alıntıdır


Cenâb-ı Hak, hayatın her safhasında ihtiyaç duyacağı hissiyâtın nüvesini insana zerk etmiş ve birbirine benzeyen, benzemeyen unsurların ahenkle idâresini ona ilham etmiştir. Şu halde içimizdeki ebediyet arzusuyla hayata tutunma isteğini nasıl dengeleyeceğiz? Şefkat ve merhametle hamiyetperverliği nasıl telif edeceğiz? Fert ve millet olarak bizi biz yapan değerlerimizi nasıl ve ne ölçüde besleyebiliriz?

Çanakkale Destanı’nın konuşulduğu bir ayda bu sorular etrafında dolaşıyorum. Düşünüyorum ki, o mahşeri yaşayanlar da sizin bizim gibi insanlardı. Geride sevdiklerini bırakıp cepheye koşan gencecik fidanlardı. O günler ki, bir millet ölüm kalım mücadelesi verdi. Yok olmanın eşiğinden hayata yeniden tutundu...

Şimdi kitaplarda okuduğumuz bu sahnelerin nasıl oluştuğunu, hangi saiklerin insanları akın akın cepheye koşturduğunu makul ve anlaşılır sebeplerle izah etmemiz gerekir diyorsak. O aziz hatıraları büyükten küçüğe, bu günden yarınlara aktarmamız gerektiğine inanıyorsak hadiselerin maddî boyutuna yön verdiği açıkça belli olan manevi sebepler üzerinde düşünüp konuşmamız gerekiyor. Çünkü ortada bu günkü kuşaklara açıklanması gereken bir durum var. O günün en son teknolojisiyle donatılmış ordulara karşı, inancından başka pek az imkanlara sahip bir milletin galibiyeti var.

İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim yetişiyor imdadımıza. O bize fertleri ve toplumları zor zamanda ayakta tutan değerleri öğretiyor. Aslında iki cihanda muzafferiyetin anahtarını veriyor. Kardeşlik, fedakarlık, affedicilik ve merhamet damarlarının beslenmesi kadar, şecaatin de canlı olmasını işaret ediyor: Onun gül kokulu ayetlerinden Peygamberimiz'in uygulamalarına çıkan bir yol buluyoruz.

Tevbe sûresinde şöyle buyrulur: “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu (söz) Allah’ın üzerine bir borçtur. (Allah) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da (mü’minlere böyle söz vermiştir.) Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alış verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük kazançtır.

(Bu alış verişi yapanlar): tevbe eden, ibadet eden, hamd eden, seyahat eden, rüku eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü’minleri müjdele.” (Tevbe 9/111-112)

“Kim daha yararlı iş işleyecek diye denemek üzere ölümü ve hayatı yarattığı” (Bkz, Mülk 67/2) beyânıyla ölümle hayat arasındaki esrârengiz yakınlığa dikkat çeken Rabbimiz, konumuzu teşkil eden âyetlerde buna farklı bir ufuk açıyor; can ve malda insanın kendisine mâl ettiği sahiplik duygusunu yeniden değerlendirmesini istiyor. Satma ve satın alma gibi beşerî ilişkilerle misallendirerek, bu iki metaın gerçek değerini nasıl, nerede bulacağını duyuruyor.

Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre; Akabe biatına katılan Medine’li mü’minler Rasûlullah (s. a. v)’e “Rabbin ve kendin için dilediğin şartı koş” dediler.

Efendimiz de; “Rabbim için O’na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi ortak koşmamanızı, kendim için de canlarınızı ve mallarınızı koruyup savunduğunuz gibi beni de koruyup savunmanızı şart koşuyorum” buyurdu. Bunun karşılığında bize ne var, diyen Abdullah bin Revaha’ya “cennet” cevabını verdi.

Oradakiler; bu ne karlı alış veriş diye sevinçlerini ızhar ettiler ve bu anlaşmayı ne fesh ederiz, ne de bozarız dediler. Bunun üzerine açıklamakta olduğumuz âyet-i kerime nâzil oldu.

Burada mal ve canın “cennet karşılığında” değil de, “cennet kendilerinin olmak üzere” satın alınacağının buyrulması, verilecek mükafatın mutlaka va’dedilenlere ulaşacağını belirtmek içindir. Nitekim tefsirde belirtildiği üzere; ayette bahsedilen alış verişte hakiki manada alıcı ve verici yoktur. Çünkü nefisleri ve malları yaratan Allah Teâlâ’dır ve bunların evvelde, ahirde sahibi O’dur. Belki bunlarda insana geçici bir tasarruf hakkı vermiştir, hepsi bu kadar. O, kulların bu hakkı kendi hür iradeleriyle rızası uğruna kullanmalarını murad etmektedir.

