Savaş Tarihinde Ok ve Yay



M.Ö. 3500’lere gelindiğinde, Antik Mısırlıların yayı başlıca savaş silahı olarak kullanmaya başladıkları görülmektedir. M.Ö. 1800’lerde Asurlular ile yeni bir yay tasarımı ortaya çıktı. Bugün “recurve” (“rikörv” okunur) tabir edilen, her yay kolunun uç kısımlarında dışa doğru birer büküm yaptığı yaylardı bunlar. Daha kısa olan bu silahlar, imalatlarında ağacın yanısıra deri ve boynuz da kullanılan kompozit yaylardı. Bu tasarım yayı hem daha güçlü hem de at üzerinde daha rahat kullanılır hale getirmiş ve Asurlular’a Orta Doğu’daki rakipleri ile yaptıkları
savaşlarda önemli bir avantaj elde etmiştir. Hititler de bu tip kısa recurve yayları, M.Ö. 1200’lerde geliştirdikleri hafif ve hızlı savaş arabaları ile kombine ederek, hareketli ve tehlikeli bir savaş gücü oluşturmuşlardır.

Orta Doğu’nun okçuluktaki üstünlüğü yüzyıllarca sürecektir. Asya ve Orta Doğu halkları savaşlarda, yaylarının ve okçuluk tekniklerinin üstünlüğü ile, gücü ve disiplini dillere destan Roma ordusuna dahi zor anlar yaşatacaklardır. M.S. 8. yüzyıla gelindiğinde, Doğu Roma’nın güçlenmesi ile Avrupa’da ve Asya’da yeni siyasi yapılanmalar meydana gelmiştir. Geçen bir kaç yüzyılda İslam-Arap güçleri, İslamiyeti yayma misyonu ile Arap yarımadasının dışına doğru yayılmışlardır. Ana silahları mızrak olan ve okçuluk taktikleri uygulamayan müslüman savaşçılar, zaman içinde gerek savaş stratejilerinde gerekse askeri uygulamalarda Romalıları taklit etmişlerdir. İslam-Arap ordularının Anadolu’ya zaman zaman yaptıkları akınlarda müslüman savaşçılara atfedilen okçuluk yetenekleri, aslında Türk ve diğer Orta Asya halklarına aittir. Türk boylarının İslam’ı kabul etmeleriyle, bir kaç yüzyıl içinde Orta Asya bozkır savaşçılarının okçuluk geleneği ve kompozit yayı İslam ordularına geçmiştir.



Anadolu’nun kapılarını Müslüman Türklere açan Manzikert, ya da bilinen adıyla Malazgirt Savaşı, ok ve yayın her iki rakip tarafından büyük bir etkinlikle kullanıldığı ve Orta Asya kökenli atlı okçu taktiklerinin zafer getirdiği önemli bir savaştır. Batılı savaş tarihçileri, Romanos IV. Diogenes komutasındaki Bizans ordusunun yenilgisinin sebeplerini yetersiz hazırlık, Bizans ile Ermeniler arasındaki etnik gerginlik, ordudaki paralı askerler arasındaki huzursuzluk, Bizans güçlerinde mevcut kişisel rekabet ve sadakatsizlik olarak bildirirler. Yine aynı kaynaklara göre Selçukluların galibiyet sebepleri ise; kaçar gibi yaparak geri çekilme taktiği, Alp Arslan’ın üstün liderlik vasıfları ve tabii, hızlı ve etkili atlı okçuların savaş becerileridir. Türklere ve diğer Orta Asya kavimlerine özgü atlı okçu taktik ve becerisi, bu savaşçıların dörtnala giderken inanılmaz bir hızla ve isabetle üstü üste ok atmalarını mümkün kılıyordu.

Atlı okçunun taktik avantajı, düşman ile arasındaki mesafeyi sürekli koruyabilmesi ve kendisi için avantajlı olan zamanda saldırıya geçebilme inisiyatifine sahip olmasıydı. Böylece, ana çarpışmalar için uygun zamanı belirleme şansı düşmana verilmemiş oluyordu. Bu taktiğin ikinci avantajı, yukarıda da bahsedilen sahte geri çekilme stratejisinin başarıyla uygulanmasına olanak sağlamasıydı. Bu strateji ile düşman önceden hazırlanmış pusuya çekilebiliyor ya da günlerce süren bir takip neticesinde iyice takatsiz bırakılabiliyordu. Yüksek hareket yeteneği sayesinde, düşman ordusunun yan ve geri kısmına vur-kaç tarzında saldırılar yapılabiliyordu. Ana çarpışmalar başladığında düşman ordusu genellikle yan ve geri destek kuvvetlerinin önemli bölümünü kaybetmiş oluyordu.

