UZUN MEHMET
Zonguldak bölgesindeki taş kömürünü ilk defa bulan Uzun Mehmet, askerliğini bahriye emrinde yapmıştır. Bahriyenin her sene terhis ettiği askere, vaktin iyi düşünen bahriye subayları, donanmanın yaktığı İngiliz kömürlerini numune olarak gösteriyorlar ve memleketlerine döndükleri zaman bu taş kömürünün benzerini aramalarını, bulanların mükafatlandırılacağını söylüyorlardı. Gene bu deniz kumandanlarının fikir ve teşvikleriyle de padişah II. Mahmut bir irade çıkarmış, memleketin her tarafında taş kömürü aranmasını emretmiştir.

Bahriye neferi Uzun Mehmet, köyüne döndükten sonra yılmaz bir azimle, numunesini getirdiği taş kömürünü aramaya koyulmuş ve nihayet kör talihinin eseri olarak değil, bir araştırma aşkının hayırlı neticesi olarak ilk maden damarını bulmuştur.

Uzun Mehmet, mevsimin hasat sonu olması sebebiyle tarlasından kaldırdığı zahiresini öğütmek için Ereğli'de Köseağzı denilen bir mevkide değirmene gitmiş ve o gün değirmenin çarklarını çeviren derenin kenarında gezerken sel sularının sürüklediği moloz yığınları arasında taş kömürü parçalarına rastlamıştır.

Uzun Mehmet, değirmenin ocağında bulduğu bu taşları yakarak kömür olduğunu iyice anladıktan sonra, dere boyunca, günlerce süren zahmetli bir araştırma sonunda Zonguldak bölgesinin ilk taş kömürü damarını bulmuştur.

Uzun Mehmet, bu damardan aldığı numuneleri karadan yürüyerek İstanbul'a götürmüş ve bahriye idaresine vermiştir. Uzun Mehmet memlekete toprak altında gömülü bir servet hazinesinin anahtarını bu keşfiyle hediye ettikten sonra vaktin hükümetinden elli altın mükafat almış ve küçük bir maaş yardımı görmüştür.

Bu sıralarda, Ereğli'de padişah namına hüküm süren Hacı İsmail Ağa isminde bir derebeyi vardı. Bu derebeyi Uzun Mehmet'in ilk maden damarını buluşunu kuduz bir öfke ile karşılamıştır. Çünkü padişahın iradesi üzerine o da bir çok araştırıcı takımıyla her tarafta kömür arıyordu.

Ereğli'nin derebeyi, Uzun Mehmet gibi memleketine hizmet aşkıyla bu işe sarılmamıştı. O, maden kömürünü bulduktan sonra bu buluşunu padişaha bir çok yeni ve zengin imtiyazlar karşılığında haber vermeyi tasarlıyordu. Onun için Uzun Mehmet'in kömürü kimseye haber vermeden İstanbul'a götürüşü, derebeyinin büyük menfaatlerini baltalamıştı. Ereğli derebeyi, Uzun Mehmet'e beslediği gayzı zavallı kömür kaşifini öldürmekle aldı ve sarayının cellatlarına, Uzun Mehmet'i İstanbul hanlarından birinde boğazlattı.

Bugün sanayiin ekmeği demek olan maden kömürünü bizde ilk bulan milli kahraman bu suretle keşfini kanıyla suladı. Milli servetimizin başlıca kaynaklarından biri kömür hazinelerimizin kaşifi Uzun Mehmet adlı Türk çocuğu milyarlar değerindeki buluşunu hayatıyla ödemiş oldu.

Kömür diye herkesin ayağa kalktığı bir sırada bu paha biçilmez nesneyi bularak kalkınma ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma yolunda bize ilk ışığı yaktığı ileri sürülen Uzun Mehmet, başlı başına bir konu olarak okul kitaplarına kadar girmiştir . Onun için her yıl 8 Kasım'da törenler düzenlenir. Adı caddelere, parklara, okullara verilmiştir. Anıtı da vardır. Mütegallibeden Hacı İsmail Ağa'nın adamlarınca öldürülmüş olması ise kendisine duymamız gereken saygıyı arttırmaktadır .

