D- Emevîler Döneminde Fikir Hürriyeti

Emevîler döneminde yönetim, hilafet sisteminden monarşiye dönüştüğü için[84] yapısı ve karakteri itibariyle pek çok şey değişti. Bu süreçte ilk köklü değişiklik, devlet başkanlığı seçiminde oldu. Hilafet için genelde geçerli olan kural, kimsenin bu göreve kendisini teklif etmemesi ve onu elde etmek için herhangi bir uğraş içerisine girmemesidir. İnsanlar karşılıklı görüş alış verişi ile bu göreve uygun birisini seçer ve iş başına getirirdi. Aslında bey'at eylemi, iktidarın sonucu değil, sebebidir. Bunun anlamı, iktidarda olan şahsa bey'at edilmez, belki kendisine bey'at edilmek suretiyle bir kimse iktidara getirilir. Halktan bey'at almak maksadıyla herhangi bir şekilde çalışılmaz. İnsanlar bey'at edip etmeme husunda tamamen serbesttirler. Bir insan, kendisine isteyerek ve hür iradeyle bey'at edilmediği sürece bu görevi kabul etmemelidir. Hulefâ-i Râşid'in’in hepsi bu şekilde halife olmuşlardır[85]. Ancak saltanatın ortaya çıkması, bu kuraldaki değişiklik sonucu olmuştur. Muaviye’nin hilafeti, müslümanların toplanarak, müşavere ederek, karar vermek suretiyle halifeliği onun eline tevdi' etmesi şeklinde olmamıştır. Aksine, o halife olmak istemiş, bu makama gelmek için yapmadığı eylem, denemediği entrika kalmamıştır. Sonuçta da makyavelist tutumuyla iktidarı ele geçirmiştir.

İktidarı ele geçirdikten sonra, insanların bey'at etmekten başka seçenekleri yoktu. Eğer bey'at edilmeseydi, elde ettiği makamdan asla vazgeçmeyecekti. Karşı konulması halinde ise, kan dökülecek, düzensizlikler, karışıklıklar ve anarşi meydana gelecekti. Nitekim sonuçta da öyle oldu. Bu yüzden insanlar, kan dökülmemesi ve karışıklık çıkmaması için 41/661yılında Hasan’ın hilafetten çekilmesiyle ona bey'at etti. Aslında çoğunluğun bey'atı, kendi hür iradeleri ile değil, zorlama ile idi. Bunu, Muaviye bizzat kendisi hilafete geçtikten sonra açıkça söylemiştir. "Allah’a yemin ederim ki, yönetimi elime aldığım zaman, iktidara geçmiş olmamdan hiç hoşlanmadınız. Bunu bilmiyor değildim. Hatta bu hususta kalplerinizdeki kuruntuları da biliyorum. Fakat ben bu makamı kılıcımın kuvveti ile elde ettim. Devlet işlerini belki istediğiniz gibi yürütemem. Siz de yapabildiğim kadarıyla yetininiz”[86]. Muaviye’nin bu konuşmasında da görüldüğü gibi, Emevîlerde otoriteye ulaşma biçiminin en belirgin özelliği, sertlik ve kaba kuvvete dayanmak oldu. Ya da karşıt fikirde olanların düşüncelerine parayla veya başka yollarla engel olunmak istendi. Bu tür davranışlar daha Emevî Devleti'nin kuruluşu esnasında yaşandı ve yıkılışına kadar bu şekilde devam etti. Yezid'e, kendisinden sonra yerine veliaht ataması fikrini ilk defa ortaya attığı belirtilen Muğire b. Şu'be[87], bu maksatla parayla satın aldığı bir grubu Muaviye'ye gönderdi. Bunlar içinde Muğire'nin oğlu Musa da vardı. Muaviye, Musa b. Muğire'ye " Baban bunların dinlerini kaç paraya satın aldı?" diye sordu. Musa, " otuzbin dirhem" diye cevap verince, Muaviye, "Yazık! din ve imanlarını pek de ucuza satmışlar"[88] diye hem alay ediyor, hem de çıkarları için bunu tasvip ediyordu. Yine aynı şekilde Muaviye, oğlu Yezid'e bey'at etmesi karşılığında Abdullah b. Ömer'e yüklü bir meblağ para göndermiş, ancak İbn Ömer söz konusu parayı reddetmişti[89]. Aynı şekilde Muaviye, Medine valisi Mervan b. el-Hakem'den oğlu Yezid için bey'at almasını istedi. Mervan da bunun için halkı mescitte toplayarak onlara durumu arzetti. Mervan'ın, burada Muaviye'yi desteklememesi zaten düşünülemezdi. Mervan, Muaviye'nin bu veliahtlık eylemini, Ebu Bekir ve Ömer'in yaptığı kendisinden sonra halef bırakma ile bir tuttu. Bu arada orada bulunanlardan Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman ayağa kalkarak "Yalan söylüyorsun ey Mervan! Siz hiç bir zaman toplumun iyiliğini düşünmüyorsunuz. Siz krallık yapmak istiyorsunuz.." diyerek eleştirdi. Mervan, bunun üzerine onun yakalanmasını emretti. Fakat Abdurrahman, Hz. Aişe'nin yanına sığındı[90].

Muaviye iktidarı oğluna bırakma hususunda işi ciddi tutmak için bölge valilerine mektuplar yazarak, görevli bulundukları yerlerde oğluna beyati gerçekleştirmelerini, yine yanına bu konuyu görüşmek için temsilciler göndermelerini istemişti. Gelen heyetler içerisinde Basra'yı temsilen Ahnef b. Kays da vardı. Muaviye temsilciler gelmeden önce planlı bir şekilde yanında bulunanlar Yezid'in halifeliğe uygun olduğu konusunda konuşucaklardı. Nitekim de öyle oldu. Dahhak b. Kays, söz alarak bu yönde açıklamalarda bulundu. Çoğu bölge valileri görevden uzaklaşmamak için yani makam uğruna Dahhak'ın konuşmasını destekleyici sözler söylediler. Heyet içerisinde sessiz kalmayı tercih eden Ahnef b. Kays'a, Muaviye neden bir şeyler konuşmadığını sordu. Ahnef bunun üzerine "Doğru söyleyecek olursak senden, yalan söyleyecek olursak Allah'dan korkarız!" dedikten sonra sözünü şöyle sürdürdü: "Ey Mü'minlerin emiri! Sen, Yezid'i bizden daha iyi tanırsın. Sen onun açığını, gizlisini, gecesini gündüzünü bilirsin. Gerçekte Yezid, toplum için halife olacak güçte ise, bizimle istişare etmeye gerek yok, ancak bu şartlar kendisinde yoksa, ahirete göçüp gitmekte olduğun şu günlerde dünyayı ona teslim etme! Fakat biz herhalükarda, işittik ve itaat ettik deriz"[91]. Medine temsilcisi Muhammed b. Amr b. Hazm da Muaviye'ye " Ey Mü'minlerin emiri! Yezid malca zengin, nesep bakımından üstün. Ancak Allah, her idarecinin, idare ettiklerinden mesul olduğunu söyler. Allah'tan kork ve topluma tayin edeceğin kişiyi iyi düşün" diyerek, fikrini beyan etti. Fakat Muaviye kızarak onu huzurundan çıkarmıştır[92]. Böylesi bir yönetimin ve yöneticinin hakim olduğu ülkede, fikir hürrriyetinin varlığından söz edilemez. Bu şekilde başlayan değişiklik, Yezid’in veliaht olarak atanmasıyla birlikte tamamen yerleşti. Bir kaç kıpırdanmaları saymazsak, bu duruma karşı eleştiri bile yapılamadı. Çünkü Muaviye, oğluna bey'at almak için halkı tehditlerle korkuttu[93]. Bundan böyle iktidar, soya dayalı mülkiyet esası ile elde edilmesi gereken bir âdet halini aldı ve müslümanlar seçim hükümeti sistemine dönecek fırsatı hiçbir zaman elde edemediler.

Ali ile olan mücadelesinde, bir kadının Muaviye’ye söylediği şu söz de, fikir hürriyetinin hem Raşid halifeler hem de Emevîler dönemindeki durumunu yansıtması için iyi bir örnektir. Hacc esnasında Ali’yi destekleyen kadınlardan Dârimiyye el-Cehûniyye’nin yönelttiği muhalefet, düşünce hürrriyeti ve tenkit ile ilgilidir: Muaviye ona "Neden Ali’yi sevdin de benden hoşlanmadın? Neden ona yakınlık gösterdin de, bana düşmanlık gösterdin?" diye sordu. Kadın, Muaviye’ye "bağışlayın, bu soruya cevap vermesem!" dedi. Muaviye “hayır, cevap istiyorum" deyince, kadın daha fazla dayanamayarak gerçeği söyledi: “madem ki kabul etmiyorsun, cevap vereyim. Ali’yi halkına adaletli davranışı ve eşit dağıtımı dolayısıyla sevdim. Bu işe senden daha layık olanla savaştığın için senden hoşlanmadım. Kan dökmenden, zalimce yargılamandan, nefislerine uymandan dolayı da sana düşmanca davrandım"[94].

