[font=Georgia][color=#2f4f4f]Türkçe Yanardağ'dır, “Türk demek, Türkçe demektir; ne mutlu Türk’üm diyene!


Dil bilinç, bilinç yaşamdır. Çevremizdeki kişileri, olayları, nesneleri; söz etiketleriyle birbirinden ayırarak adlandırır, üzerlerinde düşünebilme olanağını elde ederiz. Dil; binyıllardır kuşaklardan kuşaklara akıp gelerek gelişen sözel DNA’dır. Dil; organik beden’i düşünen konuşan insan; toplumu ulus yapan sihir’dir.

Atatürk ne güzel açıklar bu gerçeği... “Türk demek, Türkçe demektir; ne mutlu Türk’üm diyene!” (Türk=Türkçe) Denklemini sıfırlamak, Türk’ü bulanık suda balık gibi avlamak isteyenler; bunu tarihimizde iki kez denemişler, iki kez yenilmişlerdir. Üçüncü kez deneyenler, aynı nedenle yenileceklerdir.

Nedir bu neden? Türk’ün Türkçe, Türkçe’nin Türk olmasıdır... Türk ulusu gibi, Türk dilinin de ele avuca sığmamasıdır. Gerektiğinde, yanardağ gibi bilinçaltını bilincine fışkırtabilmesidir. Böyle olmasaydı, ne Türk kalırdı ne de Türkçe.

Türkçe yanardağının bilebildiğimiz ilk patlamasının tanığı, Göktürk yazıtlarıdır. Türk soylu’larının, kabuğunu beğenmez kestaneler olabildiklerine tarih tanıktır. Çocuklarına Çince adlar veren, onlarla Çince konuşan, Çin yaşam biçimi ve geleneklerini benimseyen bu soysuzlar başarılı olabilselerdi; biz bugün Çindeydik, Çinliydik.

Türk ulusunun bilinçaltından gelen bir patlama; köklerinden kopmuş bu eğrelti otlarını, lavlarının önüne katarak tarihe gömüverdi. Dindaşlığın yeşil ışığıyla dilimize dolan Arapçalar Farsçalar; Cumhuriyetimizin dipten gelen Türk ve Türkçe lavlarının önünde etkinliğini yitirdi. Üçüncü saldırgan, İngilizce, Fransızca, aynı nedenle yenilecek, kuşkunuz olmasın.

Çünkü Türkçe; sayısız kökleri, her kökü eylemleştirebilmesi, her kökten sayısız söz türetebilmesi ile ele avuca sığmaz bir dil. Binicisini bekleyen kısrak gibi. Ne var ki, salt bunu söylemek yetmez. “Lâfla pilav pişerse, deniz kadar yağ benden.” der bir atasözümüz. Ne yazık ki, Türk dili kısrağını çalıştıracak yeterli binicisi, onu işleyecek dil kuyumcusu yok Türkçemizin.

Ziya Gökalp Türkçe kuyumculuğunun kuralını koydu:

Yap yaşayan Türkçe´den
Türkçe´yi incitmeden
İstanbulun Türkçesi
Zevkine olsun giden

Kaç ozanımız, kaç yazarımız Türkçe’yi geliştirdi, işledi? Çok az! Aydın denilenlerimiz başka dillerin kölesiyken; halkımız kendi dilinin efendisi oldu. Çünkü halk kendi dilinden başka dil bilmez, onunla sınırlıdır. Zora geldimi hemen türetir: Gecekondu, buzdolabı, dolmuş, çekyat, vb.

Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi halk’a uyumlu aydınlar; Türkçe’yi işleyip geliştirirken, kestaneler dili çıkmaza sokar; kısırlaştırır, yozlaştırırlar. Bilmezliklerinden değil, Türkçe’yi önemsemezliklerinden yaparlar. Örnek mi?

TDK Sözlüğü, baskı yılı 1983: Burada “Söz; Bir ya da birkaç heceden oluşan ve anlamı olan ses birliği, sözcük, kelime” olarak anlamlandırılıyor. İyi, iyi de; söz en az bir heceden oluşurken; 1 heceli söz’den daha küçük ya da sıfır heceli, yani sözsüz kelime hangi dilde vardır?

Arabın kelime’sini söz ile karşılamışken; ayrıca sözcük’e ne gerek var? Arapça “Kelime” Türk dilinde yadırganıyorsa; TDK olarak, Sözlük’ünde belirlediğin gibi onu “Söz” ile karşılayarak Türkçe konuşanlar ortamına önerirsin. Sonuç üçün biri değil, üçünden biridir:

1) Kelime gider, söz kalır.
2) Söz gider, kelime kalır.
3) Her ikisi kardeş kardeş yaşarlar.

Dilde ırkçılık, yersiz gereksiz. Sözlerin Türkçe uyruğuna alınmaları, Türk
Diline uyum sağlamaları, Türkçe’yi zenginleştirir nitelikte olmaları, Türkçeleşmeleri için yeterlidir.

