alıntıdır

Toplum olarak her geçen gün gelir seviyemiz daha da artıyor. İnsanımızın hayat standardı günbegün daha çok yükseliyor. Bunun neticesinde harcamalar, tüketim artıyor, daha lüks yaşama eğilimleri yaygınlaşıyor. Lüks arabalar, evler, ev eşyaları başımızı döndürüyor. Alışveriş merkezlerine, caddelere, son yıllarda yapılan evlere, insanların kıyafetlerine biraz dikkatli bakmak yeterli. Bütün bunlar, hızla zenginleştiğimizi çok net gösteriyor.

Buna mukabil her geçen gün fakirleşen bir toplumuz biz. Maneviyatımız fakirleşiyor, gönüllerimiz fakirleşiyor, hassasiyetlerimiz fakirleşiyor. Daha çok kazanma, daha çok tüketme hırsımız, daha lüks yaşama arzumuz arttıkça, sinelerimizdeki iman kuvvetimiz zayıflıyor. Hasbilik duygumuz köreliyor, samimiyetimiz neredeyse sıfırlanıyor.

Gönlü zengin insanlarımız azalıyor mesela. Toplumun manevi dinamikleri diyebileceğimiz, toplum nezdinde kıymet-i harbiyesi olan maneviyat erleri tükeniyor. Var olanlar göçtükçe yerlerine daha azları geliyor, belki de hiç gelmiyor. Geçtiğimiz günlerde vefat eden merhum Sabahattin Zaim hoca son konuşmalarından birinde: “Bizim nesil hocalarda öncelikli gaye hizmetti. Biz öyle para pul kaygısıyla hareket etmezdik” diyor.

Para pul kaygısı çekmeden bir davanın peşinden koşmak, gönül zenginliğinin bir işareti olsa gerek. Demek ki onların öncelediği değerler vardı, yüceltilmesi gereken. Zenginlikten önce bilgi, erdem gibi güzel hasletlere sahip olmak ve bunları insanlara taşımaktı öncelikli gayeleri. Millet için, insanlık için değer üretmek her şeyin fevkinde idi onlar için.

Atina mahkemesi Sokrates’i yargılayıp idamına karar verdiğinde son bir isteğinin olup olmadığını sormuşlar. “Evet var!”, demiş Sokrates: “Bir gün gelir de bu ülkenin gençleri bilgiyi, hikmeti, erdemi terk edip gözlerini zengin olmaya dikerlerse; bugün beni cezalandırdığınız gibi onları da cezalandırmanızı istiyorum!”

Buradan da anlaşıldığı gibi, büyük ve idealist insanlar zenginlikten önce toplumda bilginin ve üstün değerlerin hakim olmasını isterler. Bunun için sa’yü gayret gösterirler. Onlar bilirler ki fertler ve toplumlar için hakiki zenginlik, ilim, irfan, kültür, ahlâk ve erdemli bir hayat sürmektir.

Ama maalesef bugün gençler bilgiden, irfandan, hizmet şuurundan daha çok, gelir seviyesi yüksek mesleklere yönlendiriliyorlar. Öte yandan onların istikballeri adına, dîni, ahlâki yönden bilgilendirilmeleri, bilinçlendirilmeleri ihmal ediliyor.

***

Peygamber Efendimiz (s.a): “Zenginlik mal-mülk-servet çokluğundan kaynaklanan zenginlik değildir; zenginlik gönül zenginliğidir.” (Buhari, Rikak, 15; Müslim, Zekat, 40) buyurmaktadır. Buradaki zenginlik, kanaatkâr ve müstağni olmak; aç gözlü ve muhteris olmamak şeklinde anlaşılmıştır. Elbette bunlar çok güzel hasletlerdir. Müminin olmazsa olmazlarıdır.

Ancak bu çerçeveyi biraz daha genişletme imkanımızın bulunduğuna inanıyorum. Gönül zenginliği, öncelikle maneviyat ve ahlak zenginliğidir. Gönlü, Allah’ın nuruyla tezyin ve tezhip edip, Allah’tan gayri her şeyden, gel geç arzu ve heveslerden sıyrılmak; kalbini sadece Allah’a bağlamak, O’na dayanmak, yüzünü O’na dönmektir. Allah Teâla onların bu güzel hallerini şöyle anlatmıştır: “İnananlar ancak o kimselerdir ki, her ne zaman Allah’tan söz edilse kalpleri korkuyla titrer, ve kendilerine her ne zaman O’nun ayetleri ulaştırılsa inançları güçlenir; ve Rablerine güven beslerler.” (Enfâl 8/2; ayrıca bk. Hac 22/35)

Gönül zenginliği, ilim ve irfan sahibi olmak; ilmi, irfanı ciddiye almak, öte yandan “ilmin gereğini kuşanmak”tır. Gerçekten ilim adamları toplumun temel değer ve dinamikleridir. Çünkü toplumu ayakta tutan, hakiki ilim adamlarıdır. İlme, irfana değer vermeyen bir toplumun çöküşü kaçınılmazdır. Özellikle İslam toplumunun, bel kemiğini teşkil eder hakiki ilim adamları. İlmin ve ilim adamlığının tahkir ve tezyifi demek, İslam toplumunu kökten baltalamak demektir.