Emevîler döneminde fikir hürriyetinin ortadan kalkmasında diğer bir etken de hiç şüphesiz, Emevî sultanlarının yaşayış tarzında meydana gelen değişikliklerdir. Saltanatın daha ilk başlarında sultanlar, Kayser ve Kisraların yaşantısına has bir hayat sürdüler. Artık saraylarda yaşamaya ve her gittikleri yerde kendilerine refakat eden muhafızlar taşımaya başladılar. Bunun sonucunda halkın ve halifenin arası açılmış oldu. İnsanlar, bırakın halifeyi ikaz etmek, kendi isteklerini bile arz edemez duruma geldiler. Halbuki Raşid halifeler döneminde halk, sokakta, pazarda halkın arasında dolaşır, her isteyen halifeyi durdurup şikayetini, derdini bildirebilirdi. Her gün beş vakit halkın karşısına çıkıp namaz saflarının başında bulunurlardı. Haftada bir kez, Cuma günlerinde, hutbede Allah’ın birliği ve dinin esasları halka hatırladıldıktan sonra idarenin takip ettiği siyaseti izah eder ve yaptığı icraatları haber verirdi. Adeta bu icraatları halkın oluruna ya da eleştirisine sunardı. Halk tarafından, halifelerin şahıslarına ve yönetimlerine her türlü soru ve itirazlara, yine halkın karşısında cevap vermeyi prensip edinmişlerdi[95]. Fakat saltanat dönemi başlayınca bunların hepsi ortadan kalktı. İstişare yerine, şahsî istibdat hakim oldu. Gerçek ilim sahibi insanlara danışmak yerine, valilere, üst rütbeli subaylara, aile fertlerine, yakınlara ve saraya sığınmış olan yaltakçı şairlere danışıldı. Bunlar da elbetteki sultanların istekleri doğrultusunda fikir beyan ettiler. Bunun sonucunda da karşılaşılan en büyük zarar, yepyeni ve garip bir medeniyetin ortaya çıkmasına sebep oldu. Meseleleri kanun yoluyla halletmek yerine, keyfî çözüm yolları usulü benimsendi. Hükümetin temelinde bulunan "İcmâ" (cumhuriyet) kavramları tamamen ortadan kalktı.

Bu dönemde müslümanların iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek hakkı elinden alındı. Halbuki bu, müslümanlar için hak değil, İslâm’a göre bir görevdir[96]. İslâm'da, sosyal hayatın normal işlemesi ve devletin doğru yolda kalabilmesi, halkın vicdanının ve dilinin her yanlış harekette en yüksek otoriteyi bile kontrol edebilecek ve korkmadan doğruyu söyleyebilecek kadar serbest olmasına dayanmaktadır.

Hulefâi Râşidîn döneminde halk, İslâm’ın özünden kaynaklanan bu haktan istifade etmek hususunda tam manasıyla serbestti. O dönemde doğru sözlü insanlar takdir edilir ve övülür, tehdit edilmez veya azarlanmazdı. Yapılan tenkitler hoşa gitmese de, zor kullanılarak bastırılmaz, ma'kul cevaplarla ve delillerle halkın tatmin olmasına çalışılırdı. Fakat saltanat devrinde, vicdanlar bastırılmış ve diller bağlanmıştı. Artık yeni kurulan sistemde ağızlar, ancak idarecileri methetmek için açılabilir hale geldi. Eğer vicdanı, doğruyu söylemekten alıkoyamayacak kadar güçlü ise, dayağa, hapse hatta ölüme bile hazır olmalıydı. Kendilerini doğru söylemekten alıkoyamayan ve yanlış işlerde itirazlarını yükseltenler, bütün milletin kalbine korku salınması için çok şiddetli cezalara maruz bırakılıyordu.

Bu yeni siyaset, Emevî Devleti'nin kurucusu Muaviye döneminin ortalarına doğru görünmeye başladı. Sahabenin önde gelenlerinden muttakî bir zât olan Hucr b. Adiyy’in şehit edilmesi bu uygulamaya bir başlangıçtı. Muaviye'nin tavsiyelerine uyarak Cuma hutbelerinde Hz. Ali ve taraftarlarına ağır bir dille sövmesine ve Osman'ı överek onun katlini kınayan konuşmalar yapmasına Hucr b. Adiyy şiddetli tepki gösterdi. Muğire'nin yerdiklerinin kendisinden daha faziletli olduğunu camide yüzüne karşı söyledi. Hucr, Ali’yi açıkça methetmeye başladı ve Muaviye’nin kötülüklerini ortaya koydu. Hucr, Muğire’nin Kufe valiliği boyunca emniyetteydi. Fakat Kufe, Ziyad’ın valiliği altında Basra ile birleştirilince (51/671) Muaviye’nin emri gereğince, arkadaşları ile birlikte katledildi[97]. Totaliter rejimlerin vazgeçilmez karakteristik özelliklerinden birisi, hiç şüphesiz mahkum etmek istediği insan ya da insanları, toplum nezdinde affedilmemeleri için gerçekleştirmedikleri bir takım eylemler yükleyerek suçlama yoluna gitmesidir. Emevîler tarafından Hucr ve arkadaşları da, dönemin halifesi Muaviye'ye hürmetsizlik etmek, halkı idareye karşı kışkırtmak, halife tarafından atanan valinin uzaklaştırılmasını istemek ve Ali'yi himaye etmek gibi pek çok suçlarla itham edilmiş, bu yüzden öldürülmüşlerdir. Halbuki Hucr ve arkadaşlarının yaptığı, sadece Peygamber'den aldıkları eğitim gereği, doğruları hiç çekinmeden söylemekten ibaretti. Bu olay, toplumun bütün iyi insanlarını derinden sarstı. Muaviye, Hz. Aişe’yi görmeye geldiğinde, Aişe "Ey Muaviye, Hucr’u öldürürken hiç mi Allah’tan korkmadın?" diye sordu. Burada Aişe’nin rahatlıkla Muaviye’yi eleştirmesi, Aişe’nin, Peygamber’in eşi ve müminlerin annesi konumunda olmaktan kaynaklanmaktaydı. Yoksa Muaviye ona da gereken cezayı verdirirdi. Hatta Ziyad, fesat olarak nitelediği bu tür hareketleri ortadan kaldıracağını belirterek, özellikle Muaviye'nin muhaliflerinden el ve dillerini, idare üzerinden çekmelerini istemiş ve şehirde yatsı namazından sonra sokağa çıkma yasağı uygulamıştır[98]. Bundan böyle halk, zulüm ve zorbalıklarla susturuldu. Medine valisi iken, kendisine ileri geri sözler söylediği için Mervan b. el-Hakem, Misvâr b. Mahreme’yi dövdürdü[99]. Bu tür uygulamalar, sadece devletin kuruluşu döneminde yaşanmamış, Ömer b. Abdülaziz dönemi hariç, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar devam etmiştir.

Abdullah b. Ömer, fitneye yol açmamak düşüncesiyle, Emevîlerin tutumları karşısında genelde suskun kalmasına rağmen, bazen onların dînî konulardaki ihmallerine göz yummaz, hatalarını yüzlerine karşı söylemekten çekinmezdi. Belirtildiğine göre Haccac, Cuma namazında hutbeyi uzatıp namazı tehlikeye sokunca, Abdullah b. Ömer ona karşı çıkarak “Ey Emir! Güneş seni beklemiyor” demiş. Haccac, onun bu uyarısına karşılık “Boynunu vurmak isterdim” cevabını vermiş[100]. Yine Haccac bir konuşmasında "İbn Zübeyr, Allah'ın Kelamını değiştirdi" demiş. Abdullah b. Ömer, bunu duyunca "Yalan söyledin. Ne sen, ne de İbn Zübeyr, Allah'ın Kelamını değiştirmeye güç yetiremez" diye karşılık vermiş. Haccac, bunun üzerine İbn Ömer'e "Sen yaşlısın, bunamışsın..” diyerek hakaret etmiştir[101].