Orta Asya kökenli savaşçının yayı ağaç, sinir, boynuz ve bunları birbirine bağlayan tutkaldan oluşuyordu. Birden fazla materyalden meydana geldiği için bu tip yaylara “kompozit yay” denmektedir. Bazı yazarlar “katışık yay”, “bileşik yay”, “katınç yay” tabirlerini de kullanmışlardır. Bazı Batılı kaynaklarda, kompozit yayın ağır zırhlı Ortaçağ şövalyesi için bile ne kadar tehlikeli olduğu bildirilmektedir.



16. yy. Osmanlı tirkeş (savaş) yayı (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)

Doğu’nun savaş tarihini kompozit suvari yayı ve atlı okçunun teknik üstünlüğüne dayanan stratejiler yazarken, yay Batı’da bambaşka bir mecrada gelişmiştir.

Avrupa’da 11. ve 14. yüzyıllar arası, zırhlı feodal şövalyenin üstünlük dönemidir. Kendine özgü ve kişisel savaş tekniği ile savaşan şövalye, bugünün tankları gibi önünde durulması zor bir askeri güç oluşturuyordu. Batıda suvarinin güçlenmesi ile önemini kaybeden piyade sınıfı, bu yüzyıldan itibaren yeniden güçlenmeye başlamıştır. Piyadenin okçu birlikleri ile güçlendirilmesi, Batıdaki askeri yapılanmayı tamamen değiştirecek ve feodal rejimin zırhlı atlısının savaş üstünlüğünü sona erdirecektir. Bu arada, tarih sahnesine ünlü İngiliz Uzun Yayı çıkacaktır ve efsaneler, filmler ve kitaplar vasıtasıyla hatırı sayılır bir şöhrete kavuşacaktır.

Atlı Okçu

Atlı Okçunun Savaş Becerisi ve Ok Atış Tekniği
At üzerinde ok atmak, tarihin belki de en eski ve en çok beceri isteyen savaş sanatıdır. Okçu atı dörtnala sürerken dizginleri bırakmakta ve yayını çekerek ok atmaktadır. Bu tekniğin uygulanması, üzenginin icadı ile mümkün olmuştur. Üzengi Asya’da çok uzun zamandır bilinen ve kullanılan bir araçken, M.S. 1. yüzyılda İskitler tarafından Batıya getirilmiştir. Okçu okunu atarken üzenginin üzerinde doğrulmakta ve atının kontrolünü dizleri ile yapmaktadır. Hunların Batıya gelmesi ile, Batı dörtnala giderken düşmana bulutlar gibi ok yağdıran ve hızla geri çekilen bir düşmanla ilk kez karşılaşmıştır.



Diğer Orta Asya kavimleri gibi, Türkler de bu tekniğin usta uygulayıcıları olmuştur. Atlı okçunun taktik avantajı, düşman ile arasındaki mesafeyi sürekli koruyabilmesi ve kendisi için avantajlı olan zamanda saldırıya geçebilme inisiyatifine sahip olmasıydı. Böylece, ana çarpışmalar için uygun zamanı belirleme şansı düşmana verilmemiş oluyordu. Bu taktiğin ikinci avantajı, sahte geri çekilme stratejisinin başarıyla uygulanmasına olanak sağlamasıydı. Bu strateji ile düşman önceden hazırlanmış pusuya çekilebiliyor ya da günlerce süren bir takip neticesinde iyice takatsiz bırakılabiliyordu. Yüksek hareket yeteneği sayesinde, düşman ordusunun yan ve geri kısmına vur-kaç tarzında saldırılar yapılabiliyordu. Hızlı bir ok saldırısını takiben geri çekiliyorlar ve atış menzilinin dışına çıkıyorlardı. Ok atarken attan inmeleri hatta durmaları bile gerekmiyordu. Üstelik eğerin üzerinde dönerek yana ve geri çekilirken geriye doğru bile ok atabiliyorlardı. Hafif zırhlar kuşanan Türkler, en avantajlı konuma gelmeden yüzyüze yakın çarpışmaya girmemeyi seçiyorlardı. Düşman ordusu, ana çarpışmanın yapılacağı yere tam gücü ile gelmeye fırsat bulamıyor, atlı okçunun bu tip küçük ve apansız saldırıları ile zayıflatılıp yıpratılıyordu. Ana çarpışmalar başladığında düşman ordusu genellikle yan ve geri destek kuvvetlerinin önemli bölümünü kaybetmiş oluyordu.

