Necip Fazıl 1904 yılında İstanbul Çemberlitaş’ta kocaman bir konakta doğar. Köklü, iyi eğitimli, zengin bir ailenin çocuğudur. Necip Fazıl, doğduğu büyük konakta, büyük imtiyazlarla büyür. Önce Fransız Mektebi, daha sonra Amerikan Koleji’nde okur. Fakat bu okullardan çabucak usanır. Ve buralardan alınarak Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Mektebi gibi devrin İstanbul’unun en iyi okullarına gönderilir. Ardından Heybeliada Numune Mektebi’ne gider. Bu okulu bitirip yine aynı yerdeki Bahriye Mektebi’ne kaydolur. 1921 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne öğrenci olur. Şiire karşı ilgisi bu yıllarda gelişir ve 1922 yılında ilk şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanmaya başlar.

Yıllar hızla geçer, 1923 yılında Cumhuriyet ilân edilir. Necip Fazıl, 1924 yılında Cumhuriyet’in Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrenciler arasındadır. Fransa’ya gidecek, Paris’te, ünlü Sorbon Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alacaktır. Galata Rıhtımı’nda kendisini Marsilya’ya götürecek gemiye binerken “fesini başından çekip sulara fırlatır.”1 O da, Tanzimat’tan beri yetişen birçok Türk aydını gibi aşağılık duygusu içindedir. İçinde yaşadığı medeniyetin, kültürün hemen her şeyinden nefret eder.

Paris’e felsefe öğrenimi görmek için gelen 20 yaşındaki genç şâir, burada kendisini kumara kaptırır, ünlü Sorbon Üniversitesi’ni tanımaz bile. 1924–25 yıllarını derbeder bir şekilde geçiren Necip Fazıl’ın bu hâlini öğrenen Millî Eğitim Bakanlığı, bursunu keser ve ondan Türkiye’ye dönmesini ister. “Üniversite talebeliğinden Paris dönüşüne kadar geçen yılların özü”, Necip Fazıl’ın kendi ifadesiyle “başıbozukluk ve serseriliktir.”2
1925 yılında yurda dönen Necip Fazıl, 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadarki yıllarda Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası’nda fıtratıyla ve mizacıyla hiç ilgisi olmayan işlerde çalışır. Bunaldıkça bunalır. Daraldıkça daralır, âdetâ patlayacak bir hâle gelir. Fakat bu hâline hiçbir çözüm bulamaz. İstanbul’da sıkılınca çalıştığı bankaların Anadolu şubelerine kaçar, oralarda sıkılınca İstanbul’a döner. İstanbul’da, “Beyoğlu pansiyonlarında”, “tavanarası” odalarda “ressamlı, heykeltıraşlı, şâirli, muharrirli, profesörlü bir kalabalığa gömülü”3, ismi olan fakat kendisi olmayan, mide gurultusu kadar başıboş insiyakların, en kaba teessüriyetlerin hâkim olduğu adına ‘bohem hayatı’ denilen bir hayatı yaşar.