8 Kasım 1829 günü (!) (bu tarihin saptanabilmiş olması ne kadar düşündürücüdür!) Karadeniz Ereğli'sinin Kestaneci köyünden kalkıp Köseağzı değirmenine (Bu iki yer arasında yol yoktur!) buğday öğütmeye gitmesi, burada sıra beklerken dere boyunca kömür aramaya çıkması, "kara nesne"yi bulması... Olayının, tam 103 yıllık bir unutuluştan sonra 1932'de, yeri. tarihi, ayrıntıları, kişileri ile ve hiç güçlük çekilmeden tespit edilmesi, bizdeki tarih düzme kolaycılığın en ilginç örneklerindendir. Bu tespitte herhangi bir belge ya da kanıt kullanılmamış, yer, yöre incelemesine dahi gerek duyulmamış, bir tür "ilahi ilham"dan yararlanılmıştır.

Maya bir kez tutunca gerisini işlemek, belleklere yerleştirmek yazarlara, şairlere ve hatiplere düşmüştür:

"...II. Mahmud, bir fermanla Memalik-i Şahane dahilinde yanan siyah nesnenin taharrisini irade eyleyince bir taraftan ilmî heyetler halinde kömür araştırılırken diğer taraftan da çok pratik bir fikirle Bahriye'nin her yıl terhis ettiği deniz erlerine gemilerimizin yaktığı maden kömürü numuneleri verilerek memleketlerinde : Benzerini aramaları kulaklarına konuyor ve bulanlara mükafatlandırılacağı da ayrıca vadolunuyordu."

"...Uzun Mehmet de torbasına maden kömürü sokarak tezkereci olanlardandı. Subaylarının, milletimizin kömür yüzünden yabancılara ödediği para hakkında söylediklerini iyice dinlemişti. Köyüne döndükten sonra usanmak bilmeyen bir gayretle kırlarda,dağlarda dolaşmaya başladı. Taşkömürünü hararetle aradığı günlerden biri idi. Kışlık zahiresini öğütmek için Köseağzı değirmenine gitmişti. Hasat mevsimi olduğundan değirmen kalabalıktı. Nöbeti gelinceye kadar Niren Deresine indi. Derenin bir tarafında sellerin sürüklediği molozlar vardı. Bunlar arasında, aylardan beri yana yakıla aradığı siyah taşlara benzer taşlar gördü. Bunları ayırdı ve kimseye sezdirmeden değirmenin ocağına attı. Koca Uzun Mehmet, istekle, azimle arkasından koştuğu taşkömürü bulmuştu. Taşlar mükemmel bir surette yanıyordu. Büyük bir sevinçle değirmenden fırladı. Akşama kadar zahmetli bir arayıştan sonra, bunların koptuğu yeri de buldu. Mehmet beraberinde getirdiği kazmanın sapına sarıldı ve havza topraklarında gömülü büyük servetin ilk kaşifi, ilk kömür damarına ilk kazmayı bu suretle vurdu. Bu hadise 8 Kasım 1829 günü oluyordu..."

Hikayenin devamı farklılıklar verir: Bazılarına göre:

"...Uzun Mehmet aldığı örnekleri hemen İstanbul'a götürmüştür (veya, kömür numunelerini bir kış köyünde saklamış, ilkbaharda İstanbul 'a gitmiştir). Keşfi, II.Mahmud'a bildirilmiş; (veya Uzun Mehmet, vaktiyle emrinde askerlik yaptığı bahriye subayını bularak:
-Beybaba, emrettin, buldum getirdim, demiş!) Sultan, çıkardığı ferman gereği kömürü bulanı mükafatlandırması gerektiğinden, Uzun Mehmet'e elli altın vermiş ve altı altın maaş bağlamış tır. Fakat kömür hazinelerinin anahtarını II. Mahmud'a daha pahalıya satmak isteyen Ereğli Mütesellimi Hacı İsmail Ağa'nın kiniyle karşılaşan biçare Uzun Mehmet, İstanbul'da misafir kaldığı Leblebici Hanı'nda mütesellimin adamlarınca kahvesine zehir katılarak öldürülmüştür. (Veya, Tersaneden kendisine katılacak bir heyetle maden kömürünün yerini göstermek üzere Ereğli'ye avdet edeceği sırada, handaki odasında mütesellimin gönderdiği adamlar tarafından boğulmuştur.) Ateşli söylevcilerden Nurettin Artam ise konunun masalsı yönünü daha bir kıvraklaştırmıştır:

