alıntıdır


Tam 88 yıl önce, yani 19 Mart 1920 tarihi itibariyle dünyada hiçbir Müslüman’a Cuma namazının farz olmadığını, yani farz olma şartlarından birinin geçerliliğini yitirdiğini biliyor muydunuz?

İlmihal kitaplarına baktığınızda görürsünüz… Bir kişiye veya topluma cumanın farz olmasının (vücubunun) şartlarından biri de hür olmaktır. Hür olmayana cuma farz değildir.

Malum, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nı kayıp devletlerin safında bitirdi. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile savaştan çekildi. Hemen ardından ülkenin dört bir yanında işgaller başladı. O tarihten hemen sonra İstanbul’a çok sayıda işgal askeri çıksa da, devletin payitahtı olan İstanbul’un resmen işgali 16 Mart 1920 salı günü gerçekleşti.

En kara gün…

Bu tarihe önemle dikkatinizi çekerim. İstanbul’un resmen işgal edildiği, yani Osmanlı Devlet idaresinin işgal güçlerinin denetimine girdiği 16 Mart tarihi sadece Osmanlı Devleti için değil, tüm İslam âlemi için tam bir kara gün oldu. O tarihte dünyadaki tek bağımsız İslam ülkesi Osmanlı Devleti idi. Müslümanların yaşadığı diğer tüm topraklar sömürge devletlerinin işgali altındaydı. İstanbul’un işgali ve Osmanlı Devlet yönetiminin işgal güçlerinin denetimine girmesiyle sadece Osmanlı Devleti esarete düşmüş olmadı, tüm dünyada özgür bir tek Müslüman da kalmamış oldu.

Resmi işgalin gerçekleştiği 16 Mart tarihini takip eden ilk cuma, 19 Mart’a denk geliyordu. Cuma namazının Hicret sırasında, yani 622 de Müslümanlara farz kılındığı düşünülürse, o tarihten 1920 yılına kadar, yani 1298 yıl boyunca ilk defa Müslümanlar bu kadar zavallı bir duruma düştüler. İstanbul’un işgali dünyadaki tüm Müslümanları bu açıdan derinden sarsmıştır.

Neden kısa sürede başarıldı…

Dikkatinizi çekerim… Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tarihte en kısa sürede sonuçlanan bağımsızlık mücadelelerinden biri olmasının en önemli nedeni budur. Özgür olmayan Müslüman her açıdan yarım insandır. Özgürlük bir Müslüman için olmazsa olmaz şarttır. İbadetlerin çoğunda yükümlülük sahibi olmak için özgür olma şartı vardır. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgalinden bir ay sonra Ankara’da Meclis’i açarken, özellikle Cuma namazı sonrasına getirmesi de anlamlıdır. Hacıbayram’dan Meclis’e tekbir ve salâvatlarla gidilmiştir.

İşte Anadolu insanını başındaki esaret zincirini kırmak için kısa sürede örgütlenmesine yol açan, düşmanı yurttan kovan azim ve imanın bir kaynağı da buydu. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, emperyalist Batılı uluslara karşı Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi veren Türk kardeşlerine gönülden destek vermelerinin bir nedeni de budur.

Meraklıları için şu bilgileri de verelim; İstanbul’a ilk işgal askeri 13 Kasım 1918’de çıktı. 19 Şubat 1920 tarihine gelindiğinde, İstanbul’da 30.550 er, 28 bataryadan oluşan İngiliz kuvveti, 33.000 er, 55 top, 39 tayyare, 25 tank ve 12 zırhlı otomobilden oluşan Fransız kuvveti, 1.150 Yunan askeri ile 4.000 İtalyan askeri yerleşmiş vaziyetteydi.

Fransız General Franchet d’Esperey, İstanbul’a geldiğinde Galata Rıhtımı’ndan Beyoğlu’na kadar uzun bir zafer alayı tertipletti. Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağını söyleyerek Padişah’ın sarayı terk etmesini istedi. Bu olayı “Kara Bir Gün” olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif’in “Tutuklanıp kurşuna dizilmesini” emretti. Bu emrin yerine getirilmemesi için Türklerle evli olan Fransız kadınlar General’e ricacı oldular.

Bir ülkede ezanların özgürce okunabilmesi çok önemlidir. Nitekim İstanbul’un işgali sırasında düşman çizmesi Ayasofya’ya girerek ezana ve namaza mani olmaması için kubbeyi tutan dört sütuna bomba yerleştirildiği iddiasıyla işgalcilere şantajda bulunulmuştur. 1970’li yılların başında haşhaş meselesinden dolayı Türkiye’ye gözdağı vermek isteyen bir Amerikalı yetkilinin Sultanahmet Camii’ni vurabilecekleri tehdidini savurması da, bu topraklarda bağımsızlık olma kavramıyla ezan arasındaki ilişkiyi de ortaya koymaktadır.

