AH EFENDİM! BİR GÜLE NASIL BENZENİR Kİ?

Zordur anlatmak, İslam’ı çağında yansır kılanları yani, faniliğini bu ebedilik yolunda yenenleri. Yani bir ruh savaşının serverliğini, bir peygamberlik davası olan diriliş erliğini yüreklice hiçbir ücret istemeden üstlenenleri.

Zordur anlatmak, hayatın hayat olması için ölümün şuuruna vararak yaşamayı hatırlatanları. Ölümlü yalandan ölümsüz gerçeği soyup çıkaranları.

Zordur anlatmak, bu ümmetin her dem yeniden doğacağına inananları mü’minleri sel gibi artanları. Zordur anlatmak, sadece iyi olmakla kalmayıp iyinin fethi için savaşanları.

Zordur anlatması, şartsız ve kayıtsız hür olanları. Aşk derdinin onulmaz fedailerini, saçlarını acının elinde unutup, her geleni Sahibinden bilenleri. Yüzü, ruhu kadar aydınlık olanları, ve aydınlık ruhları alnından tanıyıp yetiştirenleri.. Sesi güneşi hatırlatan Yunuslayın çağlayanları. Dağları binbir parça edip de eriten Ferhadları. Sözü, insanları ve beldeleri ayakta tutan en güçlü silah olduğunu bilerek söyleyenleri, sözü diriltenleri, dirileri söyletenleri…
Ah efendim!
Kalbimdeki sizi yani kalbimi nasıl anlatabilirim ki …
Bir gül nasıl anlatılır ki…
“Siz” deyince, önce şöyle bir cümle kopup geçiyor içimden:

Siz, Efendim görür gibi uyuyan, konuşur gibi susan, güler gibi ağlayan, gün boyu hizmet ve himmet ile aydınlanan billurdan ince meçhul Meryemler hediye ettiniz bize! Efendisinin kutlu hürmetinden nurlar devşiren, ölümü ikiye bölen nehirlerin, aşka kine ve zafere aktığı beldelerden nice erler yetiştirdiniz sessizce..

Çığlaşan, çığlık çığlığa yaşayan, çağrılara kafa tutan insana seslendiniz siz: Ey insan! Tercih senin: Ya yum kulağını veyahut aç gönlünü.
Hep sevgiye hep davete hep sohbete buyur ettiniz bizi.
Tam da bize Peygamberimizi bile unutturdukları zamanı gösteriyordu takvimler..

İşleri, güneşin doğuşunu yayınlamak ve saman yoluna bakarak iyi çocukluğunu uzatmak olan biz, ailelerimizin islamsız vehimleri içinde erimemeyi öğrendik sayenizde.


Sonra birileri, daha çok medenileşmek adına bir bir alıyorlardı yüce değerlerimizi elimizden. İnanca düşman mürebbiler elindeki kıvranırken masum yüreğimiz…
İşte tam da bu sıralarda hüznü ve aşkı çekmeyi öğrendik ciğerlerimize yeniden. Her şeye rağmen iyiliğe açık pencerelerimizden, sizinle birlikte..

Ve siz, Efendim! Tanımlarımızı yenilediniz yeniden,. Geçmiş vakti kazarak yer altından putlar çıkartırken ha bire, yükseklerde çok yükseklerde bir yerden “Dön Rabbine!” diyen sesiniz çalındı kulaklara en munis ve mütevekkilinden.
Siz, Efendim, bereketli nefesinizle selametli rüzgarlar getirdiniz zalim nefis yangınlarımıza en yücesinden. Zülküfül Dağı’nın bahçelerinde açan en sevgili bir peygamber çiçeğiydiniz, ne iyiydiniz siz, Efendim…

Evlerimizi ve sokaklarımızı dua dua onardınız, paslanan güneşimizi sığadınız sûre sûre..
Atalara doğru yürüyen, huzuru geceye ekleyen ebedi bir gözcü gibi evinin yüreğinde ve yüreklerimizin evinde nöbet beklediniz sessizce… Bizi yine müjdelesin diye sonsuz mağfiretiyle ve hem ecr-i kerimiyle Rabbü’l-aleminimiz diye diye !

Ah efendim, biz efendim,
Anılarımızı, sizin gibi
Taşa kayaya su çizgisine, gök kıyısına, çiçek duvarına yazamadık.
Sade sözde kaldı sözlerimiz ve zaten taşlar da anı yazılmayacak kadar kararmışlardı artık.

Kalbleri hep Yasin okusa da, kulaklarında ilk ayetlerin depremi çınlasa da anneler babalar susmuştu, çünkü hepsi şuursuzdu.