"Uzun Mehmet, uzun boylu bir Karadeniz çocuğuydu. Kıyıda doğup yetiştiği için askere alınınca kendisini donanmaya verdiler. Gemilerin kazanları vardı. Buharla işleyen bu gemilerin ocaklarına atılan kömürlerin duruşu, parlaklığı bu uyanık deniz erinin gözünde ve hafızasında yer etmişti. Tezkeresini alıp kendi köyüne dönünce bir gün bir derenin içinde, tıpkı gemilerde kazanları kaynatan taşkömürüne benzer birkaç; parçaya rastladı. Herhalde Mehmet biliyordu ki, bu parlak kömürleri devlet yabancı ülkelerden getirtiyor ve keseler dolusu altın harcıyordu (!!!) Halbuki o karaelmas, işte onun köyünde ve yurdunda da vardı. Herhalde Mehmet, şu dağlar şu topraklar kazılınca bunlardan birçoğunun çıkacağını bilse gerekti. Bilmeseydi, o karaelmaslardan birkaç; avuç toplayıp mendiline doldurmaz, bu müjdeleyici çıkını sırtına vurup karadan İstanbul yolunu tutmazdı. O da neme lazım der, evini barkını düşünür, yeniden terki tezkere ederek İstanbul'a dönmezdi. Devlete diyecekti ki: - Şu gemilerin kazanlarını kaynatmak için ne diye yabancılara avuç avuç para dökersiniz? Bizim topraklarımızda da bundan var! Ondan sonra bohçasını, çıkınını çözüp işte bakın örneği diyecekti. Bunu falanca derenin böğründen derledim. Bundan böyle kendi gemilerimizin bacasından kendi kömürümüzün dumanı çıksın. Fakat Uzun Mehmet bu düşündüklerini yapamadı. Onun ardını kovalayan ihtiras ve menfaatler, bu uzun boylu kömür peygamberini İstanbul hanlarından birisinin loş ve rutubet kokan bir köşesinde boğazlayıverdiler. O gün bugündür kömür davasının hem peygamberi, hem de şehididir."

Bu satırlara, daha 19. yüzyılın başında inanılması güç bir "ulusal bilinç" kazanmış olduğu vurgulanmak istenen Uzun Mehmet'e, Behçet Kemal Çağlar, ağıtsı dizelerle seslenmiştir:

Her ışıkta yanan gözün Mehmedim
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim
Bak yüzlerce insan seni anıyor
Yurtta kömür diye şevkin yanıyor
En büyük kuyuya adın konuyor
Mehmedim Mehmedim Uzun Mehmedim!

S.Sami Barım ise, doğrusu pek de kavrayamadığımız derin manalarla yüklü ağır üsluplu "makale"sinde Osmanlı düşmanlığını pekiştirmek için Uzun Mehmet öyküsünü elverişli bulmuş gözükmektedir:
"Uzun Mehmet adlı Türk çocuğunun gözlerinden toprağımıza vuran arayıcı ışık: 114 yıl önce kara topraklarımız altında yatan kömür hazinesini açtı. Kendisi Uzun Mehmet, Köseağzı'nın yolunda ayaklarına sıvanan çamur gibi çirkefleşen Osmanlılığın hırsı içinde, kan sızan boynunu Ereğli Müteselliminin bir yudum zehrine verdi. 1829 sonbaharının bağrında, kanlı bir gül gibi açan ve kızaran yara, Uzun Mehmet'tir. Kestaneci köylü kaşif Mehmet'in yüzünden akan terle, Köseağzı köyü değirmeninin yollarında aranan Uzun Mehmet'in ayaklarından kalkan tozu bir hamur gibi karan ve Uzun Mehmet'i, kömürü arayıp bulmak işin tutuşturan antuzyazm (?) 114 yılın kalın örtüsü arkasında bugüne, geleceğin gelişim rengini veren bir ışık gibi süzülüyor. Türk madenciliğinin mayası, Uzun Mehmet'in topraktan söktüğü kömürle, toprağa döktüğü kanın kaynaştığı tırnak arası hamurda özünü bulan, tabiatı arama ve yenme aşkından alınmıştır. Kömür gözlü ve elmas yürekli Uzun Mehmet, yerin altında gömülü kömür adlı endüstri anasının gücünü ve hızını yerin üstüne çıkarıp boşaltmasaydı, yani bugün Türk endüstrisi kömürsüz kalsaydı, sütsüz bir ananın çocuğu gibi, cılız ve boynu bükük olurduk. Biz Uzun Mehmet adında, ulusal madenciliğin ülküleştiğini görüyoruz. Bütün Türk çocukları Uzun Mehmet gibi, kendilerini Türk tabiatını yenmeye vermelidirler. Her Türk çocuğunun alınyazısı, yurt kuruluşunda Uzun Mehmet'in buluşu kadar önemli bir dayangaç olacak buluşlarda gizlidir."