Nitekim Peygamberimiz, ilmin ve dinin, âlimlerin toplumda tükenip gitmesiyle ortadan kalkacağını, insanların cahillerden bilgi soracaklarını, onlarınsa kafalarına göre fetva vererek hem kendilerinin sapacağını hem de başkalarını saptıracaklarını bildirmiştir. (Buhâri, el-İ’tisâm, 7)

Gönül zenginliği, hadis-i şerifte varit olduğu gibi, Allah’a, Kur’an’a, Peygambere ve gerek Müslümanların ileri gelen yöneticilerine gerekse diğer Müslümanlara karşı samimi olmaktır. (Müslim, İman, 23) Darlık ve sıkıntı zamanlarında olduğu gibi bollukta da dosdoğru yol üzerinde bulunmaya çalışmak, Allah’ın emir ve yasak çerçevesini korumak, kanaatkâr ve tok gönüllü olmaktır.

Peygamber (s.a) Efendimiz de dualarında –hadis âlimlerinin açıklamasına göre- böylesi bir zenginliği dilemiştir: “Allah’ım senden hidayet üzere olmayı, takvayı, iffetli olmayı ve (gönül) zenginliği dilerim!” (Müslim, Zikir, 18)

Bütün bunlara sahip olmak en büyük zenginlik! Bütün bunlardan yoksun bulunmak ise en ciddi fakirlik! Enes b. Mâlik, Hazret-i Ömer’i devlet başkanıyken üzerinde üst üste üç yamalık vurulmuş bir elbiseyle gördüğünü anlatıyor. (Muvatta, Libâs, 8) Halbuki onun döneminde İslam devletinin sınırları, Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi, Mısır’ı içine alacak kadar genişlemiş, devletin gelirleri alabildiğine artmıştı. Ancak o, bütün bu servete rağmen züht içinde yaşamaya devam ediyordu. Şimdi, ilmin, irfanın züht ve takvanın zirvelerinde dolaşan Hazret-i Ömer’e kim fakir diyebilir? Hakiki zenginliği bulmuş birine yamalıklı elbise giymek ne tür bir eksiklik getirebilir?

Hani bir söz vardır: “Nice insanlar gördüm giyecek elbiseleri yok; nice elbiseler gördüm içinde adam yok!” diye. Geçmiş dönemlerde, çoğu insanın belki kâfi miktarda giyeceği yoktu. En azından bugünkü kadar çeşitli ve mebzul kıyafetler yoktu. Ama ilim, irfan, ahlak maneviyat hatta insanlık bakımından bizden daha zengin oldukları muhakkaktı. Bizim yaşadığımız dönemde ise her taraf elbise dolu, ancak içinde adam gibi adam ara ki bulasın! Halimiz gündüz vakti elinde mumla “adam” arayan hakîm zatın hâline ne kadar da benziyor!

Bu noktada üstad Necip Fazıl’ın benzetmeleri çok daha çarpıcı: “Bir varmış, / Bir yokmuş. / Kararmış / Ve kokmuş / Dünyamız. Rüyamız / Kapkara / Manzara: / Gebeler / Döşeksiz / Ebeler / İsteksiz / Kubbeler / Desteksiz / Habbeler / Süreksiz / Türbeler / Meleksiz. Tövbeler / Gerçeksiz / Cübbeler / Yüreksiz / Cezbeler / Şimşeksiz…

Muhammed İkbal de değişen şartlar içinde Müslümanların kalitesinin düştüğünü, gönüllerinin çok fakirleştiğini bir rubaisinde şöyle anlatıyor: “Yazıklar olsun aşkın cinneti kalmadı artık / Müslümanların damarlarında kan kalmadı artık. / Namazlarına bak, safları eğri, secdeler huzursuz, kalpte itminan yok / Çünkü içten gelen ilahi cezbe kalmadı artık.”

İnsanların ekonomik durumlarının yükselmesiyle, dinî duyguların zayıfladığı bir vakıa olarak duruyor karşımızda. Tarih boyunca bu böyle olmuştur hep. İslam’ın ilk dönemlerinde bile servet ve saltanatın getirdiği manevi sarsıntılar yaşanmış, bazı Müslümanlar bu cereyana kapılmışlardır. Ancak Müslümanların o günkü toplam kalitesi yüksek, ilim, irfan ve yaşayış bakımından dokusu güçlü olduğu için zedelenen hücreler kolayca yenilenebilmiş, İslam toplumu kendisinden çok fazla bir şey kaybetmemiştir.

Ancak bugün çok güçlü bir dünyevileşme, sekülerleşme dalgası üstünde olduğumuzdan, böyle bir imkana sahip bulunmuyoruz. Söz konusu dalga yüreklerimize girdiği anda yıldırım hızıyla imanımızın alabora olma tehlikesi vardır. Bir başka deyişle, içimize dolan dünyalık sevgisi bir virüs gibi ihlas ve samimiyetimizi kemiriyor. Ve bunu aşırı bir süratle yapıyor. Bu da yüreklerimizi yoksullaştırıyor, şahsiyetlerimizi bitiriyor. Aslında daha çok kazanma ve tüketme peşinde koşarken anbean biz tükeniyoruz.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 508
favori
like
share