Elmalılı Hamdi merhumun belirttiğine göre, Allah Teâlâ bu temsîlî akdin şerefini kullarına bahşetmiş ve ayetteki teşviki, zengin bir velînin velâyeti altındaki fakir sabîye sermaye temin ederek onu ticarete sevk etmesine benzetmiştir. Öyle merhametli bir veli düşünün ki, sabîye sermaye verip aldırdığı metaı, kat kat fazlasını vererek münhasıran kendisi satın alıyor.

Mü’minler o erlerdir ki; mallarını ve canlarını Allah uğrunda ortaya koyarlar. Mukaddesâtın muhafazası söz konusu olduğunda bunları feda etmekten çekinmezler. Savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Eşya içinde kendinden değerlisi tasavvur edilemeyen ve gözden çıkarıldığında geri dönüşü olmayan canı Allah uğruna vermekte tereddüt etmezler ki, işte onlara “müjdeler olsun” buyruluyor. Bu tebşîrâtın Kur’ân-ı Kerim’den önce Tevrat ve İncil’de var olduğu teyit ediliyor.

Müjdeler olsun onlara ki, aynı zamanda tevbe ve ibadet ederler, hamd edicidirler. Hâdiseleri ibret nazarıyla izlemek niyetiyle veya Allah’ın dinini tebliğ etmek üzere seyahata çıkarlar yahut oruç tutarlar. İyiliği teşvik edip, kötülükten sakındırırlar. Allah’ın koyduğu sınırların muhafazasında titizdirler. Çünkü onlar nefse ağır gelen ibadet ve taati sahiplenerek belli bir olgunluğa ermişlerdir. Mal ve canın hakikatte kime ait olduğunu idrak etmişlerdir. Demek ki ancak o şuura erişenlere, bunları Allah yolunda feda etmek giran gelmiyor. Aksi durum ise, kişiyi âriyeten kendisine verilen emanetleri kaybetme endişesine sevk ediyor. Bu da normal insanda bulunması gereken duyguları kaybettiriyor. Korkaklık ve hasislik gibi illetlerin zuhûruna sebep oluyor.

İmkan olsa da, İslâmî umdelerin hakikatini dünyaya duyurabilsek. İnsanlar gerçekleri ön yargılarından sıyrılarak dinlese. O zaman anlaşılacak ki, milletlerin var olma ve mevcudiyetini koruma refleksleri adına geliştirip uyguladıkları savunma stratejilerinin en masumu Müslümanlara aittir. Bir daha görülecek ki, adının anılmasından korkulan cihad, temelde inancı ve vatanı uğruna malını, canını ortaya koymaya dayanır. Çünkü İslam’ın vatanı ve dini muhafaza için yola çıkan insanı sıkı sıkıya bağlayan kuralları var. Efendimiz’in dünyayı Müslümanlara dar etmeye çalışan müşriklere karşı gönderdiği yiğitlere açıkça tembihatı var. O, küçük cihad olarak tarif ettiği can pazarına çıkan her mü’mine duygularını, aklı ve imanıyla kontrol etmesini emrediyor.

Konumuzu teşkil eden âyetlerin, Allah’ın kendileriyle akitleştiği kâmil mü’minleri tarif ettiğini söyleyebiliriz.

OKU - DÜŞÜN

Kur’ân-ı Kerim insana değerini bilme fırsatı veriyor. Buna göre hayatına çeki düzen verme imkanı tanıyor. Yüce Kitap’tan her gün okumayı itiyat edindiğim kadarını tilavet ederken şu âyet-i kerimeye gelince, onu ilk defa okurcasına heyecanlandım:

Baktım ki, Rabbimiz “Allah, iman edenleri savunur,” (Hac 22/38) buyuruyor. Bunu okuyunca gizli bir güç sanki bana “Dur!” dedi. Dur ve düşün!.. İstikametin doğruysa, O’nun rızası dairesince yaşıyorsan, Allah yaptıklarında seni savunur. Olabilecek küçük hatalarını âdetâ tashih ederek sana yardım eder…

İnsanlar, mevki ve güç sahibi bir fânînin “Yürü, ben arkandayım” demesine itimat edip, bundan cesaret bulurlar. Halbuki mü’minlere “sizi ben müdafaa ederim” buyuran Allah Teâlâ’dır.

O’nun himayesini hissetmek istiyorsan, mü’min sıfatını hak etmeye bakmalısın.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 531
favori
like
share
by_KaRizMa Tarih: 20.03.2008 20:21
tesekurler saol
Asiyan Tarih: 19.03.2008 09:56
sizi ben müdafaa ederim

diyecek söz yok teşekkürler