Mutsuz ve huzursuzdur. Hâlbuki bu yıllarda görünüşte onu mutsuz edecek hemen hiçbir sebep ortada yoktur. Onu kimseye muhtaç etmeyecek bir işi ve kazancı vardır. Ayrıca, 1925 yılında ilk şiir kitabı Örümcek Ağı yayımlanır. Bunu, 1928 yılında kendisini büyük bir öne kavuşturacak olan Kaldırımlar takip eder. Edebiyat dünyasında yaşayan genç şâirlerin en büyüğü olarak görülür. 1928 yılında bütün eser mevcudu 64 yaprağı ancak bulduğu hâlde kendisi ve sanatı hakkında yazılanlar bunun on mislini aşar. Devrin en ünlü yazarlarından Yakup Kadri, Alp Dağları’ndan gönderdiği makalelerde onu ilk defa tarafından keşfedilmiş bir deha olarak tanıtır. Cumhuriyet devrinin ünlü edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz’de onun, his ve hayal yüksekliğine hiçbir şairin çıkmamış olduğunu kaydeder. Yine devrin ünlü edebiyat eleştirmeni ve deneme yazarı Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şair olarak gösterir. Devrin ünlü gazetecisi ve yayıncısı Yaşar Nabi, ondan “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” olarak bahseder. Neredeyse bütün basın-yayın dünyası, onun yazılarını ve şiirlerini basmak için âdeta birbirleriyle yarışır. Bu arada şiirleri ders kitaplarına alınır, yüz binlerce gence o büyük bir şair olarak tanıtılır. 1932’de üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi yayımlanır. Bir süre sonra yakın dostlarının devletin üst kademelerine gelmesiyle, mizacına hiç uymayan bankacılıktan da kurtulur. Önce Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi kadrosundan Ankara Yüksek Devlet Konservatuarı, Batı Edebiyatı Kürsüsü’ne, daha sonra ise, isteğine uygun olarak İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atanır. Ayrıca Robert Kolej’in son üç sınıfına edebiyat hocası olur.

Bütün bunlar onu mutlu etmeye yetmez. Necip Fazıl, bu yıllarda kadın-içki-kumar üçgeninde bir hayat yaşar. Kendisinin çok sevdiği bir ifadeyle, hafakanlar, bunalım ve buhranlar içinde kıvranır.

“[COLOR="cyan"]Yeryüzünde yalnız benim serseri,
Yeryüzünde yalnız ben derbederim.”
diye feryat eder.
“[COLOR="cyan"]Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım bir ömür, arkadaşımı,
Ölsem dikecek yok mezar taşımı;
Hâlime ben bile hayret ederim.”6

diyerek, kendi hâline kendisi bile hayretler içinde kalır. Yalnızlık duygusu, boşluk hissi, ölüm korkusu, bedbinlik, karamsarlık, ümitsizlik, büyük şehirlerin boğucu kâbusu, dipsiz bir korku bu yıllarda şiirlerinde işlediği en önemli temalardır. Cinnet, şüphe, endişe içinde bir hayat yaşar. Acınacak bir hâle gelir.

Necip Fazıl’ın içine düştüğü bu menfi durumun başlıca sebebi, bu neslin din ve tarih duygusundan mahrum yetiştirilmesidir. Onun bu içler acısı hâli, devrin birçok aydınında da görülür. Çünkü “bu nesil dine karşı kuvvetli bir reaksiyon içinde yetişir… Bu devirde din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu alır… Freudizm ve Libido fikri bu devir roman ve şiirinde önemli bir yer tutar… Bu devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur… Gençler evlenmeyi, aile yuvası kurmayı lüzumsuz bulmaya başlarlar… Bekârlık müşterek bir tem hâline gelir… Maziye karşı kuvvetli bir reaksiyon olduğu için gençlikte tarih duygusu kalmaz.”7 “Bu devirde korkunç bir aydınlar ihanetine rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren etten robotlar etrafı sarar.”8 İşte bu sosyal şartlar içinde yetişen Necip Fazıl da, ailesinin vermeye çalıştığı millî ve mânevî değerleri bir süre korusa da, nesline mensup modern eğitim kurumlarında okumuş birçok genç gibi “devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez.”

“İçinde yaşadığı devir ve muhitin ulvî bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartları”10 onu da derinden etkiler. Necip Fazıl’ın bu hayatı 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadar devam eder.

Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi’yle tanışması onun hayatında bir dönüm noktası teşkil eder. Devrin ünlü İslâm âlimlerinden olan Abdülhakim Arvasi, görüşleri, düşünceleri, telkinleri, tavırları ve örnek hayatıyla Necip Fazıl’ı derinden etkiler. Necip Fazıl’ın hayat, kâinat ve insanla ilgili bütün düşüncelerini yavaş yavaş değiştirir. Ona, hayatın ve insanın yaratılış gayesini anlatır. Allah’a kul olmanın, O’na ibadet etmenin, O’nun rızasına uygun bir hayat yaşamanın güzelliğini fark ettirir. Necip Fazıl, bu nur yüzlü ve gül yüzlü büyük insanla tanışması ânını 1940 yılında yazdığı bir şiirinde

“[COLOR="cyan"]Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.”11
mısralarıyla istenenin üzerinde tasvir eder. Onu tanımadan önceki hayatını, her şeyden habersiz, boşu boşuna yaşanmış bir hayat olarak görür:
“[COLOR="cyan"]Tam otuz yıl, saatim işlemiş, ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”12

Abdülhakim Arvasi’yle tanışmasından sonra, Necip Fazıl’ın sadece hayat karşısında aldığı tavır, yani yaşantısı değil, hemen her şeyi değişir. Necip Fazıl artık, kâinattaki müthiş nizamı gören ve bu nizam üzerinde düşünen, tefekkür eden bir şair olmuştur:

“[COLOR="cyan"]Fikret, nasıl kurulmuş, iç içe bu iklimler?
Nasıl kaynaştırılmış, sesler, renkler, hacimler?”13
Bu tefekkür ufku, onu, Rabb’inin eserlerine karşı bir hayret ve hayranlık duygusuna götürmüştür. Bu duyguyu Necip Fazıl ne güzel anlatır:
“Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İç içe mimari, iç içe benlik;
Bildim Seni ey Rab, bilinmez meşhur!”14

Necip Fazıl’daki bu iman, tefekkür ve marifet ufku, onun sanat anlayışını da bütünüyle değiştirmiştir. Artık fildişi kulesinden çıkmış, sanatını inandığı davanın emrine vermiştir. Sanat adlı şiirinde bu anlayışını şöyle dile getirir:

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…”15

Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 yılından 1943 yılında onun ölümüne kadar geçen zaman dilimi içinde, hayatına çeki-düzen vermiş, namaza başlamış, Efendisi’nin “devamlı olarak evlenmesi gerektiği işaretine”16 uyarak 1941 yılında onun huzurunda evlenmiştir.17 1943 yılına gelindiğinde ise, 39 yaşındadır ve “gazetelerde giriştiği İslâmî mücadele yüzünden” eski çevresi tarafından yavaş yavaş dışlanmakta ve kendisine karşı menfi bir tavır alınmakta hattâ kendisiyle alay edilmektedir. O da İslâm’a daha iyi hizmet etmek ve düşüncelerini daha geniş bir kitleye yaymak için Büyük Doğu mecmuasını çıkarır ve elindeki ilk sayısıyla ve büyük bir heyecanla Eyüp’e Efendisi Abdülhakim Arvasi’nin yanına koşar. Dergiyi ona gösterecek, tavsiye ve dualarını isteyecektir. Fakat ev bomboştur. Çünkü Abdülhakim Arvasi, Bakanlar Kurulu kararıyla İzmir’e sürülmüş, ardından serbest bırakılmış, bir süre sonra da bu fânî dünyadan ayrılmıştır. “Artık Efendisi’ni dünya gözüyle bir daha göremeyecektir.”

Büyük Doğu mecmuası çıkar çıkmaz, büyük yankılar uyandırır ve bazı kesimleri ciddî bir şekilde rahatsız eder. Nitekimdevrin Millî Eğitim Bakanı ve Necip Fazıl’ın yakın dostu ve onu Güzel Sanatlar Akademisi’ne öğretim üyesi olarak tayin eden Hasan Âli Yücel, Necip Fazıl’a Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalığı ile Büyük Doğu’dan birisini seçmesini ihtar eder. Yani Necip Fazıl, açıkça öğretim üyeliği görevine son verilmekle tehdit edilmektedir. O, Büyük Doğu’yu seçer ve bu yüzden Hasan Âli Yücel’in emriyle Akademideki görevinden kovulur.18 Bundan sonra Necip Fazıl’ın hayatında, çok renkli, fakat acılarla, ıstıraplarla dolu bir mücadele dönemi başlar. Yıllarca Necip Fazıl’ı övecek kelime bulamayan, onu makam, mevki ve şöhrete boğan, onu Türk edebiyatının en büyük şâiri olarak gören ve gösterenlerin bir çoğu, ondaki değişimi ve İslâmî gelişimi bir türlü hazmedemez. Ondan “yüz çevirir” ve onu “Sanatına kıyan geri adam diye yaftalar.”