At üzerinde ok atmanın tekniği ise, bugün bizim de kabul edip uyguladığımız Batılı tarzdan farklı ve öğrenmesi zor bir teknikti. Kiriş çekildiğinde kiriş tutan el yüzde veya vücudun başka herhangi bir noktasında sabit olarak tutulmuyor, atın hareketine uygun olarak salınıyordu. Yine Batılı tekniklerden farklı olarak, kiriş yüze değil kulağa kadar çekiliyordu. Ancak kompozit yayların mümkün kılabileceği bu uzun çekiş mesafesi sayesinde, kolların ağırlığı vücudun sağ ve soluna eşit dağılıyor, suvari dengesi bozulmadan “nişan” alabiliyordu.

Atlı okçu atış tekniğinde ilginç olan, kirişin bırakılma anını, atın dörtnala gidiş hareketinin belirlemesiydi. Atın dört ayağının da yerden kesik olduğu kısacık an en sarsıntısız an olduğundan, kirişin bu kısacık zaman diliminde bırakılıması gerekiyordu. Bozkır savaşçısının sanatında doruk noktası da buydu ve çok hassas bir ritm duygusuna sahip olmayı gerektiriyordu.

Osmanlının ilk dönemlerinde bu teknik askeri kullanım alanına sahipti hem de bir okçuluk hüneri olarak çeşitli vesilelerle sergileniyordu


Osmanlı Savaş Tarihinde Ok ve Yay

Osmanlı ordusunun ilk dönemlerinde, Orta Asya göçebeleri ve Selçuklular gibi, savaş gücünün hemen hemen tamamı atlı okçulardan oluşmaktadır. 14. yüzyılda piyade sınıfı, yani Yeniçeri teşkilatı oluşturulmuştur. Bu yeni askeri yapılanmada zaferin altına imza atan yine yay olmuştur. Ancak yay, Asya’ya özgü ağaç, sinir, boynuz ve tutkaldan yapılmış, yay yapımında ulaşılan en üst teknik düzeyin simgesi olan kompozit yaydır.
Yine ok ve yay kullanan piyade gücünün yanısıra, bu yeni askeri yapılanmada, atlı okçu da önemini korumaktaydı. I. Murad’ın 1373’de Venedikliler ile Macarlar arasındaki savaşta 5000 okçu göndererek Venediklilere yardım etmiş olması, daha I. Murad devrinde Osmanlı ordusunda okçuların ne kadar artmış olduğunu göstermektedir.

Ordunun ve sarayın ok-yay ihtiyacı esas olarak resmi imalathanelerdeki üretim ile karşılanıyor, yetmediği takdirde sivil piyasadan temin ediliyordu. Bu yaycı ve okçu ustaları, seferberlik zamanında artan ihtiyacı karşılayamazlarsa, sivil okçu ve yaycı esnafından destek alınıyordu. Osmanlıda sportif okçuluğun da çok gelişmişti ve sivil piyasayı besleyen bir sektör mevcuttu.

Ateşli silahların savaş alanına girmesi ve askeri taktiklerin değişmesi de ok ve yayı birden bire savaş alanlarından silememiştir. Tüfeğin tek başına uzun menzilli silah olarak orduda yer alması birden bire olmamış, muhtemelen bir süre ok ve yay ile beraber kullanılmıştır. Ateşli silahlara geçilmesi ile, Türklerin öteden beri uyguladığı hareketli savaş stratejisinin de büyük oranda terki gerekmiştir.

İslam ve Okçulukİslamiyet’in doğduğu yıllara ve topraklara gidildiğinde, bu büyük dinin siyasi bir hareket kimliği de taşıdığı gözden kaçmayacaktır. Erken dönem İslam-Arap orduları dinin yayılması amacı ile hareket etmişler ve misyonlarını kılıç zoru ile gerçekleştirmişlerdir. Bu misyonda halk kitlelerinin istenen amaç uğruna savaşacak idealist savaşçılar haline gelmesi önemliydi. Şehitliğin Allah katında makbul bir mertebe sayılması sayesinde müslüman savaşçılar gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı. Yine bu misyonun gerçekleşmesi için olsa gerek, dönemin savaş sanatlarının öğrenilip çalışması konusunda da teşvik edici davranılmıştır.