Neden gemiye saldırdılar…

Son olarak, bağımsız vatan toprağının ne anlama geldiğini yansıtan çarpıcı bir örnekle bitirelim yazımızı…

Avrupalı devletlerin Osmanlı’yı bölme ve parçalamaya yönelik düşmanca tutumları karşısında iyice yalnızlaşan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu asrın sonlarına doğru yeni müttefikler arayışına girdi. Osmanlı Devleti’nin Rusya ile başının dertte olduğu dönemde, Osmanlı Devleti’nden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ve bu ülkeyle başı dertte olan bir başka ülke daha vardı. O ülke Japonya idi.

Sultan II. Abdülhamit Japonya ile ilişkilerin artırılmasını istiyordu. Bu amaçla Japonya’ya bir dostluk gemisi göndermeye karar verdi. Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin dış tanıtımı için iyi bir fırsat olarak gördüğü bu geminin, 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne büyük yardımı dokunan Hint ve Güneydoğu Asya Müslümanlarının yerleşim merkezlerine de uğrayarak, buralardaki halka Osmanlı’nın selâmını götürmesini de istiyordu.

Bu iş için seçilen Ertuğrul Gemisi işte bu düşüncelerle 1889 yılının Temmuz ayında 593 kişilik bir kafileyle İstanbul’dan büyük bir törenle yola çıktı. Ertuğrul'un Hindistan'a geleceği, o bölgedeki Müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayıldı. Geminin limanlarına uğramasına daha haftalar varken, insanlar limanlarda bekleşmeye başladılar. Herkesi, İstanbul’dan gelen gemiyi ilk gören olmanın heyecanı içindeydi.

Ertuğrul, 1889 Ekiminde İngiliz sömürgesi altında bulunan ve nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay'a ulaştı. Lahor'dan, Delhi'den, Haydarabad'dan on binlerce Müslüman Bombay'a akın etti. Heyecan o boyutlara vardı ki, İslâm dünyasının payitahtı kabul edilen İstanbul’dan gelen gemiyi ve içindeki askerleri görmek için halk gemiye hücum etti. Gemi limanda ziyarete açıldı ve bir haftada 150 Bin kişi ziyaret etti. Geminin Müslümanlar üzerinde oluşturduğu sevinç dalgası bölgedeki sömürge idarecilerini telaşlandırdı. Gemi aşırı izdihamdan batma tehlikesi geçirdi. İzdihamdan geminin merdivenlerinden tırmanamayanlardan düşüp boğulma tehlikesi atlatanlar oldu.

Bağımsız alanda namaz…

Gemiye tırmanabilenler, “bağımsız Müslüman toprağı” diyerek hemen namaza duruyorlar ve hayatlarında ilk defa özgür bir alanda ve hür bir şekilde ibadetlerini yapabilmenin hazzını yaşıyorlardı.

Gemi, bir cuma sabahı Kolombo'ya vardı. Mürettebat cuma namazını kılmak için gemiden indiğinde halkta müthiş bir coşku oluştu. Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo'da 200.000 kişinin gemiyi ziyaret için başvurduğunu söyledi. İzdiham şeklindeki bu ziyaretlerin gemiyi yıprattığı bilinse de, ses çıkarılamadı. İşte bu gemi Japonya’dan dönüş yolculuğunda battı. Geminin gerek yol boyunca gerekse de Japon’daki faaliyetleri okuyucularımızın ilgisini çekerse daha sonra konuyu daha ayrıntılı ele alabiliriz.

Asırlarca esaret altında yaşayan Uzakdoğu Müslümanlarının bağımsız Müslüman toprağı diyerek gemiye saldırışlarını ve özgür bir ortamda iki rekât namaz kılmak için birbirilerini ezmelerini gözünüzün önünde bir canlandırın... Yaşanmış bu olaylar öylesine nefis film senaryosu olur ki anlatamam…

İstanbul işgal edildiğinde, gönderdiği gemiye bağımsız Müslüman toprağı muamelesi yapılabilecek tek bir bağımsız İslam ülkesi de kalmamış oldu. İstanbul’un işgalinin tüm İslam dünyasını sarsmasının bir nedeni de buydu.

Son günlerde ezana, Milli Marşımıza ve bizi biz yapan değerlerimize saldıranların gerçek amacını ve gerçek kimliklerini daha iyi anlamaya çalışın ve aslında kime çalıştıklarını düşünün.

Ezanınıza da, bayrağınıza da, vatanınıza da sahip çıkın.

Başka gidecek yerimiz yok.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 493
favori
like
share
3saniye Tarih: 09.04.2008 01:20
Çok güzel bir paylaşım olmuş.Eline sağlık.Keşke kimden alıntı olduğunu da yazsaydın.Diğer yazılarını da okuma şansımız olurdu.