ‘Eski mercekler artık dünyayı odaklayamadığı ve geleneksel söz dağarcığı doğru olarak tanımlayamadığında, yeni mercekler üretmek ve taze bir dil yaratmak hem gerçekçi hem de akılcı olacaktır.’ Kuhncu bilim felsefesinin, olağan bilim iş görmezse, bilimsel bir devrimle paradigma değişikliği yaşanacağı varsayımının başka kelimelerle ifade edilmesini içeren bu cümlede bizzat Kuhn’un tahrifi de var. Kuhn’da, bildiğimiz odur ki, ‘yeni mercekler üretmek...’ gibi bir görevden ya da farklı paradigmalar arasında ‘gerçekçi.... akılcı’ ayrımlarından söz edilmez. TY-ÇK yazarları ise şunları yazıyorlar: “Harold Saunders’in izinden giderek, bu kitabın amacının uluslar arası dinamikleri daha iyi anlamak ve eyleme yönelik öneriler oluşturmak üzere, gözlemlerimizi diğer paradigmalarla bütünleştirmemize yardımcı olacak yeni bir psikolojik mercek üretmek olduğunu söyleyebiliriz.” Daha önce de işaret ettiğim gibi, Saunders’in tilmizleri Volkan ve Itzkowitz de ‘farklı paradigmaları bütünleştirmekten’ söz ettiklerine göre Kuhn bilim felsefesinden bihaberdirler.

Yazarlar bilim felsefesinden olduğu gibi, Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda sıklıkla vurguda bulunduğu bilim tarihinden de habersizler. Modern bilim en büyük bunalımını tam da psikanalizin doğduğu yıllarda ve aynı kültür çevresinde yaşadı. Ünlü öyküdür: Newton fiziği, modern bilimin kuzey yıldızıydı. XX.yüzyılın başında görüldü ki, makrokozmosta işleyen Newton fiziği ve sarsılmaz nedensellik yasası, mikrokozmosta, atomaltı parçacıklar düzeyinde işlemiyor. Heisenberg bu bunalım için ‘Belirsizlik yasası’nı önerdi ve bunalım çözüme kavuştu. Doğa tarihinde böylesi bir nitel değişim örneği ve bilim tarihinde bu öykü varken, bireyin psikolojik gelişiminin yorumsamaya dayalı varsayımlarını ‘etnik ilişkiler psikolojisi’ ve benzeri adlarla halklara uygulama lüksünün kaynağı nedir? TY-ÇK yazarlarının Stein’in etnisite ile ilgili şu yargısını paylaştıklarını yazmaları hiç inandırıcı değil: “Kişisel ve toplumsal kimliğin bir göstergesi olarak etnisite doğası gereği bir kategori değil, bir düşünce modelidir.” Bu yargıyı, yani; etnisite tarifinin doğal bir sınıflamanın değil, bir düşünce modelinin, üstelik de üzerinde çeşitli görüş ayrımları olan düşünce modelinin ürünü olduğu yargısını paylaşmak ve buna rağmen makrokozmos-toplulukları bu tarife göre bölümlemek, sonra da mikrokozmos-bireyi anlamaya yönelmiş bir bilgi alanının, psikanalizin varsayımlarını toplumların ilişkilerine uygulamaya kalkışmak... Bu ne perhiz, bu ne ideoloji turşusu...

Toplumlar arasında çözümü neredeyse imkansız kan davaları vehmetmenin, birlikte yaşama erdemine işaret eden tutumları geçici yanılsamalar olarak görmenin, devletlerin güç ilişkilerini halkların düşmanlığı ile özdeşleştirmenin, siyasal iktisadın iktisat kısmını dumura uğratıp yerine psikolojiyi ikame etmenin ulaştığı ve eklemlendiği nokta ise bellidir; en son Irak işgali ile birlikte, devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözmeye hizmet edecek uluslar arası hukuk iğdiş edildiğine, aralarındaki ‘kan davası’nın alevlenmesi riski yüksek olan devletlerin varlığı verili bir durum olduğuna ve ‘kimlik meseleleri’ nedeniyle bu duruma çare bulamayacaklarına göre bir efendiye gereksinim apaçıktır. Bu efendinin kim olduğuna dair bilgiyi ve erdemlerine bir örneği Volkan ve Itzkowitz veriyorlar: “1987’de Türkiye ile Yunanistan’ın Ege üzerindeki anlaşmazlık yüzünden savaşa girmesine ramak kaldı.... NATO ve ABD’nin ağır baskıları sonucunda iki taraf da savaşın kıyısından döndü.”(Volkan ve İtzkowitz, 162)