Bu teşvik her şeyden önce Allah kelamı ile gelir. Kur’an-ı Kerim’de Enfal suresinde “Onlara gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın” denmiştir. Çağdaşları ayette geçen “kuvvet” kelimesinin anlamını bizzat peygamber tarafından tefsir ettirmişlerdir. Hz. Muhammed “Kuvvetten maksat ok atmaktır” demiştir.



Hırka-i Saadet, Hasoda, Topkapı Sarayı Müzesi

Okçuluk ile ilgili çok sayıda Hadis-i Şerif de rivayet olunmuştur. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir:

“Hiç kimse yaydan daha üstün bir silah kullanmadı.”

“Ok atın ve ata binin, ama ok atmak ata binmekten daha iyidir.”

“Ok atmayı öğrenen sonra da sebepsiz terk eden kişi bizden değildir.”

“Kim Allahüteala yolunda ok atarsa, oku ister isabet ettirsin, isterse isabet ettirmesin, (Allah) ona İsmail peygamber evlatlarından bir köle azat etmiş gibi bir köle bağışlamanın sevabını verir.”

“Bir ok vasıtasıyla üç kişi cennete girer: Oku yapan, oku atan ve oku (atan kişinin) eline veren.”

“Hedefler arasında yürüyen herkese, attığı adımlar kadar sevap yazılır.”

“Hedefe (talim için) ok atmak Allah yolunda yapılan savaşta ok atmak gibidir. Ok atan kişinin okunu getirene de (Allah) attığı her adım için bir köle azad edene verdiği sevap kadar sevap verir.”

Hz Muhammed’in, bu önemli savaş sanatının öğrenilip çalışmasına verdiği önemin altında, İslam hareketinin liderleri tarafından oluşturulmak istenen “idealist gazi-savaşçı” figürü olabileceği gibi, fiziki bir egzersiz olarak okçuluğun kişinin beden ve ruh gelişimine katkı sağladığı gerçeği de yatıyor olabilir.

Osmanlıda Okçuluğun Spor Olarak Gelişmesi
Osmanlıda spor okçuluğu ise çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü anlamı ile spor, bedeni eğitmek ve moral yönden kişiliği geliştirmek amaçlı sistematik fiziki egzersizlere karşılık gelmektedir. Bu anlamı ile alındığında, okçuluk Osmanlılarda Yeniçağ'dan itibaren düzenli ve planlı bir spor faaliyeti olarak yapılmaktaydı.

İlk bakışta basit bir eğlence ve uğraş gibi görünen atışlarda, belli kurallara ve disipline bağlılıktan doğan ciddi bir hava hakimdi. Okçuluğa tahsis edilmiş tesisler ve bu tesislerin bakım, onarım ve devamlılığını sağlamaya yönelik vakıflar kurulmuştu. Sayılan bu özellikleri ile, Osmanlı Devleti Orta Doğu ülkeleri içinde sistematik spor faaliyetlerinin yapıldığı ilk devlet olma özelliğine de sahiptir. Okçuluk, ateşli silahlar savaş meydanlarında ön plana çıktıktan sonra bile, sözü edilen sportif kimliğini korumuştur. Hatta Kabak Okçuluğu, Puta Atışı, Darp Vurma gibi "savaşa yönelik" disiplinlerin yavaş yavaş önemini yitirmesi ile, Menzil Okçuluğu ağırlık kazanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında "gaza niyyetine" savaşan derviş savaşçı figürü, sınır boylarında hem kültür misyoneri hem din savaşçısı olarak görev yapmaktaydı. İmparatorluğun sağlam temellere oturmasıyla, düzenli ordu birlikleri bu askeri fraksiyonun yerini aldı. Anadolu'nun her yerinde örgütlenmiş olan ve İmparatorluğun kuruluşunda gerekli toplumsal yapılanmayı sağlamış olan tasavvuf liderleri, artık İmparatorluk için bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tasavvufi örgütlenme ile iç içe büyüyen Ahilik kurumu, yavaş yavaş "din savaşçısı" kimliğini kaybederek meslek loncaları haline geldi.

Okçuluk, Atıcılar Tekyeleri bünyesinde eğitimi verilen bir savaş sanatı ve spor dalıydı. Atıcılar Tekyesi de, Ahilik gibi kendi içinde teşkilatlanmış, varlığını sürdürmek ve okçuluk öğretisini gelecek nesillere aktarmak amacıyla konmuş kuralları olan bir kurumdu. Bu spora tahsis edilmiş Okmeydanları'ndaki tekyelerin bakım, onarım ve idamesi, vakıflar vasıtası ile sağlanmaktaydı.