Halbuki Abdullah b. Ömer'i, Muaviye'nin, Hz. Ali ile olan mücadelelerinde daha sert bir şekilde eleştirdiğini görmekteyiz. Osman'ın kanını talep amacıyla ortaya çıkan Muaviye, iktidarı ele geçirmek için bir takım siyâsî teşebbüslerde bulunmuştu. Bu bağlamda sahabîlerden Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer... gibi şahıslara mektuplar gönderdi[102]. Abdullah b. Ömer'in cevabı "siz kim, hilafet kim" şeklinde olmuştur[103]. Buradan şu sonucu çıkarmaktayız: Henüz sahabîlerin çoğunun hayatta olduğu bir dönemde Abdullah b. Ömer, onlardan da cesaret alarak Muaviye'ye karşı bu şekilde sert muhalefet etmiştir. Benzer muhalefeti ömrünün sonlarında -Abdülmelik döneminde- gösterememiştir. Bir başka gerçek ise, sahâbîler veya sahâbî çocukları, Emevî Devleti kurulduktan sonra artık halifeler ile muhatap olmaktan çok, dînî endişeleri olmayan ve devlete sadakatten ayrılmayan valiler ile muhatap olmuşlardır. Valilerin onlara karşı tepkileri ise, oldukça sert olmuştur.

Abdülmelik b. Mervan'ın, Medine’ye geldiğinde halkı korkutmak amacıyla şu konuşmayı yaptığı nakledilir: "Ben, bu ümmete ârız olan hastalıkların tedavisi için kılıçtan başka çare göremiyorum. Şimdi içinizden birisi çıkar da bana “ Allah’tan kork!” derse hemen kellesini vururum"[104]. Devlet başkanı sıfatını taşıyan birisinin halkına böyle konuşması, o dönemde fikir hürriyetinin ortadan kaldırıldığını göstermesi açısından sanırım yeterlidir. Bundan böyle halkın, bırakın idarecileri eleştirmesi, ya da onların yanlışlarını ortaya koymasını, tavsiyede bulunması dahi mümkün olmamıştır. Emevîler döneminde bu ve buna benzer o kadar çok örnek var ki, hepsini burada zikretmemiz, çalışmamızın boyutunu aşacağı için bu kadarı ile yetiniyoruz.

Halkı susturma siyaseti, müslümanların maneviyatını zaafa uğrattı ve onları aşağılık kompleksine itti. Hayatları pahasına doğruyu konuşan insanların sayısı gün geçtikçe azaldı. Olayları oluruna bırakan, bir nevi vurdum duymaz kimselerin değeri yükselirken, doğru sözlü ve dürüst insanların kıymeti azaldı. Kabiliyetli, bilgili, dirayetli kimseler yönetimden uzaklaştılar. Halkın devlet işleriyle ilgisi kesildi. İslâm toplumunun gayesi, aktivitesi, üretkenliği ve ilim elde etme arzusu yok olduğu için halk sessizce ve gününü gün ederek yaşamaya devam etti.

Görüldüğü gibi Emevîler döneminde fikir hürriyeti ve tenkitin yerine, baskı tehdit ve korkutma hakim olmuştur. Fikir hürriyetinin baskı altına alınması, sadece yönetim ve siyaset işlerine özgü kalmamış, ibadet işleri yönünden de idarecinin davranışına yönelik yapılan eleştiriler dahi yasaklanır hale gelmiştir.

Asr-ı Saadet ve Râşid halifeler döneminde var olan fikir hürriyeti, Şia’nin temel prensibi olan imamet modelinde de tıpkı saltanatta olduğu gibi ortadan kalkmaktadır. Şia’nın anladığı imamet sisteminde, imamın şahsına bağlılık ile her şey özdeşleştirilmek istenmiştir. İmamın fikrine ters bir fikir beyan etmek, başta imama yapılan hıyanetlik olarak değerlendirilmektedir. O yüzden, imamlara karşı bırakın eleştiriyi, onun düşüncesinin üzerine fikir beyan edilemez. Halbuki yukarıda belirttiğimiz gibi Hz. Peygamber, insanların fikir hürriyetini ortadan kaldırıcı hiçbir kural koymamıştır. Sadece karşıt fikirlerin, şer'î ölçüler dahilinde olması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla İslam ve Peygamber'in hayatında fikir hürriyeti serbestisi vardır. Bu serbestlik, sadece fikir düzeyinde değil, eylem alanında da kendini göstermektedir. İmamet sisteminde, fikir hürriyetinden bahsedilmezken, saltanat sisteminde fikir hürriyeti, sadece sistemin istegi doğrultusunda olup karşıt fikir sahipleri, fikirlerinden dolayı işkence görmekte ya da öldürülmektedirler. Gerçek şu ki, asırlar boyunca karşıt fikir beyan edenlerin, ya da saltanat sistemlerini eleştirenlerin maruz kaldığı baskı ve şiddet olayları karşısında sabretmeninin gerektiği ve bu konuda susmanın günah olmadığı düşüncesinin yerleşmesinde büyük ölçüde etkili olmuştur. Hatta bu konuda, Peygamber’in uygulamalarına ve mesajına ters düşmesine rağmen[105], kanaatimizce bir takım hadisler uydurma ya da ayetleri farklı şekilde yorumlama yoluna giderek, kendilerine dinden delil bulma gayreti içerisine girmişlerdir. Bu yolun ilk yolcuları, hiç şüphesiz Emevîler döneminde ortaya çıkmış olan ve devlete itatin zorunlu olduğunu, isyanın ise gereksiz olduğunu, bunun sorumlularının Allah’a havale edilmesi gerektiğini savunan, Mürcîe’dir. İlk Mürcî düşünce, Hâricîler, ve Şia'nın bölücü eğilimlerine karşı muhtemelen, "İslâm ümmetinin birliğini" korumak endişesinden kaynaklanıyordu[106]. Dolayısıyla "Mürcienin düşünce şekli, Emevî iktidarlarından destek gördü. Çünkü bu yoldaki inanç, Emevî Devleti'ni teyid ve takviye etmek demekti"[107]. Bunlar, Râşid halifeler ile sonraki dönemlerde meydana gelen olayları, fitne olarak değerlendirdiler ve halktan mümkün olduğunca fitneden uzak durmalarını tenbih ettiler. Onların bu düşünceleri, iktidarının menfaati ile uyuştuğu için, Emevîler tarafından destek gördü[108]. Bu görüş, maalesef Hz. Peygamber’e isnad edilen bazı hadislere dayandırılmaktadır. Bu hadislerden bir kaç tanesini burada vermek istiyoruz: Hz. Peygamber "Benden sonra kayırmalar ve hoşlanmadığınız işler olacak” buyurunca sahâbîler "Buna erişene ne yapmasını emredersiniz?" diye sordular. Peygamber de "size düşen borcu yerine getirir, hakkınızı Allah’tan istersiniz" cevabını verdi[109]. Yine Peygamber, "Emirinden hoşlanmadığı bir şey gören sabretsin, çünkü sultana karşı çıkan, cahiliyye ölümüyle ölmüş olur”[110]. "İtaat ediniz, onların sorumluluğu kendine, sizin sorumluluğunuz sizedir”[111]. Yine, Özellikle Osman’ın fitne dolu döneminde sahabeden bir kısmı olaylara karışmayarak bu yolu tercih ettiler. Buna dayanak olarak ta, Peygamber’in şu rivayetini kendilerine delil getirdiler “İleride fitneler meydana gelecek. Bunlarda oturan yürüyenden, yürüyen koşandan daha iyidir. Ancak, böyle bir durum başa geldiğinde devesi olan devesine, koyunu olan koyununa, toğrağı olan toğrağına katılsın. Bir adam “Ey Allah’ın Rasulü! Bunları olmayan ne yapsın?” diye sordu. Peygamber de “kılıcını alır, taşla köreltir ve kurtulabilirse kurtulur” buyurdu[112]. Buna benzer hadisleri bulmamız mümkündür[113]. Adeta Peygamber'i kendi dilleriyle konuşturmuş ve yine kendi istedikleri cevabı Peygamber'e verdirmeye çalışmışlardır. Halbuki biz, Kur’an’dan Peygamber’in gaybı bilen birisi olmadığını görmekteyiz[114]. Çünkü Peygamber de bir beşerdir[115]. Ayrıca böyle hadisler vardı da neden Hulefâ-i Râşidin döneminde meydana gelen olaylarda sahâbîlerin ileri gelenleri fitnelere karıştılar. Halbuki Hucurât süresinde "Eğer iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, onların aralarını düzeltin. Onlardan biri hâlâ diğerine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıranla savaşın. Eğer dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin. Çünkü Allah, âdil davrananları sever”[116] buyurarak özellikle ileri gelenleri aktif eyleme çağırmaktadır, pasif davranmaya değil. Şayet onlar bu konularda pasif kalırlarsa, bu sefer ortaya başkaları girecektir ki, bu da toplumun felakete sürüklenmesi demektir. Osman ve Ali dönemlerinde ileri gelen sahâbîlerin aktif siyasetten uzak durmaları sonucu, Hâricî güçler olaya müdahale etmiş ve toplumu Emevî Devleti gibi bir devletin kucağına sürüklemişlerdir.