1943’te çıkan Büyük Doğu, 1944 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır. Necip Fazıl da Akademideki hocalığı dolayısıyla eksik yaptığı askerlik görevini tamamlamaya davet edilip Eğridir dağlarına sürülür.

1945 yılında askerliğini bitiren Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu hemen tekrar çıkarır. Dergi büyük bir ilgi görür ve o devir Türkiye’si için büyük satış rekorları kırar. Necip Fazıl, ayrıca Peyami Safa’dan Burhan Belge’ye, Reşat Ekrem Koçu’dan Sait Faik’e, Prof. Kazım İsmail’den, Prof. Şükrü Baban’a kadar birçok ünlü ismi dergide toplamayı başarmıştır. Fakat Büyük Doğu, 1946 yılında bu sefer de sıkıyönetim tarafından kapatılır ve Necip Fazıl da “halkı kanlı ihtilale teşvik” suçlamasıyla sıkıyönetim mahkemesine sevk edilir ve ilk defa hapse girer. Bu sırada büyük oğlu Mehmet üç, küçük oğlu Ömer iki, kendisi de 42 yaşındadır. Sonuçta mahkeme beraat kararı verir, hapisten çıkar. Fakat Necip Fazıl ve ailesi bu dönemde “aylarca ne yiyip içtiği belirsiz” bir şekilde büyük maddî ve mânevî sıkıntılar yaşar, çeşitli baskılara maruz kalır.

1947 yılında bir tüccarın yardımıyla Büyük Doğu’yu üçünü defa tekrar çıkarır; fakat dergide Rıza Tevfik’in “2. Abdülhamit’e hıyanetinden af dileyici” bir şiirinin yayımlanması sebebiyle, derginin sahibi görünen eşi Neslihan Kısakürek’le birlikte bu sefer de “Türk milletine hakaret” suçlamasıyla hapse atılır.

Necip Fazıl, 1949 yılında Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurar ve Anadolu’ya açılır. Anadolu çocuğuna sahip çıkmaya çalışır. Anadolu’nun tertemiz, pırıl pırıl gençleriyle ilgilenmek, onlara Büyük Doğu idealini aşılamak ister. Yine aynı yıl Büyük Doğu mecmuasını dördüncü defa çıkarır. Fakat çok geçmez. Necip Fazıl tekrar tutuklanır ve dergi kapatılır. 1951’de dergiyi beşinci defa çıkaran Necip Fazıl, bu sefer de Aksekili bir tüccarın oyununa gelir ve dergisi tekrar kapanır.

Büyük Doğu, 1952’de altıncı defa hem de günlük olarak tekrar çıkar. Derginin bu defa da ömrü uzun olmaz. Necip Fazıl’ın tutuklanmasıyla yeniden kapanır. Necip Fazıl hakkında mahkeme bu sefer de beraat kararı verir, ama çile şairi “tam bir yıl üç gün, ölüm ve cinnetten ötede zindan acıları”21 çeker.

Büyük Doğu, 1953’te yedinci defa çıkar ve kapanır. Necip Fazıl beşinci hapsine girer. Fakat bütün bunlara alışmıştır artık o. 1954 yılında Büyük Doğu’yu sekizinci defa çıkarır. Bu defa da derginin her sayısı polis vasıtasıyla toplatılır ve böylece dergi iflâs eder. Fakat Necip Fazıl, bütün bu olanlar karşısında yılmaz, asla geri adım atmaz. O, inandıklarına bütün samimiyetiyle inanan bir dava adamıdır. Bu yüzden yaptığı mücadeleden asla vazgeçmez. 1956’da Büyük Doğu’yu dokuzuncu defa yine günlük olarak çıkarır. Sıkıyönetim yine kapatır ve Necip Fazıl altıncı hapsine girer.