Ok ve yayın savaş alanlarında önemini kaybetmesiyle, okçuluk tekyelerde sportif bir faaliyet olarak varlığını korumuştur. Bu tekyelerin yanı sıra halkın devam ettiği talimhanelerde para karşılığı ok atış talimi yapıldığı bilinmektedir.



Çizim: Menzil atışı yapan kemankeş (Klopsteg, P.E., "Turkish Archery and the Composite Bow", 1947).

Osmanlı Okçuluğunda Disiplinler


Kabak Okçuluğu
Kabak okçuluğunda, uzun bir direğin ucundaki kabak veya benzeri objeye, dörtnala sürülen atın üzerinden ok atılırdı. Bu aktiviteye tahsis edilmiş “Kabak Meydanları” olduğu bilinmektedir. Meydana atını sürerek giren okçu, atı dörtnala kaldırır, direği geçer geçmez üzenginin üzerinde dikilir ve geri dönerek okunu atardı. Diğer müslüman ülkelerde de popüler bir okçuluk hüneri gösterisi olan kabak okçuluğu, “kabak” kelimesinin Türkçe olması sebebiyle (diğer müslüman ülkelerde de aynı adla bilinirdi) Orta Asya kökenli olmalıdır.

Kabak Okçuluğu İmparatorluğun ilk yıllarında oldukça popülerken, zamanla diğer disiplinlerin gölgesinde kalmıştır



Puta Atışı

Puta Atışı denilen disiplin, bugünkü hedef atışlarına karşılık gelmekteydi. Modern okçulukta ok atılan mesafelerden çok daha uzun mesafelere (165-250 metre) yerleştirilen sepet şeklinde hedefler vurulurdu.



Deri puta (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul).
Deriden veya başka materyal kullanılarak yapılmış putalar da mevcuttu. Ayrıca, daha yakın mesafeden ok atmak için“ayna” tabir edilen plakalar kullanılırdı. “Puta” kelimesinin kökeni ile ilgili bir rivayete göre, Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethedince Ayasofya’daki ikonlar (put) Okmeydanı’na getirilmiş ve asker bunlarla ok talimi yapmıştır. Ancak ciddi bilim adamlarının hiç biri bu söylentiye itibar etmemekte, “puta” kelimesinin testi gibi kaplara karşılık gelen “pot” kelimesi ile akraba olduğunu düşünmektedirler (kelime Batılı dillere de böyle geçmiştir). Ayrıca Osmanlının diğer dinlere karşı takındığı bildik saygılı tutum, bu rivayetin asılsızlığını ispatlamaktadır.



Yavuz Sultan Selim'in Mermer Köşk'te aynaya ok atışı. Hünername, 16. yy. Topkapı Sarayı Müzesi.



"Puta" kelimesinin kökeni ile ilgili bir diğer olasılık, Çağatay Türkçesinde "kütük" anlamına gelen "buta" kelimesidir. Bugün ABD gibi hobi okçuluğunun yaygın olduğu ülkelerde, doğa yürüyüşlerini okçuluk ile birleştiren sportif/sosyal aktiviteye "stump shooting" (kütüğe atıcılık) denmektedir. Gerçekten de ağaç kütükleri doğal birer ok hedefi olma özelliğine haizdir.


Darp (Zarp) Vurma
Darp (zarp) Vurma, sert cisimlerin ok ile delinmesidir. Hiç kuşkusuz, zırh ile korunan düşmanı yaralamaya yönelik yetenekleri geliştirmeye yarayan bir savaş idmanıdır. Ancak halka açık gösterilerde sıklıkla sergilenen bir okçuluk hüneri de olmuştur. Ok ile delinmiş bardak, çıngırak, metal ve seramik levhalar gibi çok sayıda obje bugün de müzelerimizde sergilenmektedir.

Cam bardak ve metal çıngırak (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul).