Değerlendirme

1-İslam, öncelikle yaratılışları gereği insanların akıllarını kullanmalarını istemiş, onları düşünmeye, incelemeye ve araştırmaya teşvik etmiştir. Bununla birlikte çeşitli ayetlerle insanları, akıllarını kullanmamalarından dolayı yermiştir. İnanç meselesinde bunu görmekteyiz. İslam, insanın önce düşünmesini, ardından iman etmesini ve bu konuda kesinlikle zor kullanılmamasını emretmiştir. Aklı geriye itip, düşünmeyi bir kenara atıp başkalarını şuursuzca taklit etmeyi, hurafelere inanmayı, akıl ve mantık ölçülerine vurmadan eski adet ve ananelere sarılmayı hoş karşılamamıştır.

2-İslam, bu bağlamda düşünen insanların, düşüncelerini açıkça beyan etmelerini (düşünce özgürlüğü) istemiştir. Bununla birlikte düşünce hürriyetinin, diğer insanların şahsiyetlerine ve haklarına zarar vermemesini şart koşmuştur. Bu şarta uyulduğu takdirde hiç bir fikir, açıklanmasından dolayı suç sayılamaz.

3-İslam'a göre insanlar birbirlerine iyiliği tavsiye edecek, kötülükten de sakındıracaktır. Bunu da fikir hürriyetin bir gereği olarak kabul etmiştir. Eğer bu prensip uygulanmıyorsa, orada fikir hürriyetinden bahsedilemez. Çünkü insanın fikrini açıklaması için, öncelikle kendisinin güvenliği sağlanmalıdır. Hz. Peygamber ve Raşid halifeler dönemlerinde müslümanlar, fikir hürriyetini serbestçe kullanmaları sonucu, devlet idarecilerini rahatlıkla tenkit edebilmişlerdir. Halbuki Emevîler döneminde bırakın sıradan insanları, Abdullah b. Ömer gibi ileri gelen ulema insanların dahi devlet adamlarına karşı eleştiriye girişemediklerine tanık olmaktayız. İbn Abbas'ın hayatı boyunca müslümanların birlik ve beraberliklerini savunduğu ve bunun gerçekleşmesi için zaman zaman yetkilileri uyardığı, gerektiğinde eleştirilerde bulunduğu[117] belirtilmektedir. Ancak kaynaklara ve olaylara baktığımızda, İbn Abbas'ın yetkilileri siyâsî hatalarından ziyade dînî bir takım noktalarda eleştirilerde bulunmuş olabileceğini söyleyebiliriz.

4-Yine İslam, insanları istişare etmeye ve birbirlerinin fikirlerini dinlemelerine fırsat vermelerini istemiştir. Bu da fikir hürriyetinin bir gereğidir. Aynı prensibin gerek Asrı Saadet gerekse Râşid Halifeler dönemlerinde olsun, uygulandığını ifade edebiliriz. Elbette ki, Râşid halifeler döneminde -özellikle Osman döneminde- kısmen de olsa fikir hürriyeti ihlalleri yaşanmıştır. Ancak bunu genellendirmemiz mümkün değildir.

5-Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Râşidin dönemlerinde, hukuk ve edep sınırını aşmamak kaydıyla fertlerin, fikirlerini her platformda hiç bir kimseden korkmadan söylediklerini müşahade etmekteyiz. Hatta İslam dışı düşüncelerin açıklanması ve üretilmesine de imkan sağlanmıştır. İslam bunu da suç saymamıştır. Ancak şu kadar ki, hiçbir düşünce sahibi fikrini açıklarken başkalarının düşüncelerine zarar vermemeli, şahıslara hakaret etmemeli ve başka düşünceleri baskı altına alıcı tavırlar içerisine girmemelidir.

6-Hilafetin saltana dönüştüğü Emevîler döneminde ise, herşey değiştiği gibi kişilerin tabiî hakları olan fikir hürriyeti de ortadan kalkmıştır. Bunun yerini, zorba ve dayatmacı bir zihniyet almıştır. Emevî Devleti'nin, fikir hürriyetini ortadan kaldırması, önce Emevî olmayanların, daha sonra da Arap olmayanların haklarının ellerinden alınmasına neden olmuştur. Bu da, toplum içerisinde devlet aleyhine hoşnutsuzlukların oluşması ile ardı arkası kesilmek bilmeyen isyanların çıkmasını sonuçta da Emevî Devleti'nin yıkılmasını beraberinde getirmiştir. Siyasi değişim, otoriteyi her haliyle kabullenmeyi gerektirmiştir. Bizzat ashabıyla istişare eden Hz. Peygamber'e "bu şahsî görüşünüz mü, yoksa vahyin bildirgesi midir" diye veya Hz. Ömer'e "yanılırsan gerektiğinde seni kılıçlarımızla doğrulturuz" şeklinde karşılık verebilen yurttaş tipi kaybolmuş, her halükarda itaat edilmesi gereken, bir inanç problemi haline getirilmiştir. "Zalim de olsa idareciye itaat edilmesi gerektiği" anlamını taşıyan ve yerine göre hadis olarak takdim edilen sözler, mülümanların siyasi ufkunun ne derece daraldığının göstergeleridir[118]. Emevîler döneminde fikir hürriyeti, böylesi bir ortam içerisine girmiştir.