Abdülhakim Arvasi’yle tanışması, İslâm’a gönül vermesi ve Büyük Doğu’yu çıkarmasıyla birlikte Necip Fazıl’ın hayatında ve sanatında yepyeni ve çok farklı bir dönem başlar. Büyük bir fikrî ve ruhî değişim yaşayan şâir, Muhasebe adlı şiirinde, kendisindeki bu değişimi ne güzel anlatır:

“[COLOR="cyan"]Ben artık ne şâirim, ne fıkra muharriri!
Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri!
Bakmayın tozduğuma meşhur Bâbıâli’de!
Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide.

Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden: Tos!!!
Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!
...
Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!
Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!
Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.”22

Artık o, “horlanan”, “öksüz” fakat “büyük bir davanın” savunucusudur. Sakarya Türküsü adlı şiirinde Türk toplumuna şanlı mazisini hatırlatır:

“[COLOR="cyan"]Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin cömert Nil, Yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr, o sadayı. Allah bir!”23
Kollarını bir makas gibi açarak,
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”24

diye haykırır. Toplumun içinde bulunduğu durumu, birkaç fırça darbesiyle harikulâde bir tablo çizen bir ressam gibi resmeder:

“[COLOR="cyan"]Durum diye bir lâf var, buyurun size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey,
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest verem ve sıtma, mahpus, gümrükte ilâç.
Bülbüllere emir var; lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”25

Ülkenin içinde bulunduğu, bütün bu olumsuz tabloya rağmen, öz yurdunda garip, öz vatanında parya olarak yaşayan, masum Anadolu’nun saf çocuklarına, durmadan umut aşılar:

“[COLOR="cyan"]Bekleyin görecektir, duranlar yürüyeni;
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!”26

Bu arada 1958 yılında onuncu defa çıkan Büyük Doğu, yine kapanır ve Necip Fazıl yedinci defa hapse girer. “1958 ‘Büyük Doğu’larından da yüklendiği, parça parça 100 yıla yakın mahkûmiyeti”27 vardır. Bu durumda ne yapacağını düşünürken 1960 ihtilâli olur. Fakat ihtilâli yapanlar, önce Büyük Doğu’nun kapatıldığını radyodan duyururlar ve ardından Necip Fazıl’ın evini “polis ve asker dolu üç jip”le basıp, “eşinin kürk astarına kadar jiletle söküp her tarafı ararlar.” Necip Fazıl, önce emniyet müdürlüğünde sorgulanır, ardından merkez komutanlığına götürülüp “bir metre genişlik ve iki-üç metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı bir hücreye”28 atılır. Bu hücrede “eli, kolu, dili ve yolu bağlı” Çile şâirini “posta erlerinin gözleri önünde, hallacın şilteyi dövmesi gibi, tokat, yumruk ve tekme altında hırpalarlar.”29 Daha sonra merkez komutanlığından Davutpaşa Kışlası’na getirilen Necip Fazıl, oradan da Balmumcu Garnizonu’na getirilir.30 Çile şâiri Balmumcu Garnizonu’nda yazmasına müsaade edilen 50 kelimelik mektubunda eşine şu tavsiyede bulunur. “Her şeyinizi satar ve geçinmeye bakarsınız! Beni düşünmeyin ve hiç kimseye hâlinizi açmayın!”31 Necip Fazıl, Balmumcu Garnizonu’ndaki günlerini “herkes uyuduktan sonra yalnız gözyaşı ve ibadetle” geçirmektedir.