Bunlar hayali bir kişi için yazılıp dizilmiştir. Tam yarım yüzyıldır döşenen destanlar, makaleler, konferanslar, söylevler... Adına dikilen anıt adını taşıyan ocak, okul, cadde, mahalle... Uzun Mehmet'i hayalden hakikate öylesine transfer etmiştir ki, bugün ona değgin bir kuşkuyu ortaya atmak düpedüz münasebetsizliktir. Bu nedenle Uzun Mehmet'in varlığına ilişkin yargıyı okuyucu oyuna bırakmak için, "kara nesne"nin dünyadaki serüvenine kısaca gözatmakta yarar vardır:

Kömür, bulunduğu her yerde eski çağlardan beri biliniyor, fakat pis kokusu ve kiri yüzünden kullanılmıyordu. Kiliseye göre de "kötü ruhların sindiği" sakıncalı bir maddeydi. Bizim Uzun Mehmet masalına benzeyen bir başka kömür masalı ise ta 17. yüzyılda Belçika'da "Demirci Houillos" Adına düzülmüştü. 15. yüzyılda, enerji açığı Avrupa'nın kapısını çalınca kömür aklanmaya başladı. Kilise tehditlerine rağmen Almanya'da ilk ocaklar açıldı. Fakat asıl, 17.yüzyılın sonlarına doğru, topçuluğa dayalı harp sanayisinin, buna bağlı iş kollarının, geceli gündüzlü çalıştırdığı fabrikalar, maden kömürüne görülmedik bir değer kazandırdı. Demir dökümcülüğünde maden kömürünü kullanan Dunley, kimyasal sorunlar yüzünden sonuç alamadı, ama bu başlangıç yüzyıllık denemelerden sonra 1735'te başarıya ulaştı. Çelik çağı açılırken "siyah taş"a ilgi daha da arttı. 18. yüzyılın sonunda ise Avrupa'da odunun pabucu dama atıldı. Buhar makinesinin geliştirilmesi ise büyük yeniliklere gebe 19.yüzyılda maden kömürünün biricik enerji kaynağı olacağını haber vermekteydi. 1690'larda Denis Papin'in icat ettiği buhar pistonu da uzun bir unutulmuşluktan sonra,yine 19. yüzyıl başında Fulton'un projeleriyle yepyeni ufukları gösteriyordu. 1803'te ilk buharlı geminin Seine Irmağı'ndaki sükse turu, uzun sürecek yelkenli-buharlı çekişmesinin başlangıcıydı. Bu mücadele boyunca karada da at-şimendifer yarışı sürecekti.

Neticede, Batı"nın kapitalist ve sömürgeci devletleri, 19. yüzyılı "kömür demir çağı" olarak yaşamak gereğini duydular; buhar kömür demir devlerinin yakıcı, kirli ve sert egemenliğine boyun eğdiler. Bu olgu, toplumları yeni tercihlere çekerken kömürün kaynattığı kazanlar da 1840’ta 34.000 beygir gücünden, baş yukarı dikilerek 1900' de 1.800 .000 beygir gücüne fırladı. Siyasal dengeler de aynı hararete bağımlı grafikler çizdi. Artık, "kömür kimde ise Süleyman da o!" idi..

Aynı sürecin uzunca bir bölümünü iç dünyasının çalkantıları arasında geçiren Osmanlı Devleti'nin, elbette ki bu gelişmelerle ve gelecekteki sorunlarla pek ilgisi yoktu. 19. yüzyıl başında devletin biricik büyük sanayi kuruluşu Haliç Tersanesi, cayır cayır odun yakıyor; en büyük işletmesi olan Keban Madenleri'nin kalhaneleri (izabe fırınları) de yine, Anadolu platosunu kuşatan Son meşe ve çam korularını tüketiyordu. Haliç Tersanesi'nde çalışan 50 bin işçi, bunların yüzlerce ustası, mimarı, Batı"dan habersizdi. Ancak III. Selim, Fransa'dan mühendisler getirterek tersaneyi ıslah projeleri hazırlatmayı düşünebildi. Bu yenilikçi padişahın sütkardeşi Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa'nın çabaları ise, Osmanlı Donanması'nı Batı tekniği ile tanıştırdı. Kalyoncu denen paralı deniz erlerine askerlik eğitimi verilmeye çalışıldı. Bunlar için kışlalar yaptırıldı. Fakat, paralı askerlik geleneğinin aşılması için henüz erkendi ve askere gitmek, terhis olmak diye bir şey yoktu. Topçular (gemi topçuları), kalyoncular , derya azebleri (deniz piyadesi), tüm bunlar, daimi askerlerdi. Büyük savaşlarda ise gemilere çok sayıda yeniçeri ve tımarlı sipahi alınırdı.