Bibliyografya

Abdülhalık, Nevin, İslam Siyâsî Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1990.
Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, çev. Komisyon, İstanbul 1996.
Akbulut, Ahmet, Sahabe Devri Siyâsî Hadiselerinin Kelâmî Problelere Etkileri, İstanbul 1992.
Akgül, Muhittin, "Hz. Peygamber'in İsmetiyle İlgili Bazı Ayetlerin Yorumu, Diyanet İlmî Dergi, Özel sayı, Ankara 2000, s. 253-255.
Aycan, İrfan, Muaviye bin. Ebi Süfyan, Ankara 1990.
Akyüz, Vecdi, Hilafetin Saltanata Dönüşmesi, İstanbul 1991.
Armağan, Servet, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 1987.
Asî, Mustafa, el-İslam ve Hurriyetü’r-Rey, Kahire 1980.
Aydın, Mustafa, İlk Dönem İslam Toplumunun Şekillenmesi, İstanbul 1991.
Aydınlı, Abdullah,"Ebu zer el-Ğıfârî", DİA., İstanbul 1994, X, 267.
Bozkurt, Nebi, "Hucr b. Adiyy", DİA., İstanbul 1998, XVIII, 277-278.
el-Cevzî, İbn Kayyım, Zâdü'l-Meâd, Kahire 1950.
Çakan, İsmail L-Muhammed Eroğlu, "Abdullah b. Abbas", DİA., İstanbul 1988, I, 77.
Derveze, İzzet, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, çev. Mehmet Yolcu, İstanbul 1989.
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Komisyon, İstanbul 1989.
Döndüren, Hamdi, "Sebeb-İllet-Hikmet Açısından Kur'an Hükümlerine Bir Bakış",Kur'an-ı Anlamada Tarihsellik Sorunu Sempozyumu, İstanbul 2000.
ed-Dûrî, Kahtan Abdurrahman,eş-Şûrâ Beyne’n-Nazariyye ve’t-Tatbik, Bağdat 1974.
Erul, Bünyamin, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara 1999.
Fazlur Rahman, İslam, çev. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın, Ankara 1981.
-------, "İslam'da Şûrâ İlkesi ve Toplumun Rolü", çev. Adil Çiftçi, İslâmiyât, Ankara 1999, cilt, 2, sayı:2, s. 159.
Fendoğlu, Hasan Tahsin , "Osmanlı Hukukunda Muhalefet Hakkı", İnsan Hakları, İstanbul 1994.
Fığlalı, Ethem Ruhi, "Ali", DİA, İstanbul 1989, II, 371-372.
Güler, İlhami, "Reel Politikada Dînî Değer, Kavram ve Sembollere Atıfta Bulunmanın Doğurduğu Sorunlar", İslâmiyât, Ankara 2000, cilt, 3, sayı:3, s. 60-61.
Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1993.
Harun, Abdüsselam, Tehzîbü Sîreti İbn Hişam, Kahire ty.
H. İbrahim Hasan, Peygamber'in Vefatından Emevîlerin Sonuna KadarSiyâsî, Dînî, Kültürel, Sosyal İslam Tarihi, çev. İsmail Yiğit vd., İstanbul 1987.
Hatipoğlu, M. S., Siyasi İctimai Hadiselerle Hadis Münasebetleri (Basılmamış Doçentlik Tezi), Ankara 1968.
el-Haviyy, Said, el-Esâs fi's-Sünne ve Fıkhihâ, by 1989.
Hilmi, Mustafa, Nizâmü’l-Hılâfe fi’l-Fikri’l-İslâmî, Kahire 1977.
Hizmetli, Sabri, İslam Tarihi, Ankara 1995.
Hudarî, Muhammed, Nurü'l-Yakîn fi Sîreti Seyyidi'l-Mürselîn, thk. Nâyif el-Abbas, vd, Beyrut 1989.
İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-Ferid, Kahire 1953.
İbn A’râbî, el-Avâsım mine'l-Kavâsım; thk. Muhibüddin el-Hatîb, by ty.
İbn A'sem el-Kûfî, el-Fütûh, Beyrut 1986.
İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1965.
İbn Hacer el-Askalâni, Fethü’l-Bâri bi Şerhi Sahihi’l-Buhari, by ty.
İbn Haldun, Mukaddimetü İbn Haldun, Kahire ty.
İbn Hazm, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nihal, Mısır 1321.
İbn Hıbbân, es-Sîretü'n-Nebeviyye ve Ahbâri'l-Hulefâ, Beyrut 1991.
İbn Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviyye, thk. Muhammed Ali vd., Beyrut 1995, II, 86.
İbn Kesir, es-Sîretü'n-Nebeviyye, thk. Mustafa Abdülvahid, Kahire 1964.
---------, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Beyrut 1966.
İbn Kuteybe, el-İmâme ve's-Siyâse, thk. Tâhâ Muhammed ez-Zeynî, by ty.
İbn Sa'd, Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut 1960.
İbn Teymiyye, Bir İslam Kurumu Olarak Hisbe, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1989.
---------,es-Sârimu’l- Meslûl alâ Şâtimi’r-Rasûl, thk.Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, Kahire 1960.
İmam Ebu Yusuf, Kitabü'l-Harac, Mısır ty.
İmam Gazâlî, İslam Hukukunda Deliller ve Yorumlar Metodolojisi, çev. Yunus Apaydın, Kayseri 1994.
İnan, Ahmet, "Fıkıh Usulü'nün Temel Parametreleri Açısından Bazı Güncel Meselelere Kısa Bakışlar", İslâmiyât, Ankara 1999, cilt, 2, sayı: 2, s. 104.
Kallek, Cengiz, "Hisbe", DİA., İstanbul 1998, XVIII, 133-142.
Kandemir, M.Yaşar, " Abdullah b. Ömer" DİA., İstanbul 1988, I, 127.
Kapar, M. Ali, Halifeliğin Emevîlere Geçişi ve Verasete Dönüşmesi, İstanbul 1998.
-------, İslam'ın İlk Döneminde Beyat ve Seçim Sistemi, İstanbul 1998.
Karaman, Hayreddin, “İslam’da İctimai Terbiye ve Kontrol: İhtisab Müessessi” İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1988.
---------, "Asr-ı Saadette Rasulullah'ın Davranışlarının Bağlayıcılığı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, Komisyon, İstanbul 1994.
Kavakçı, Yusuf Ziya , Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975.
Kılıç, Ünal, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, İstanbul 2001.
Kırbaşoğlu, M. Hayri, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ankara 1999.
es-Suyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, Beyrut 1974.
Köksal, M. Asım, İslam Tarihi, İstanbul 1981.
Macit, Nadim , Din-Siyaset İlişkisinin Teolojik Yorumu, Ankara 1999.
el-Mes’ûdî, Mürûcü'z-Zeheb, Kahire 1958.
el-Mevdûdî, Ebu'l-A'lâ, Hilafet ve Saltanat, çev. Ali Genceli, İstanbul 1966.
---------, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, çev. Ahmed Asrar, İstanbul 1983.
--------, "İslam'ın İlk Döneminde Siyâsî Düşünce", İslam Düşünce Tarihi, çev. Aydın Ünlü, İstanbul 1990, II, 285.
Muhammed Abid Câbirî, İslam'da Siyasal Akıl, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1997.
Muhammed Yusuf Musa, Nizamü’l-Hükm fi’l-İslam, Kahire ty.
Müslim, Sahih, Kahire ty,
Nevevi, Riyazü’s-Sâlihın, Medine ty.
Nizamoğlu, Rıdvan, "Örnek Şahsiyeti ve Eseri İle Peygamberimiz", Diyanet İlmî Dergi, Özel sayı, Ankara 2000, s. 127.
Onat, Hasan , Emevîler Devri Şiî Hareketleri ve Günümüz Şiîliği, Ankara 1993.
Osman, Abdülkerim İslam'da Fikir ve İnanç Hürriyeti, İstanbul 1979.
el-Ömerî, Seyyid Celalddin, Emri bil Ma’ruf ve’n-Nehy ani’l-Münker, Kuveyt ty.
Önkal, Ahmet, "Akabe Biatları", DİA, İstanbul 1989, II, 211.
-------, "Ahnef b. Kays", DİA, İstanbul 1989, II, 174.
Özel, Ahmet, İslam Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ankara 1996.
--------, "Esir", DİA., İstanbul 1995, XI, 383.
Öztürk, Mustafa "İslam Tefsir Geleneğinde Yorum Manipülasyonu", İslâmiyât, Ankara 2000, cilt, 3, sayı:3, s. 88-89.
Popper, Karl, Açık Toplum ve Düşmanları, çev. Mete Tunçay, İ stanbul 1989
es-Süheylî, Abdurrahman, er-Ravzü'l-Unûf fi Şerhi's-Sireti'n-Nebiviyye li İbn Hişam, thk. Abdurrahman el-Vekil, by ty.
et-Taberi, Tarihü'l-Ümem ve'l-Mülûk, thk. Muhammed Ebu'l-Fadl, Kahire 1992.
Taberi, Muhibüddin, er-Riyâdu’n-Nâzıra fi Menâkıbi’l-Aşere, Kahire 1327.
et-Temmâvî, Süleyman Muhammed, Hz. Ömer ve Modern Sistemler, çev. Muhammed Vesim Taylan, İstanbul 1993.
Taha Hüseyin, el-Fitnetü’l-Kübrâ, Mısır 1951.
Üçok, Bahriye; İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler, Ankara 1967.
Vakıdî, Kitabü'l-Meğâzî, nşr. M. Jorden, Londra 1966,
Watt, M, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. E. R. Fığlalı, Ankara 1981.
Yavuz, Yunus Vehbi, İslam'da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, İstanbul ty.
Yerinde, Adem "Hz. Peygamber'in İctihadı Meselesi", Diyanet İlmî Dergi, Özel sayı, Ankara 2000, s. 381.