Menzil Okçuluğu


Menzil Okçuluğu, ateşli silahlar ok ve yayı savaş alanlarından sildikten sonra da sevilerek yapılmış, mümkün olduğunca uzağa ok atmaya dayanan bir disiplindir. Osmanlı kemankeşleri kompozit menzil yayları ile, bugünün modern teknolojisi ile yapılan yayların bile ulaşamadığı mesafelere ok atmışlardır. Rekorların bazıları 400 yılı aşkın süredir kırılamamıştır. Bu rekorlar şüpheye mahal vermeyecek hassasiyetle kaydedildiğinden, Batı dünyasında da Osmanlı okçuluğuna karşı hatırı sayılır bir hayranlık oluşmasına sebep olmuşlardır. Osmanlı menzil okçuluğu ve ünlü kompozit yay üzerine makaleler ve kitaplar yazılmıştır ve onlarca yıl sonra bile yeni baskıları yapılmaktadır. Tüm bu disiplinler içinde, direkt savaş disiplini olmaya en uzak disiplin budur. Ünlü kemankeşlerin rekor kırmak için senelerce uğraştıkları, bazılarının tıpkı bugünün seçkin sporcuları gibi devletten finansal destek gördükleri bilinmektedir.



Hüsameddin Paşa adına 1789 yılında dikilen ok menzil taşının üst kısmı Mesafe: 991 gez (654m) (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)

Menzil Atışlarında Mesafeler


Osmanlılarda menzil okçuluğu, özellikle ateşli silahlar savaş alanlarda yaygınlık kazanınca, en popüler okçuluk disiplini haline gelmiştir. Savaş sanatı kimliğini ve felsefi arka planını şeklen ve ritüellerde korumakla beraber, tam bir sportif aktivite olarak yapılagelmiştir.

Okun düştüğü mesafelerin dokumentasyonunda çok dikatli davranılmıştır. Bu sporun tasavvuf öğretisi ile ilgisi sebebiyle Osmanlılar rekorların ölçülmesinde ve kaydedilmesinde çok hassas davranmışlardır. Rekor denemeleri yapılacağı zaman, ikisi ayak yerinde (okun atıldığı yer) iki de okun düştüğü yerde olmak üzere en az dört şahitin hazır bulunması şartı aranmıştır. Hatta, pek çok rekorun, yeterli sayıda şahit olmaması sebebiyle tescil edilemediği bilinmektedir.

Ok atmayı öğrenmek isteyen aday Okçular Tekyesine başvurur, kendisine bir eğitmen tahsis edilirdi. Kapalı mekan eğitimini tamamlayan aday, ustasının izni ile açık havada menzil atışlarına çalışmaya başlardı. Heki oku ile 800 gez ya da pişrev okuyla 900 gez (594 metre) mesafeye ok düşürmeyi başardığında, Tekye Sicil Defeterine kaydolmaya hak kazanır, "defterli kemankeş" olurdu. Atılan menziller de Tekye Defteri'ne işlenirdi. Ayrıca rekor mesafelere kaydedildiğinde, bu atışların anısına, "nişan taşı" ya da "menzil taşı" dikilirdi. Bir dönem İstanbul Okmeydanı'nda 300'den fazla nişan taşının bulunduğu bilinmektedir.

Kaydedilen en uzun mesafe Tozkoparan İskender'e ait olan 1281,5 gez (845,79 metre) dir. Bugün bile olağanüstü kabul edilen diğer bazı rekor menziller ve sahipleri şöyle sıralanabilir:

Miralem Ahmed Ağa 1271,5 gez (839,18 m)
Bursalı Şuca 1243,5 gez (820,71 m)
Tozkoparan İskender 1279 gez (844,14 m)
Parpol Hüseyin Efendi 1207 gez (796,62 m)
Çullu Ferruh 1223 gez (807,18 m)
Lenduha Cafer 1209,5 gez (798,27 m).
Bir çok padişah da kemankeşti. Padişah kemankeşlerin en başarılılarından biri olan II. Mahmud'un bazı rekor atışları şöyledir: 1225 gez (808,5 m), 1228 gez (810,48m) ve 1219 gez (804,54 m). Bu inanılmaz mesafelerin, padişaha iltimas gösterildiği düşüncesi yaratmaması için şunu söylemeliyiz: II.Mahmud bu konuda o kadar hassastı ki, oku düşürdüğü mesafeyi padişaha yaranmak amacıyla tahrif etmeye kalkan iki havacıyı (okların düşüşüne bakan görevliler) işten attığı bilinmektedir. Okmeydanları, sporcuların sosyal ve siyasi kimliklerini dışarıda bırakarak girdikleri bir nevi kutsal mekan kabul edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu gibi sosyal tabakalaşmanın belirgin olduğu bir toplumda, bu geleneğe padişahların bile saygı gösterip uyması, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 7144
favori
like
share
BAYKANEM Tarih: 17.08.2008 18:22
güzel bilgilendirme teşekkür ederim