Daha sonraları, (-Uzun Mehmet'in terhis edildiği (!) yıllarda-) Amiral Sir Adolphus Slade'in gözlemlerine göre Osmanlı Donanması'nda ne deniz eri ne de deniz subayı mevcuttu. Rasgele devşirilmiş, cahil, tembel, işten anlamaz kalyoncular ve bunları kumanda eden kara subayları, bir kaç yıl önce ocakları yıkıları yeniçerilerden farksız bir serkeşlikle gemileri doldurmuş bulunmaktaydılar. Bu donanmanın büyük bölümü, 27 Ekim 1827'de Navarin'de müttefiklerce yakıldı. Bir yandan Rusya'ya harb ilan eden Sultan II. Mahmud, bir yandan da yakıları gemilerinin yerine yenilerini yaptırttı. Selimiye. Mahmudiye gibi dönemin en büyük ve görkemli kalyonlarının da yer aldığı bu donanmada, her şey mükemmel, fakat efrat berbattı. Önceden olduğu gibi kalyoncular, güvertelerde miskin miskin oturuyorlar ve çubuk tüttürüyorlardı. Bu nedenle reformcu ve gururlu Sultan Mahmud'un ta Amerika'dan gemi mühendisleri getirterek yenilediği yelkenli donanması, ona düşlediği zaferleri kazandırmaktan uzaktı. Sultan, "buharlı" yeniliğini -ki, o vakit henüz fantezi idi- denemekten de geri kalmadı. 1827'de alınan ve "Sür'at" adı verilen buharlı yata binerek Rodos'a gidip döndü. Bu adım veya deneyiş, bu kadarla kaldı. Çünkü, henüz hiçbir devletin donanmasında buharlılar yer almış değildi. Osmanlı donanması, 1850'lere kadar, ahşap tekne ve yelken gücü ikilisinden kurtulamadı. Büyük tekneler Haliç'de, bir iki boy küçükleri ise İstanbul'a yakın iskelelerde yapılıyordu.

Denizcilik gelenekleri ileri ülkeler bile ancak 1840'larda Henri Bell'in çabaları sonucu, buharla işleyen yandan çarklı teknelere heves duyabildiler. Her nasılsa bu yenilik, kısa zamanda İstanbul'a da sirayet etti. Ama, buhar kazanını ve makinesini Türkiye'de en önce kullarıma şerefi, donanmaya değil bir kamu kuruluşu olan Fevaid-i Osmaniye şirketine 1843'te kısmet oldu. Bu şirket, İngiltere'den satın aldığı gemilerini Boğaziçi, Adalar, Gemlik ve İzmit hatlarında, bol bol odun yaktırarak işletmeye başladı. On yıl sonra ise, buhar gücünün ağırlığı, sayılı donanmalarda hissedilmeye başlandı. Bu gelişmeye, birkaç yıllık bir aradan sonra Osmanlılar da ayak uydurdu. Donanma, buharlı gemilerle takviye edildi. Fakat kömür yakan ve zırhla kaplı asıl harp gemileri modası, 1870'lerde aldı yürüdü. Bizde ise bunun öncülüğü ve övüncü, Donanma aşığı Sultan Abdülaziz'e aittir. Onun, 21 zırhlı, 173 yardımcı gemi ve toplam 225 bin tonajlı muazzam donanması ve yenileştirilen Haliç Tersanesi işin, hem şok miktarda maden kömürüne, hem iyi eğitilmiş subay ve asker kadrolarına büyük ihtiyaç doğdu. Bahriye Sınıfının eğitimine önem verilirken Tümamiral Dilaver Paşa da, öteden beri şunun bunun sömürüsüne terkedilmiş bulunan Ereğli Maden Kömürü havzasına fevkalade yetkilerle gönderildi. Görevi, harıl harıl kömür üretmekti... (Subayların, terhis olan askerlerine kömür örnekleri vermeleri de bu yıllarda olsa gerektir.)
Buraya kadar anlatılanlar şu gerçekleri ortaya koymaktadır:
1820'li yıllarda II. Mahmud'u ve hükümeti kömür kaygısına düşürtecek hiçbir neden yoktur. Gemiler henüz yelkenlidir. Tersane ve tophane gerekli enerjiyi, Karadeniz yalılarından taşınan odundan sağlanmaktadır. Gelenekçi çizgide "paralı - devşirme" askerlik devam etmektedir. Terhis olup köye dönmek söz konusu değildir.