Yiğit, Yaşar, "İnanç ve Düşünce Özgürlüğü Perspektifinden İrtidat Suç ve Cezasına Bakış", İslâmiyât, Ankara 1999, cilt, 2, sayı: 2, s. 121-135.
ez-Zebîdî, Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, çev. Kamil Miras, Ankara ty.
Zehebî, Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ, thk. Muhammed Nuaym vd., Beyrut 1994.
--------------------------------------------------------------------------------
* Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi Öğretim Üyesi.
[1] Konu ile ilgili ayetler hakkında bkz. Bakara, 2/164-171, 259, Al-i İmran, 3/137, A'raf, 7/185, Yusuf, 12/109, Gafir, 40/21, Rum, 30/8,9,10, Abese, 80/24, Ğaşiye, 88/17 vb. Kur'an'da doğrudan doğruya mü'minleri düşünmeye çağıran yaklaşık 200 civarında ayet bulunmaktadır. Bu da göstermektedir ki İslam, insanın düşünmesine ve düşündüğünü açıkça ifade etmesine işaret etmektedir.
[2] Yunus Vehbi Yavuz, İslam'da Düşünce ve İnanç Özgürlüğü, İstanbul ty, s. 40.
[3] Muhammed Yusuf Musa, Nizamü’l-Hükm fi’l-İslam, Kahire ty, s. 177-178; Kahtan Abdurrahman ed-Dûrî, eş-Şûrâ Beyne’n-Nazariyye ve’t-Tatbik, Bağdat 1974, s. 27-29; Servet Armağan, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 1987, s. 135-138.
[4] Şûrâ, 38.
[5] Al-i İmran, 3/159.
[6] Fazlur Rahman, "İslam'da Şûrâ İlkesi ve Toplumun Rolü", çev. Adil Çiftçi, İslâmiyât, Ankara 1999, cilt, 2, sayı:2, s. 159.
[7] Hacc, 41.
[8] Al-i İmran, 104.
[9] Tevbe, 71.
[10] Al-i İmran, 104, 110, 114, Maide, 78-79, A’raf, 157, 199, Tevbe, 67-71, 112, Hacc, 41, Lokman, 31.
[11] Seyyid Celalddin el-Ömerî, Emri bil Ma’ruf ve’n-Nehy ani’l-Münker, Kuveyt ty.
[12] Maide, 78-79.
[13] Nevevi, Riyazü’s-Sâlihın, Medine ty, s. 92-93.
[14] Müslim, Sahih, Kahire ty, İman 78; Ebu'l-A'lâ el-Mevdûdî, Hilafet ve Saltanat, çev. Ali Genceli, İstanbul 1966, s. 82-85.
[15] Hisbe ile ilgili geniş bilgi için bkz. İbn Teymiyye, Bir İslam Kurumu Olarak Hisbe, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1989; Hayreddin Karaman, “İslam’da İctimai Terbiye ve Kontrol: İhtisab Müessessi” İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1988, II, 688-714, Yusuf Ziya Kavakçı, Hisbe Teşkilatı, Ankara 1975; Cengiz kallek, "Hisbe", D. İ. A., İstanbul 1998, XVIII, 133-142.
[16] İbn Hazm’a göre, toplum, hiçbir muhalefet göstermeksizin, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymanın gerekliliği görüşündedir. Geniş bilgi için bkz. İbn Hazm, el-Fisal fi’l-Milel ve’l-Ehva ve’n-Nihal, Mısır 1321, IV, 170-176; Nevin Abdülhalık, İslam Siyâsî Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1990, s.120-124.
[17] Vehbi Yavuz, s. 64-65.
[18] "Allah, insanları savunur. O hiçbir hain ve nankörü sevmez.." 22/28
[19] İbn Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviyye, thk. Muhammed Ali vd., Beyrut 1995, II, 86; ez-Zebîdî, Sahih-i Buhari Muhtasarı ve Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, çev. Kamil Miras, Ankara ty., XII, 322; Ahmet Önkal, "Akabe Biatları", DİA. , İstanbul 1989, II, 211.
[20] İbn Hişam, II, 233; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1993, II, 892; M.Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul 1981, I, 105-107.
[21] Hubâb b. Münzir şeklinde de okunmaktadır.
[22] İbn Hişam, II, 238; Köksal, I, 111; Hamdi Döndüren, "Sebeb-İllet-Hikmet Açısından Kur'an Hükümlerine Bir Bakış", Kur'an-ı Anlamada Tarihsellik Sorunu Sempozyumu, İstanbul 2000, s. 91.
[23] el-Vakıdî, Kitabü'l-Meğâzî, nşr. M. Jorden, Londra 1966, I, 106; İbn Kayyım el-Cevzî, Zâdü'l-Meâd, Kahire 1950; II, 67; Hamidullah, II, 893; Ahmet Özel, İslam Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ankara 1996, s. 31-37; Köksal, I, 171-172; Vehbi Yavuz, s. 64; Döndüren, s. 93; Ahmet Özel, "Esir", DİA., İstanbul 1995, XI, 383; Rıdvan Nizamoğlu, "Örnek Şahsiyeti ve Eseri İle Peygamberimiz", Diyanet İlmî Dergi, Özel sayı, Ankara 2000, s. 127; Muhittin Akgül, "Hz. Peygamber'in İsmetiyle İlgili Bazı Ayetlerin Yorumu, Diyanet İlmî Dergi, Özel sayı, Ankara 2000, s. 253-255.
[24] Enfal, 67-68.
[25] İbn Hişam, III, 58; Hamidullah, II, 892-893; Ahmet Akbulut, Sahabe Devri Siyâsî Hadiselerinin Kelâmî Problelere Etkileri, İstanbul 1992, s. 39; Adem Yerinde, " Hz. Peygamber'in İctihadı Meselesi", Diyanet İlmî Dergi, Özel sayı, Ankara 2000, s. 381. Hz. Peygamber, bu toplantıda pek çok sahabinin görüşlerine müracaat etmiştir. Bkz. Köksal, III, 63-68.
[26] İbn Hişam, III, 202-203; Hamidullah, II, 893; Hayreddin Karaman, "Asr-ı Saadette Rasulullah'ın Davranışlarının Bağlayıcılığı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslam, Komisyon, İstanbul 1994, I, 475; Döndüren, s. 91; Akbulut, s. 42.
[27] Köksal, V, 208.
[28] Nur, 11-23.
[29] İfk olayı hakkında geniş bil.için bkz. Abdurrahman es-Süheylî, er-Ravzü'l-Unûf fi Şerhi's-Sireti'n-Nebiviyye li İbn Hişam, thk. Abdurrahman el-Vekil, by ty, VI, 437-440; Said el-Haviyy, el-Esâs fi's-Sünne ve Fıkhihâ, by 1989, II, 727-738.; Muhammed Hudarî, Nurü'l-Yakîn fi Sîreti Seyyidi'l-Mürselîn, thk. Nâyif el-Abbas, vd, Beyrut 1989, s. 162-166; Abdüsselam Harun, Tehzîbü Sîreti İbn Hişam, Kahire ty, s. 202-207; Köksal, V, 68-72.
[30] İbn Sa'd, Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, II, 158.
[31] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı, çev. Ahmed Asrar, İstanbul 1983, I, 202; Ahmet İnan, "Fıkıh Usulü'nün Temel Parametreleri Açısından Bazı Güncel Meselelere Kısa Bakışlar", İslâmiyât, Ankara 1999, cilt, 2, sayı: 2, s. 104.
[32] Anlaşma maddeleri için bkz. Hamidullah, I, 255-256; Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Komisyon, İstanbul 1989, I, 491-498.
[33] İbn Hişam, III, 291; Hamidullah, II, 893.
[34] Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara 1999, s. 130-131.
[35] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Erul, s. 131-133; Yerinde, Agm., s. 374-375.
[36] Tevbe 84
[37] Enfal, 6.
[38] İbn Hişam, II, 233.
[39] İbn Hişam, III, 293; Erul, s. 140-141. Hz. Peygamber'e itaatte gecikmeleri hatta sözünü dinlememeleri hususunda bkz. Erul, s. 139-150.
[40] Erul, s. 141.
[41] İbn Teymiyye, es-Sârimu’l- Meslûl alâ Şâtimi’r-Rasûl, thk.Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, Kahire 1960, s. 191-192; Döndüren, s. 93. Burada belirtilmek istenen vahiy konusu dışındaki olaylarda Peygamber'in, vereceği kararlarda yanılabileciği hususudur. Yoksa bunu tamamen, Peygamber'in dînî işleri bilebileceği, dünya işlerinden ise anlamayacağı sonucu çıkartılmamalıdır. Bilindiği gibi peygamberlerin sıfatlarından biri de "fetanet" yani zeki ve akıllı olmalarıdır. Ancak bu demek değildir ki, Peygamber, eğer köyde yetişmemişse, mutlaka tarımdan daha iyi anlayacağı anlamına gelmez. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi, Selmân, kendi ülkesinde uygulanan savaş tekniği olan hendek kazma olayını daha iyi bildiği için o teklifde bulunmuştur.
[42] Erul, s. 111-112.
[43] Şûrâ, 38.
[44] “Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnut olurlar, verilmezse hemen öfkelenirler..” Tevbe 58.
[45] Bu konuda Karl Popper'ın güzel bir sözü bulunmaktadır:" Senin, yumruklarını sallama özgürlüğün, komşularının burunlarının durdukları yerle sınırlıdır" Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, çev. Mete Tunçay, İ stanbul 1989, I, 113. Bu anlamda her zaman mutlak özgürlük, beraberinde kendisinin sonunu getirmiştir.