Kan davası, feodalitenin belirgin özelliklerinden biridir. Yazarların tarih anlayışlarının mantıksal sınırı bellidir: küreselleşme diye kavramsallaştırılan düzenin öngörüsü, belki de devletlerin beyliklere, parlamentoların savaş meclislerine, devlet başkanlarının vasallere dönüştürüldüğü, biat edenin korunduğu küresel feodalizmdir.

Anadolu’da cinlere hala inanılıyor ve özellikle değirmenlerde ve su başlarında varoldukları düşünülüyor. Tarımlı toplumlarda suyun disiplininin ve tahıl ambarlarının korunmasının önemi düşünüldüğünde cinlerin mekanlarının buralar olması anlaşılırdır. Volkan ve Itzkowitz, Urfalı yurttaşımız denli bir aydınlanmayı bile vaadetmiyorlar; toplumların tarihine psikolojik mercekten bakıyorlar ve nereye baksalar kendi cinlerini; seçilmiş travmaları ve zaferleri, çözülmemiş yasları ve en sonunda kardeşliğin imkansızlığını ve ebedi düşmanlıkları görüyorlar. Bilimsel temellerinin çok tartışılır olduğunu gösterdiğim TY-ÇK kitabının ahlaki temelleriyle ilgili yargıyı ise bu yanıyla okuyucuya bırakıyorum.*

Mart-Nisan’03

Okmeydanı, İstanbul

*Bu yazıyı bitirdiğim günlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetimi sınır kapılarını açtı. Hayata gayri safi milli hasıla ve dolar kuru sınırlarında bakanların umdukları gibi Kuzey, Güney’e koşmadı. Ne oldu?.. İki halk, Türkler ve Rumlar, yoksul ya da zengin, ‘evlerini’ sevdiklerinin, bununla birlikte komşularını da sevebileceklerinin işaretlerini verdiler.

Kaynakça

Anadolu Selçuklu Devleti, V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Onur Yay. 1988, Ankara.

Bir Başkentin Yükselişi ve Gerileyişi, Alain Ducellier, Konstantinopolis 1054-1261 kitabı içinde, Derleyenler: Alain Ducellier-Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.

Büyük Rakibin Bakışı: Müslümanların Gözünde Konstantinopolis, Mohamed Tahar Mansouri, Konstantinopolis 1054-1261 kitabı içinde, Derleyenler: Alain Ducellier, Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.

Konstantinopolis 1054-1261, Derleyenler: Alain Ducellier, Michel Balard, Dünya Şehirleri Dizisi-6, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul.

Tarih Heterodoksi ve Babailer, Reha Çamuroğlu, Om yayınları, İstanbul, 1999.

Türkler- Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik, Editör: Stéphane Yerasimos, Çev. Temel Keşoğlu, Doruk Yayımcılık, 2002, Ankara.

Türkler ve Yunanlılar: Çatışan Komşular V.D. Volkan, Norman Itzkowitz, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 2002.

Uygarlık, Din ve Toplum, Sigmund Freud, Çev.Selçuk Budak, Öteki/Psikoloji dizisi, Ankara, 1997.

Türklerin Tarihi- Dördüncü Kitap, Doğan Avcıoğlu, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1999

Urfalı Mateos Vekayi-namesi ve Papaz Grigor’un Zeyli, Çev. Hrant D. Andreasyan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987

Bilinmeyen İç Asya, L. Ligeti, Çev. Sadrettin Karatay, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1986

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 476
favori
like
share
elma kurdu Tarih: 20.06.2008 17:51
güzel paylaşım