Durum bu olunca Sultan II. Mahmud'un "Memalik-i Mahrusa'da kömür taharrisi"ni emreyleyen ve nerede kimde olduğu bugüne dek açıklanmamış bulunan fermanı da yoktur. Böyle bir ferman olmayınca. Uzun Mehmet'in kömür araması da münasebetsizliktir. Öyleyse, kömür kaşifi bir Uzun Mehmet de yoktur. Nitekim onu icat eden kurgu-bilim ustaları, makalelerine dipnotlar düşüp : "Türkiye'mizde ilk kömürü bulan kaşifin ismi, bulma şekli ve zamanı meçhul kalmıştır. Bu malumat. Zonguldak Cumhuriyet Halk Partisi merkezinin takdire şayan araştırmaları neticesinde tespit edilmiştir" veya "Bu tarih, Zonguldak Halkevi teşkilatı ile tespit edilmiştir" veya "Kömürün bulunuşu tarihini kitap yazarları ile eski Maden Müdürü Hüseyin Fehmi İmer'den kurulu bir komite tespit etmiştir" gibi; aslında hiçbir şey söylemeyen kalabalık cümleler kullanarak dayanaksız bir uydurmayı okuyanların saflıkları ihtimalinden cesaret alarak yutturmaya çalıştıklarını adeta ilan etmişlerdir. Zihinlerde şek ve şüphe uyamasın diye de gün, ay, yıl, yer, yön, ayrıntı vermekten çekinmemişlerdir. Ancak, 1829'un seçilmesinde bir başka amacın olduğu sezilmektedir: Havza-i Fahmiye Nizamnamesi'ni değiştiren 1465 sayılı Kanun 1929'da kabul edilmiş ve milli bir kuruluş olan İş Bankası'na, havzada ocak işletme hakkı bu yıl tanınmıştır. Anlaşılıyor ki, "devletçi ve milliyetçi" uydurmacılar; Kömürü Uzun Mehmet adlı (Mehmetçik çağrışımı yapan) bir gence buldururlarken bu övünç verici olayla devletin havzaya el atışı arasında da tamı tamına yüz yıllık bir zaman aşımı koymayı yeğlemişlerdir. Varsın, 1829'da devletin kömürle işi, ilişkisi olmasın!... Böylece, uydurmalar, tasarlamalar ve varsayımlarla bir meçhul çözümlenmiş, tarihimizin karanlık bir safhası daha aydınlığa kavuşturulmuştur! Havza tarihini yirmi yıl inceleyen, havza arşivini un eleğinden geçiren merhum Vedat Cumalı'nın kömürün keşfine ve kaşifine ilişkin hiçbir belge bulamaması ise doğaldır. Çünkü ortada ne keşfedilen ne keşfeden vardı. Nasıl olabilir? Havzanın meskûn ve ekilip biçilen toprakları yüzlerce yıldan beri koynundaki kömürü insanlara göstermiştir. Herkes kömürü tanımış, fakat yaşadığı çağın gereği olarak odunu kullanmış, kömüre rağbet etmemiştir. Şu kadar ki, halen havzanın en verimli kömür damarlarının bulunduğu Kozlu-Zonguldak-Kilimli Çizgisi, sık ormanlarla kaplı, ıssız ve sarp olduğundan, buralardaki kömür yataklarına ancak 1860'tan sonra ulaşılabilmiştir. Öte yandan, havzanın batı sınırının dışında kalan Ereğli kasabasının kömürle ilgisi ise idari ve ticari açıdan söz konusu olagelmiştir. Dahası, Kestaneci köyü ve Köseağzı denen yerler de kömür damarlarından yoksundur.