İslam hukukundaki hürriyetlerin hiçbirisi sınırsız değildir. Bu diğer hukuklar için de geçerlidir. Bu bağlamda fikir hürriyeti de gerektiğinde sınırlandırılmalıdır. Fikir hürriyetinin sınırları konusunda Servet Armağan, İslam hukukçuları tarafından şu esasların tespit edildiğini belirtmektedir: 1- Fikirler serbestçe açıklanmalıdır. Ancak açıklanırken Allah'ın rızası ve toplumun menfaatleri düşünülmelidir. 2-Fikirler açıklanırken insan başıboş bırakılmamıştır. Peygamber, insanlara hitap ederken metot ve delil hususunda Allah'tan emir almıştır. Hikmetli ve güzel sözlerle hitap etmelidir; inanmayanlara hakaret etmemek, Allah'ın emridir. Fikir açıklanırken fert ve toplumun menfaati gözönünde tutulmalıdır. Fikir açıklama hürriyetinin, "iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma" şeklinde muhtevası vardır. Faydasız ve boş işlerle uğraşmak nasıl ki tavsiye edilmemişse, aynı şekilde boş sözlerden de uzak durmak Kur'an tarafından istenilmektedir: "Onlar boş sözlerden ve faydasız şeylerden yüz çevirirler" Mü'minûn, 3. 4-Fikirler iyi bir niyetle ifade edilmelidir. Çünkü fikir hürriyetinin arkasında hakikate ulaşma gayreti mevcuttur. İntikam almak maksadıyla fikir beyan edilemez. 5-Fikirler toplumun ifadesi olmalıdır. Yani müslüman toplumun menfaatleri dile getirilmeli ve gözetilmelidir. 6-Gösteri veya başkalarını küçük görme ve ayıplarını teşhir maksadıyla, ya da mal veya makam elde etme için bu hürriyet kullanılamaz. 7-İslâmî prensiplere ve İslam akidesine uyulmalıdır. Fikir açıklama hürriyeti maskesi altında, sözgelişi Hz. Peygamber'e din ve diyanete dil uzatılamaz. 8-Ahlak kaidelerine uygun hareket etmelidir. Bu hürriyet insanları çekiştirmek, sövmek, hakaret etmek ve onlara çamur (iftira) atmak için kullanılamaz.9-Fikin açıklama hürriyeti toplumu ifsat etmek, muhaliflerini ezmek için kullanılamaz...Armağan, s. 144-146.