Yabancı dillerden dilimize giren sözlerin o dillerdeki anlamlarını, dilimize oldukları gibi taşırsak; onları sırtımızdan silkip atmamız ya da onlarla dilimizi zenginleştirmemiz kolaylaşır. Yeter ki, içeriğini bilmez söz hamalı olmayalım.

Örnek mi? Fransızca’dan gezgin gelerek Türkçemize yerleşen otomobil sözünün Fransızca’daki anlamı “Kendi giden”dir. Otomobil sözüne Fransızca’nın içinden bakarsak ne diyor Fransız? “Pierre kendi gideni ile geldi”. Gülünç değil mi? Nerede kaldı otomobil sözünün sihri, büyüsü? Yine de silkip atmışız sırtımızdan: “Ahmet arabası ile geldi” diyoruz.

TDK’mız, “Podyum” yerine “Çıkmalık” önermiş. “Çıkmalıkların başarılı mankeni Canan Mutluer iş kadını oldu.” örneğini vermiş (REF: Bizim Gazete, 15 Mayıs 2002). Podyum; Fransızca podium, Yunanca podion’dan dilimize girmiş. Söze Yunanca’dan bakıldığında, -küçük ayak- anlamında. Gülünç. Mankenler ayaklarının ne kadar küçük olduğunu göstermek için çıkmıyorlar oraya. Sıkmalık portakalı çağrıştıran çıkmalık, yerine oturmamış. Haydi dil kuyumcuları, Türk dili TDK tekeline bırakılmayacak kadar önemlidir. Soru şu: Podyum’un Türkçesi, Türk dilinde tanımı kopye çekmeden ne olabilir?

Ses zenginliğinde Türkçe 1. sırada. 2. sırada İngilizce, Fransızca yer alıyor. 3. sırada Almanca var. Ezgisel (Melodik) olma açısından Türkçe’yi Fransızca izliyor... Fransızca’nın melodisi, sözel yapısının özelliğinden değil; seslerin genizden çıkarılmasından kaynaklanıyor. Türkçe’nin müzikalitesi yüksek! Neredesiniz dil bestecileri? Türkçe’nin ses zenginliğinden, sayısız köklerinden yeni ses, yeni kavram türeticileri, neredesiniz?

Türkçemizde, eylem köklerine getirilebilen eklerle pek çok söz türetilebilmektedir. Örneklersek: (+n) eki, eylem köklerinden ad kurar. Sessizle biten eylem kökleri; (+ı, +i, +u, +ü) ile seslendirilerek, sözgelişi, basmak’tan; (Bas+ı+n = Basın), yazmak’tan (Yaz+ı+n = Yazın), sormak’tan (Sor+u+n) sözleri TDK görevlilerince türetilmiştir.

Bu sözler konuşma dilinde vurgu ile ayrımlandırılabilirlerken, yazı dilinde buyruklarla karıştırılabilmektedir: Basın (Nereye basalım?), Yazın (Ne yazalım? Yoksa geçen yaz’dan mı söz ettiniz?), Sorun (Ne soralım? Kime soralım?) sorularını akla getirebilmektedirler. Gökalp, “Türkçe’yi incitmeden” derken karmaşaya neden olan bu tür iki yönlülüğü de, öngörmemiş olmalıdır. Bu kavramlar; başka kökler, başka eklerle karşılanamaz mıydı?

Bir başka karmaşa, konuşma dilinde vurgu ile giderilirken, yazı dilinde varlığını sürdürebilmektedir: “Yazılım iyi” yazarsak, yazılı sınavın mı, yoksa bilgisayar yazılımının mı iyi olduğu anlaşılamaz. Yazılı sınavdan söz ediliyorsa, “Yazılı’m iyi” yazılmalıdır.

TDK memurları, “Benimsemek” sözünü maydanoz olarak kullandırırken, Türkçemizin nasıl kısırlaştırılabileceğini de örneklemektedirler. Ancak “Ben”, “Ben+im+seyebilirim”. Sen benimseyemez, seninseyebilirsin ancak. O; onunsayabilir. Biz; bizimseyebiliriz. Siz; sizinseyebilirsiniz. Onlar; onlarınsayabilirler ancak, benimseyemezler. Çünkü onlar. Ben değildirler.

Ne mutlu Türkçe’yim diyene.


NOT: Bu yazı önce Türkiye Gazeteciler Cemiyeti´nin yayın organı BİZİM GAZETE´de yayınlanmıştır.





Erol ERDOĞMUŞ: 1 Şubat 1933 Tirebolu/Giresun doğumlu, İÜ İletişim Fakültesi mezunu (Master), Eğitim Merkezi ve vakıf müdürlükleri yaptı. 1979 Spor-Toto Çocuk yılı Masal yarışması, 1986 Oluşum dergisi "Gençliğe Nasıl Eğitim Verebiliriz?" ve 1987 Milli Prodüktivite Merkezi "Az Gelişmiş Ülkelerde Prodüktivite" yarışmalarında mansiyonlar kazandı. 1978´de Redhouse yayınevince "Ağaçlar Kaçamaz" adlı biyografi çevirisi yayınlandı. Ayrıca 1.000´e yakın makalenin de yazarı.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 822
favori
like
share