Oysa siz Efendim,
Dualarınız, şiire bereketli gök sofraları armağan eden, en temizinden.
Siz gül yetiştirmek için yaratılan en zarif bir bahçıvan! Siz de bir Hızır değil misiniz, görklü bakışlara gece hazırlayan.

Ah Efendim,
Ne çok anlamayan var, ne çok ağlamayan, yanmayan.
Kanun bu: Taşların kalp atışlarını duyanlar, yalnız onlardır, sesinizi tanıyan!

Âh Efendim! Konuştunuz güneşi hatırlıyordunuz, gariptiniz yepyeni bir sesiniz vardı
Bu ses öyle bizim öyle yabancı bu ses saçlarımızı ıslatan sessiz bir kardı
Aydınlığa eklendik sizinle, kalbimize muştu gibi gelen sesinizle..
“zatınıza hoşça bakmıştınız”, kendi gibi olmanın hazzını, kendine yetmenin övüncünü, kendinden razı olmanın huzurunu yaşamayı öğrettiniz bize..

Âh Efendim! Bir güle nasıl benzenir ki..
Bir gül nasıl anlatılır ki
Ne kadar zor anlatmak, evrenin her dem yeni nizamcılarını. Eşyaya sade dışından bakan gönülleri kilitleyen aşk mühürdarlarını. Şiiri insanı coşturan, heyecanlandıran, titretenleri. Ve kelimeleri kalpleri fethedenleri…


Âh Efendim, sizin soylu masal armağancılarınız vardı.
Annenizin size ilk öğrettiği kelime ve nahnü akrebû idi belki de..
Ve gül, sonsuz iyilik güneşinin teri idi gözünüzde büyük ihtimalle..
Efendimizin rahlesinde mi eğitilmiştiniz siz de, nice erenlerin seyrinde..
Manevi aşılar mı vurulmuştunuz ondördünüzde..
Uzun kış gecelerinde Ali’nin kırata bindiği cenkler mi okundu size de..
Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman mıydı, Ali Efendimiz sizin için de..

Biz, Efendim, Teksas Tommikslerle televizyonlarla dizilerle büyüdük, bir masalımız vardı çalınmış..
Kaleler kuşatamadık, bir mü’min ölse ağlamayı başaramadık. Bayramlarda şeker yemeği bildik amma fetihlerde bayram etmeyi öğrenemedik ehlinden.

Ah Efendim! Biz en sevgilinin (s.a.v.) günümüzdeki küçük sahabileri olamadan büyüdük… Bilmediğimiz için de özleyemedik Bedir’i Hayber’i Mekke’yi…
Hiç, inanmış adamlığın övüncü omuzlarımızda, sabırla beklemedik kutlu geceleri gök muştularıyla. Ve bunun içindir ki belki, kayıp çocukluğumuz güzün geçimli yapraklarından daha mahzun döküldü avuçlarımızdan. Bulmamacasına.

Öylesine kaybetmiştik ki masalımızı gerçekçilik dehlizlerinde, bir türlü inanamadık evliya menkıbelerine.. Yabancılar çaldı menkıbelerimizi. Hiç vakit kalmasın diye iyiliğe, iyice tamamladılar bizi.


Sonra Siz, Efendim, bize büyük naatlar söylemeyi öğrettiniz. Bildik ki: Göz O’nu görmeli ağız O’nu söylemeli, bütün deniz kıyılarında yürek sadece O’nu beklemeli...



Ve aynı siz, Efendim, yalancı fecr beyazlığında görünen günahkar yüreklere tövbe kadar beyaz geldiniz. Elleriniz peygamber çiçeğinin aydınlığında aranmalıydı sizin.. Ekmek kadar aziz fikirleriniz, aşkın ve acının tandırından geçmişti.. Bilemeyenler bilemediler… Nefesinizin silahına gülden kurşun sürdüğünüzü, ölenlerle öldüğünüzü, göremediler…
İnsanları güneşe çektiğinizi, kutlu ruh desteklerinizle gülden şehirler kurduğunuzu .. anlayamadılar.. Sizi sadece gök kanatlı kuğular gördü.. Bir gül nasıl görülebilirdi ki…

Siz, Efendim, yokluğunda bulunan, arındıran, ruhu gerçeğine vardıran güzel kaderimiz, siz hulku hasen, vechi hasen ismi hasen Efendimizsiniz…
Efendim!
Ah Efendim!
Bir güle nasıl benzenir ki
Bilmem ki…



M.Salih EREN

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 530
favori
like
share