[46] Mustafa Asî, el-İslam ve Hurriyetü’r-Rey, Kahire 1980, s. 25.
[47] Bu şahsın kim olduğu konusunda farklı isimler zikredilmektedir. Ancak kaynaklar genellikle o şahsın Zu'l-Huvaysıra adlı bir Hâricî olduğunu belrtmektedirler. konu ile ilgili bakınız. Erul, s. 136-138; Muhammed Abid Câbirî, İslam'da Siyasal Akıl, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1997, s. 237.
[48] Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre ise bu olay, Huneyn günü ganimetlerin dağıtımında yaşanmıştır. Bkz. Erul, s. 137.
[49] İbn Hacer el-Askalâni, Fethü’l-Bâri bi Şerhi Sahihi’l-Buhari, by ty, s. 143; Erul, s. 136-137; Câbirî, s. 237.
[50] İbn Kesir, es-Sîretü'n-Nebeviyye, thk. Mustafa Abdülvahid, Kahire 1964, I, 259 vd; Hamidullah, I. 48-50.
[51] Mustafa Asî, s. 25-26.
[52] Fethü’l-Bâri, s. 143.
[52] Mustafa Asî, s. 25-26; M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ankara 1999, s. 81. Bu bağlamda es-Suyûtî, "Ebu Bekir'in halifeliğine İşaret Eden Ayet ve Hadisler" başlıklı bir bölüm tahsis etmiş ve Şia'da olduğu gibi Ebu Bekir'in halifeliğinin nass yolu ile belirlendiğini iddia etmektedir. es-Suyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, Beyrut 1974, s. 56.
[53] İbn Haldun, Mukaddimetü İbn Haldun, Kahire ty, II, 587; Akbulut, s. 103-104; Nadim Macit, Din-Siyaset İlişkisinin Teolojik Yorumu, Ankara 1999, s. 84-85.
[54] el-Mes’ûdî, Mürûcü'z-Zeheb, Kahire 1958, II, 42; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, Beyrut 1966, VIII, 13-14.
[55] Mes’ûdî, II, 42; M. Ali Kapar, Halifeliğin Emevîlere Geçişi ve Verasete Dönüşmesi, İstanbul 1998, s. 24.
[56] Tirmîzî, Ahkam, III, 616; İmam Gazâlî, İslam Hukukunda Deliller ve Yorumlar Metodolojisi, çev. Yunus Apaydın, Kayseri 1994, I, 315.
[57] Bu hutbeler için bkz. Taberi, Tarihü'l-Ümem ve'l-Mülûk, thk. Muhammed Ebu'l-Fadl, Kahire 1992, V, 214-218; İbn Kuteybe, el-İmâme ve's-Siyâse, thk. Tâhâ Muhammed ez-Zeynî, by ty, I, 22, 50.
[58] İlhami Güler, "Reel Politikada Dînî Değer, Kavram ve Sembollere Atıfta Bulunmanın Doğurduğu Sorunlar", İslâmiyât, Ankara 2000, cilt, 3, sayı:3, s. 60-61.
[59] İbn Sa'd, III, 182-183; Taberi, III, 224; İbn Kesir, Bidâye, V, 248; İbn Hıbbân, es-Sîretü'n-Nebeviyye ve Ahbâri'l-Hulefâ, Beyrut 1991, s. 423-424; İbn Kuteybe, I, 22-23; Abdülkerim Osman, İslam'da Fikir ve İnanç Hürriyeti, İstanbul 1979, s. 41.
[60] İrtidat olayları hakkında bkz. İbn A'sem el-Kûfî, el-Fütûh, Beyrut 1986, I, 14-69; H. İbrahim Hasan, Siyâsî, Dînî, Kültürel, Sosyal İslam Tarihi, çev. İsmail Yiğit vd., İstanbul 1987, II, 13-21; Bahriye Üçok; İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler, Ankara 1967; Sarıçam, s. 44-50; Câbirî, s. 309-316. İrtidat suçu ve cezası gerekçe gösterilerek, İslam'da inanç ve düşünce özgürlüğünün bulunmadığı iddia edilebilir. Ancak Kur'an'a bütünsel olarak baktığımızda söz konusu iddianın geçerli olmadığını görürüz. Çünkü Kur'an'da inanç özgürlüğü ile pek çok ayetler bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçını burada zikredebiliriz: "De ki: Gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkar etsin.." (Kehf 18/29; "Dinde zorlama yoktur.." Bakara 2/256; "İnsanları uyar. Çünkü sen uyarıcıdan başkası değilsin. Sen onlara baskı ile hükmedecek biri de değilsin.." (Ğaşiye 82/21-22. Diğer ayetler için bkz. Vehbi Yavuz, s. 98-114. Herkes istediği gibi inanır ve inancını yaşar. İnsanların iradelerine müdahale söz konusu değildir. Din seçme konusunda böylesine serbesti getirmiş bir dinde, irtidatın suç olarak kabul edilmesinin, düşünce ve inanç özgürlüğünün sınırlanması şeklinde değerlendirilmesi isabetli değildir. Yaşar Yiğit, "İnanç ve Düşünce Özgürlüğü Perspektifinden İrtidat Suç ve Cezasına Bakış", İslâmiyât, Ankara 1999, cilt, 2, sayı: 2, s. 121. Geniş bilgi için bkz. Aynı yer, s. 121-135.
[61] İbrahim Sarıçam, Hz. Ebu Bekir, Ankara 1996, s. 43.
[62] Akbulut, konuyla ilgili şu değerlendirmede bulunmaktadır:"..Hz. Peygamber'in sağlığında, vahyin belirlemede bulunmadığı hususlarda Hz.Peygamber'in karar ve düşünceleri, ashab tarafından tartışılabilmesine rağmen, onun vefatından sonra bu imkanın ortadan kalktığı görülmektedir". Akbulut, s. 40, 140. Tamamen ortadan kalktığını söyleyemeyiz, ancak Rasulullah döneminde gibi olmadığı kesindir.
[63] Sarıçam, s. 51.
[64] Taberi, V, 215; İmam Ebu Yusuf, Kitabü'l-Harac, Mısır ty., s. 25; Süleyman Muhammed et-Temmâvî, Hz. Ömer ve Modern Sistemler, çev. Muhammed Vesim Taylan, İstanbul 1993, s. 109-110.
[65] Kitabü’l-Harac, s. 116; H. İbrahim, II, 155-156; Armağan, s. 27-28.
[66] Kitabü’l-Harac, s. 116; Mevdûdî, Hilafet s. 102-109; H. İbrahim, II, 155-156.
[67] Nisa, 4/20.
[68] Armağan, s. 134; Afzalur Rahman, Sîret Ansiklopedisi, çev. Komisyon, İstanbul 1996, III, 356.
[69] Armağan, s. 134-135.
[70] Muhibbüddin Taberi, er-Riyâdu’n-Nâzıra fi Menâkıbi’l-Aşere, Kahire 1327, II, 56; et-Temmâvî, s. 114-119, 124-134.
[71] Mevdûdî, Hilafet s. 120;
[72] et-Temmâvî, s. 111.
[73] Macit, s. 47.
[74] Hz.Osman’a yapılan tenkitler ve cevapları konusunda geniş bilgi için bkz. İbnü’l-A’râbî, el-Avâsım mine'l-Kavâsım; thk. Muhibüddin el-Hatîb, by ty, s. 81-120; Mustafa Hilmi, Nizâmü’l-Hılâfe fi’l-Fikri’l-İslâmî, Kahire 1977, s. 68-98, Taha Hüseyin, el-Fitnetü’l-Kübrâ, Mısır 1951, I, 89 vd; H. İbrahim, III, 388-392; Sabri Hizmetli, İslam Tarihi, Ankara 1995, s. 344-350; İrfan Aycan, Muaviye bin. Ebi Süfyan, Ankara 1990, s. 103-108; Ethem Ruhi Fığlalı, "Ali", DİA., İstanbul 1989, II, 371-372.
[75] Ebu Zer'in sürgüne gönderilmesi konusunda bkz. Abdullah Aydınlı "Ebu zer el-Ğıfârî", DİA., İstanbul 1994, X, 267.
[76] Aycan, s. 105-106.
[77] Tevbe, 34.
[78] Aycan, s. 105-106.
[79] Aycan, s. 107.
[80] Aycan, s. 100.
[81] Mevdûdî, Hilafet 121.
[82] Bunun örnekleri için bkz. İbn Kesir, Bidâye, VIII, 13 vd; Mevdûdî, Hilafet s. 75-77.
[83] Hasan Tahsin Fendoğlu, "Osmanlı Hukukunda Muhalefet Hakkı", İnsan Hakları, İstanbul 1994, s. 170.
[84] Hilafetin saltanata dönüşmesi hakkında geniş bilgi için bkz. Vecdi Akyüz, Hilafetin Saltanata Dönüşmesi, İstanbul 1991s. 151-187; Kapar, Halifeliğin Emevileri Geşişi, s.47-90.
[85] Hulefâ-i Râşid'in döneminde bey'at konusunda geniş bilgi için bkz. Kapar, İslam'ın İlk Döneminde Beyat ve Seçim Sistemi, İstanbul 1998, s. 40-61.
[86] İbn Kesir, Bidâye, VIII, 132
[87] Ya'kubi, Tarih, Beyrut 1960, II, 220; İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1965, III, 503-504.
[88] İbnü'l-Esir, III, 504.
[89] İbnü'l-Esir, III, 506; İbn Kesir, Bidâye, VIII, 89. Burada konumuzla pek ilgisi yok ama, şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Muaviye'nin, İbn Ömer'e böyle bir teklifte bulunması, babasının tam aksi bir kişiliğe sahip olan İbn Ömer'in durumunu yansıtması açısından önemlidir. Halbuki Ömer'in valisi olan Muaviye, ondan korkarken, şimdi oğluna tam bir zillet olan parayla düşüncesini satın alma teklifinde bulunabilecek cesareti kendisinde bulabiliyor.
[90] İbnü'l-Esir, III, 506; İbn Kesir, Bidâye, VIII, 89.
[91] Kapar, Halifeliğin Emevileri Geşişi, s.55-56; Önkal, "Ahnef b. Kays", DİA., İstanbul 1989, II, 174. Muaviye'nin heyetlerle yaptığı görüşme konusunda bkz. Ünal Kılıç, Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye, İstanbul 2001, s. 104-113.
[92] Kapar, Halifeliğin Emevileri Geşişi, s.56.
[93] Mevdûdî, Hilafet 241-250.
[94] Buna benzer olaylar için bkz. İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-Ferid, Kahire 1953, I. 293-297.
[95] Mevdûdî, Hilafet s. 118-119.
[96] Mustafa Aydın, İlk Dönem İslam Toplumunun Şekillenmesi, İstanbul 1991, s. 272.
[97] Hucr ve arkadaşlarının katledilmesi hakkında geniş bilgi için bkz. Taberi, V, 253-277; İbnü'l-Esir, III, 461-472; Aycan, s. 229-246; Hasan Onat, Emevîler Devri Şiî Hareketleri ve Günümüz Şiîliği, Ankara 1993, s. 43-59; Nebi Bozkurt, "Hucr b. Adiyy", DİA., İstanbul 1998, XVIII, 277-278.
[98] Aycan, s. 233.
[99] Mevdûdî, Hilafet s. 222.
[100] İbn Sa’d, IV, 184, Zehebî, Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ, thk. Muhammed Nuaym vd., Beyrut 1994, III, 230; M.Yaşar Kandemir, " Abdullah b. Ömer" DİA., İstanbul 1988, I, 127.
[101] İbn Sa'd, IV, 184; Zehebî, III, 230; Kandemir, I, 127. Haccâc için söylenilen bu rivayetin bir benzeri, halife Velid b. Abdülmelik için de nakledilmektedir. Bir keresinde Velid b. Abdülmelik, Cuma hutbesini o kadar uzattı ki, neredeyse ikindi namazının vakti geçecekti. Cemaatten birisi ayağa kalkarak "Ey Emirü'l-Mü'minîn! Zaman sizi beklemiyor. Namazı geciktirmenizden dolayı Allah’ın huzuruna nasıl bir özürle çıkacaksınız?" dedi. Velid "Ey adam! doğru söylüyorsun. Fakat burası doğru söyleyenlerin yeri değildir" diye karşılık verdi. Nitekim o sırada bir muhafız tarafından tutup cezalandırıldı. İbn Sa’d, IV, 184; İbn Kesir, Bidâye, VIII, 50-55; İbn Abdirabbih, I, 62. Muhtemelen bu rivayet, Haccâc için söylenilen rivayetle karıştırılmış olabilir. Burada bizim için önemli olan, halife ya da valinin yapılan ikazlar karşısında takındıkları tutumdur.
[102] Mektuplar hakkında bkz. Aycan, s. 137-139.
[103] Aycan, s. 138, 183.
[104] İbnü'l Esir, IV, 41, 104.
[105] Daha başta da belirttiğimiz gibi, Rasulullah bir kötülüğün düzeltilmesi için, bütün çabanın sarfedilmesini istemiş, kalp ile buğz etmenin ise, imanın en zayıf derecesi olduğunu belirtmiştir. Buna benzer Rasulullah'ın pek çok hadisleri bulunmaktadır. Bu hadisler için bkz. Mevdûdî, "İslam'ın İlk Döneminde Siyâsî Düşünce", İslam Düşünce Tarihi, çev. Aydın Ünlü, İstanbul 1990, II, 285. Bununla olaylara bir anlamda seyirci kalmayı tavsiye ettiği belirtilmektedir. Halbuki Peygamber'in yaşantısına baktığımızda O'nun alaylara seyirci kalmadığını, kötülüklere karşı mücadele ettiğini görmekteyiz.
[106] M Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. E.R. Fığlalı, Ankara 1981, s. 155-157.
[107] Akbulut, s. 293.
[108] Akbulut, s. 293, 297.
[109] Tirmizi, Fiten, 25; İbn Hanbel, I, 384.
[110] Buhari, Fiten, 2, Müslim, İmare, 53.
[111] Buhari, Enbiya, 50; Müslim, İmare, 44.
[112] Müslim, Fiten, 13.
[113] Benzer hadisler için bkz. Mustafa Öztürk, "İslam Tefsir Geleneğinde Yorum Manipülasyonu", İslâmiyât, Ankara 2000, cilt, 3, sayı:3, s. 88-89; Akbulut, s. 112-113.
[114] Ğaybı sadece Allah’ın bilebileceği ile ilgili ayetler için bkz. A'raf 188, En'am 50, 59, Ahkaf 9, Kehf 23, Yunus 20, Hud 31, Sebe 14, Lokman 34 vb. Ayrıca Ğaybî haberler için bkz. M. S. Hatipoğlu, Siyasi İctimai Hadiselerle Hadis Münasebetleri (Basılmamış Doçentlik Tezi), Ankara 1968, s. 1-9.
[115] Peygamber'in beşerî yönü hakkında geniş bilgi için bkz. Kur'an, Enbiya 7, Al-i İmran 144, Nisa 163, Yusuf 109, Ra'd 38 vb; İzzet Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, çev. Mehmet Yolcu, İstanbul 1989, II, 29 vd; Hizmetli, s. 296-298; Erul, s. 80-94.
[116] Hucurat, 9.
[117] İsmail L. Çakan-Muhammed Eroğlu, "Abdullah b. Abbas", DİA., İstanbul 1988, I, 77.
[118] Fazlur Rahman, İslam, çev. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın, Ankara 1981, s. 296.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1643
favori
like
share
by_KaRizMa Tarih: 20.03.2008 21:52
eline salik
RedBull Tarih: 27.02.2008 20:49
Bir Şey Degil
-EFE- Tarih: 27.02.2008 17:20
Paylaşım için teşekkürler..