Güvenilir kaynaklar ise, maden kömürünün ilkin Amasra'da istihsal edilmeye ve buradaki en eski işletmenin 1835'lerde çalışmaya başladığını açıklığa kavuşturmaktadır: Temmuz l847'de Amasra'ya gelen Fransız araştırıcı X. Hommaire de Hell (1812-1848), Amasra'nın jeolojik yapısıyla da ilgilenmiş, burada kömür yataklarının bulunduğunu belirttikten sonra bu madenin on iki yıldan beri işletildiğini yazılmıştır. Bir başka yabancı, Alman mühendis Schlehon, Amasra ile bu kasabaya bağlı Tarlaağzı köyündeki kömürlerin durumunu 1852'de incelemiş ve bulgularını aynı yıl yayınlamıştır. Bundan üç beş yıl sonra ise, bugün Zonguldak dediğimiz kentin nüvesi oluşmaya başlayacaktır. Burada kömür ocakları açma girişiminde bulunan Fransızlar, dik tepeleri, dar derin vadileri örten bakir doğaya "junlge" (balta girmemiş orman, cangıl) demişler, buna, yöre halkının orman anlamında kullanageldiği "dav-dağ" kelimesi de ulanınca, doğmakta olan yeni kentin adı "jungle-dağ", Fransız-Türk ortak yapımı biçiminde ortaya sıkmış ve bu isim zaman içinde yontulup düzelerek "Zonguldak" oluvermiştir. (Güneş-dil akımına kapılanlardan Saim Ali Dilemre, bu "jungle" kelimesinin, boy pos, kaş göz bakımından özbeöz Türkçe olduğunu savunmuştur.)

Maden kömürünün bulunuşu ve işletilmesiyle ilgili en eski belge ise "2 Receb 1259" (28.7.1843) tarihlidir. Sadaret'den Saray'a yazıları bu arz tezkeresi, Ereğli ve Amasra'da çıkarılan kömürün, Takvim-i Vekayi'de ilan edilerek alıcı bulabilmesini öngörmektedir.

Sadrıazam'ın bu yazısına Mâbeyin-i Hümayun'dan (Saray Başkâtipliği'nden) konan şerhte; konunun Padişaha sunulduğu ve aynen benimsemesi nedeniyle gereğinin yapılması için tezkere ile eklerinin geri gönderildiği bildirilmektedir.

Böylece, İstanbul'da iki kez denenen ve "âlâ" cinsten olduğunda kuşku kalmayan - o zamanki adı ile - vapur kömürünün, Ereğli-Amasra ocaklarında daha fazla üretilebilmesi için Takvim-i Vekayi ile özel gazetelerde ilanlara yer verilmesi konusunda Sultan Abdülmecid'in izni çıkmıştır. Görülüyor ki henüz Donanma için kömür söz konusu değildir. Havzadan çıkanları kömürün bir bölümü Tersane ve Tophane'de kullanılmakta, üst tarafı yeni yeni görülmeye başlayan buharlı ticaret gemilerinde tüketilmektedir. İstanbul'a un taşıyan buharlı vapur ise odun yakmaktadır. 1843'te yeterince rağbet görmeyen ve satış azlığı yüzünden şirket ortaklarını sıkıntıya sürüklediği anlaşılan maden kömürü için, daha l829'da Padişahın, devletin, donanmanın telaşa düşmüş olması mümkün değildir; ama, Hicri 1264 (Miladi l848)'de gerçek bir telâş başlayacaktır. Bu yıl havzaya gönderilen Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa, ilk "Maden Müdürü" sıfatı ile havzanın sınırlarını tespit ettirecek, Hazine adına ilk işletmeyi kuracaktır. İki yıl kadar bölgede kalan "Ereğli Kömür Madeni sabık Müdürü Nazif Ağa'nın hesap işlemlerine ve Amasra Memuru Hasan Efendi'nin madenden dolayı borçlarına" ilişkin çıkanları emirler, 1850'lerde devletin konuya ciddiyetle eğildiğini göstermektedir.

SAKAOĞLU, Necdet, "Tarihe Yerleşen Hayal: Uzun Mehmet,"Tarih ve Toplum Dergisi, Sayfa: 21- 25.

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 2068
favori
like
share
Pedaliza Tarih: 08.01.2008 09:32
yazar Necdet Sakaoğlu na bu derin araştırması için teşekkürler