Necip Fazıl, çektiği bu acılardan sonra 1960 ihtilâlini yapanların çıkardığı “umumî basın affıyla” 100 yıla yakın mahkûmiyetten kurtulur ve Balmumcu Garnizonu’ndan salıverilir. Fakat kapıda bekleyen bir jip onu alır, eşinin ve çocuklarının gözleri önünde savcılığa götürüp teslim eder. Bu sefer de, basın affına bir istisna getirilerek, şâir Toptaşı Cezavevi’ne gönderilir. Necip Fazıl, Toptaşı Cezaevi’nde birbuçuk yıl hapis yatar ve birçok eserini orada yazar. Yazdıkları arasında modern Türk şiirinin en güzel örneklerinden biri olan Zindandan Mehmed’e Mektup vardır. Mehmed, Çile şâirinin büyük oğludur.

“[COLOR="cyan"]Zindan iki hece, Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta…

Hâlimi düşünüp yanma Mehmed’im
Kavuşmak mı?... Belki… Daha ölmedim!

Avlu… Bur uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…

Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak,
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Ses demir, su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu emir…

Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah’a açık.33

Açıkça görülmektedir ki, Necip Fazıl’ın üslûbu son derece çarpıcı ve orijinaldir. Aynı zamanda sade, duru ama bununla birlikte derindir. Modern Türk edebiyatında birçok şair, dünya görüşleri sebebiyle hapse girmiş, zindana atılmış veya sürgüne gönderilmiştir. Fakat bunlardan hiçbiri zindandan, bu kadar gür bir imanla haykıramamış, bu kadar umut dolu bir şekilde geleceğe bakamamıştır. O, zindanda en ağır şartlar altında yaşarken bile, ümitsizliğe kapılmamış, Anadolu insanına dâima tarihî misyonunu hatırlatmış, müjdeler vermiştir:

“[COLOR="cyan"]Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş…
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed’im sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir!”34

Onun bu şiirleri, Anadolu insanının vicdanında makes bulmuş, derin bir hayranlık uyandırmıştır. Türk milleti tarihinde ilk defa bir şaire “üstad” unvanını vermiş, onu büyük bir sevgiyle bağrına basmıştır. Ayrıca Necip Fazıl’ın bu şiirleri, Anadolu insanına, başını dik tutmasını, inandığı değerleri, hiç kimseye aldırmadan, en onurlu bir şekilde savunmasını öğretmiştir. O, yaşadığı devirde kendi ifadesiyle söyleyecek olursak, “surda bir gedik açan” adamdır.

Necip Fazıl hapisten çıkınca, mücadelesine devam eder. Büyük Doğu 1964 yılından 1971’e kadar dört defa daha çıkar ve kapanır. Çile şairi bu yıllarda Anadolu Konferanslarıyla Bursa, Salihli, İzmir, Kayseri, Konya, Ankara, Van, Kırklareli, Rize, Manisa’ya kadar bütün Anadolu’yu dolaşır, hatta Almanya’ya Berlin, Köln ve Frankfurt’a kadar uzanır.35 “Büyük Doğu Nesli”ni yetiştirmeye çalışır. Binlerce, onbinlerce insana hitap eder. Hep ümitlidir, Anadolu insanının geleceğine hep umutla bakar. Hiç durmadan-dinlenmeden Anadolu’ya tohum saçar. Bu tohumlar bitmezse toprak utanmalıdır. Utansın adlı şiirinde bu duygularını ne güzel dile getirir:

“[COLOR="cyan"]Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Ustada kalırsa, bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
Ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa, bırak utansın!
Ey binbir tanede solmayan tek renk,
Bayraklaşmıyorsan, bayrak utansın.” 36

Bu döneminde, Anadolu ve İstanbul’da gençlerle özellikle meşgul olur. Anadolu’dan İstanbul’a, Ankara’ya üniversitede okumaya gelen, Anadolu çocuklarının üzerine kol-kanat gerer. Onların elinden tutar, onları şanlı mazileriyle, ihtişam dolu kültürleriyle yüz yüze getirir. Bu gençler arasında bugün, devletin en üst düzey yöneticilerinden biri olan, Kayserili bir genç de vardır. Bu zeki Kayserili gençle birlikte onbeş-yirmi genci alıp, İstanbul Sultan Ahmet Camii’ne namaza götürür. Namaz çıkışında, bu gençlerin o günün modasının etkisinde kalan, daracık pantolonlarına, gömleklerine, uzun favorilerine ve saçlarına bakan Necip Fazıl’ın dudaklarından birden harikulâde bir söz dökülür: “Bu kubbelerin altı bu züppelerle dolmadıktan sonra, bu millet iflâh olmaz.” Çile şâiri bu güzel, çil çil kubbelerin altını gençlerle doldurmasını bilen adamdır.

Necip Fazıl 1972 yılında evine çekilir. Büyük Doğu 1978’de onaltıncı defa çıkar ve kapanır. Çile şairi artık ihtiyarlamış, mücadele, ıstırap ve çile dolu uzun hayatı onu iyice yıpratmıştır. Artık büyük şâire dünya boş, odaları loş gelmekte, son ânını beklemektedir. Gelen meleğe safa geldin, hoş geldin demeye hazırlanmaktadır. İman dolu bir insan olarak, bir mümin olarak, onun için ölüm güzel şeydir. Bu inancını ne kadar da güzel anlatır:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”37

Nihayet 25 Mayıs 1983’te bu fânî dünyadan

“[COLOR="cyan"]Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”38

dediği Efendisi’nin gittiği diyâra gider. Cenazesini binlerce genç, onun Büyük Doğu Nesli dediği nesil, parmakları ucunda götürür ve o günden bu yana onu dâima rahmetle, minnetle ve şükranla anar.

Fatih ALPEREN - Sizinti dergisi.

Kaynaklar
1.Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, 2.b. İstanbul, 1976, s. 21.
2.Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, 5.b. İstanbul, 1987, s. 64.
3.Y.a.g.e., s. 67.
4.Y.a.g.e.,s.67.
5.Kısakürek, Bâbıâli, ss. 264-266.
6.Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 12.b. İstanbul, 1987, s. 66.
7.Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 1.b. İstanbul, 1967, ss.18-19.
8.Y.a.g.e., s.17.
9.Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, 1.b. İstanbul, 1978, s. 192.
10.Y.a.g.e., s.193.
11.Kısakürek, Çile, s. 74.
12.Y.a.g.e., s.35.
13.Y.a.g.e., s.37.
14.Y.a.g.e., s.20.
15.Y.a.g.e., s.39.
16.Kısabürek, O ve Ben, s. 130.
17.Y.a.g.e., s.162.
18.Y.a.g.e., s. 229; Kısakürek, Bâbıâli, s. 285.
19.Kısakürek, O ve Ben, s. 68.
20.Kısakürek, Bâbıâli, s. 285.
21.Y.a.g.e., s.328.
22.Kısakürek, Çile, ss.402-403.
23.Y.a.g.e., s.399.
24.Y.a.g.e., s.406.
25.Y.a.g.e., ss.406-407.
26.Y.a.g.e., s.404.
27.Kısakürek, Bâbıâli, s. 337.
28.Necip Fazıl Kısakürek, Cinnet Mustatili, 4.b. İstanbul, 1983, ss.300-301.
29.Y.a.g.e., s.302.
30.Y.a.g.e., ss.303-304.
31.Y.a.g.e., s.305.
32.Y.a.g.e., s.305.
33.Kısakürek, Çile, ss. 420-421.
34. Y.a.g.e., s.422.
35.Kısakürek, Bâbıâli, s. 254.
36.Kısakürek, Çile, s. 413.
37.Y.a.g.e., s.51.
38.Y.a.g.e., s.79

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 603
favori
like
share
eBRa Tarih: 06.04.2008 12:00
paylaşım için çok tşk ederim.baştan sona okudum iyiki yazmışsın zaten çok severdim necip fazıl kısaküregi şimdi dahada sevdim tekrar tşkler
özleem Tarih: 21.02.2008 19:55
emegine saglik