Sebebini bilmiyordu içine çöken şeyin. Üzerine yığılan dert ve kederlerin birikmiş tortusu mu?... Yoksa en sevdiğinin eliyle saplanan hançerin, ilk sıcaklık geçtikten sonra duyumsanan sızısı mı?.. Acıyordu, kanıyordu derinlerde bir yerler… Ama neler oluyor, anlamıyordu…



Daraldı… Dışarı attı kendini… Saate aldırmadan, mesaiye bakmadan kaçardı böylesi anlarda. Yine kasaba meydanına çıkacak, küçük havuzun etrafında bekleşen ürkek güvercinlere yem atacaktı. Kuşlar yem döktükçe üzerine çullanıyorlardı neredeyse. Bir süre seyretti onları. Hayvanatın, nebatatın şükranı insana ferahlık verir deniyordu. Azıcık ferahladı ama sızlayan yerden süzülenlerin göz pınarlarında damlalara dönüşmesine engel olamadı… Tutamıyordu kendini…



Sokak çocuklarına harçlık verdi. Yaşlı teyzeye bir poşet gıda götürdü. Sadaka çıkarırsam bir nebze ferahlarım ümidiyle yaptı, ama nafile!.. Yağmur bulutlarının gökyüzünü simsiyah kaplaması gibi, ne yapsa faydasızdı, güneş açmıyordu… Yerine döndü… “ Nedir bu üzerime çöken Allah aşkına, neler oluyor bana?” diye söylendi…



Geçmişine, önceki günlere gitti… Hayat mücadelesi içinde kırdıkları, incittikleri, hakkına girdikleri olmuştu. Benliği: “ Ama sen haklıydın, onlar yanlış yaptı ” dese de, Nebevi bir düstur duymuşsa tereddütsüz boyun eğerdi. “ Kırgınlıkta ilk adımı atan, ilk barışan sevabın tamamını alır “ hadisini bildi bileli böylesi durumlarda hep ilk adımı attı. Çevresi ; “ Hıh, şuna da bak, bir sürü söyleneni yaladı yuttu, karakteri zayıf, zaaflarının esiri! ” diye ardından söylense de ilk adımı atmaktan hiç şaşmadı. Kolay değildi özür dilemek. Kolay değildi, “Ben yanlış yaptım” diyerek gönül almak. Ama yapabiliyordu. Nefsine derin çentikler açılsa da, benliği darbe alsa da yapabiliyordu.



Razı olmayı seçeli beri, başına gelen her şeyin takdir gereği olduğunu hissediyor, acele etmeksizin ilerisini bekliyordu. Aslında hızlı yaşamayı ve aceleyi seviyordu.İsra-11, Enbiya-37. ayetlerde acele etmek kınanıyordu. Acele çıkışlarıyla az mı çam devirmişti?!.. Acele yargılarıyla az mı insan hakkında hüküm vermişti? Ne potlar kırmıştı aceleciliği yüzünden?!..

Niçin bu kadar hüzün kaynıyordu içinde?... Neden durmadan yüreği coşuyor, duyguları deniz misali dalgalanıyordu?.. Yoksa beklediklerini bulamamış mıydı hayattan? İlk gençlik yıllarında çok şey beklemişti. Şimdilerde beklentinin azap olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiş, beklememeyi kabullenmişti. Hiçbir şey beklemiyordu insanlardan!



Mutluluk; vermekti ! Mutluluk; mutlu etmekti!.. Onun da istekleri vardı ama ne zaman bir şey isteyecek olsa aksilikler çıkıyordu. “ Hiçbir şey istemiyorum sizden ey insanlar, ne istiyorsanız, nasıl diyorsanız öyle olsun ” diyecekti çevresine. Nasıl görülmek istenirse öyle olmak, karşıdakinin rengine boyanmak çok mu zordu?..



Derviş; suya benzer demişti bir Hak Dostu! Su; girdiği yerin şeklini alıyordu. Suya benzemek; bukalemunluk değildi. Asli hüviyetini kaybetmeden girdiği kabın şeklini almak, vardığı yere hayat ve neşe saçmaktı su olmak! Su hayattı. Su gizi aziz olmak işte böyle olmaktı…



Kalıpları olmayacaktı, dayatmacı olmayacaktı, sert olmayacaktı, benimsediklerini tartışmaya açacak ve hiçbir şeyi sahiplenmeyecekti. İlim sahibi iken, “Sen bilmiyorsun” dense, “Eyvallah bilmiyorum, buyurun lütfen bildirin! ” demek çok da güç değildi. Kabullenemediği görüşleri ve bakışları da Haktan saymak niçin güç olsundu?.. Zaten cereyan edenin hepsi Hak değil miydi?.. Olanı kabullenmekti sadece yapacağı.



Gayret etti. Fena da olmuyordu hani?.. Karşıdaki mutlu olunca huzur aynıyla kendine de yansıyordu. Ama niçin hüzün çökmüştü ki üstüne?..



Uzun süredir verdiği kavganın yorgunluğu muydu?.. Benliği uğruna girdiği inatlaşmalar, çekişmeler mi bitap düşürmüştü?.. Yoksa arayışlarının sonunda bulamamanın hayal kırıklığı mıydı hüzün?... “ Hiçbiri, hiçbiri” dedi kendi kendine… İsyan etmiyordu, kırgın değildi. Yaşadıklarını kayıp da saymıyordu. O halde neler oluyordu?..



Karamsar hisler vardı içinde. Deprem gelmeden önce de bunları hissetmiş, çevresine; “Kötü bir şeyler olacak, kötü olacak ama ne, bilmiyorum” demiş, bir hafta geçmeden deprem olmuştu. Yine büyük bir felaketin eşiğinde miydi yoksa?..



Negatif düşünceler, olumsuz bakışlar üretmemeliydi. Ne üretmişse ama bir yıl sonra ama yıllar sonra somutlaşarak yaşadığını, sahnenin hemen önüne geldiğini fark etmişti. Onun için olumsuz düşünceler üretmemeli, zihnini dizginlemeliydi.



Hüzün; eziklik de değildi, yıkılmışlık da… Başka bir şey, sihirli bir boyut vardı hüzünde…Bir türlü bulamadığı ayrı, farklı bir şey!..



Bütün zamanların Efendisi Allah Rasülü (s.a.v) ne yönelse belki cevabı bulacaktı. Onda, Onun yaşamında cevabı, örneği olmayan hiçbir şey yoktu. O da hüzünlenmiş miydi?..



İslam Tarihini tekrar okurken Nübüvvetin 10.yılına verilen isim dikkatini çekti:

SENETÜL HÜZÜN !.. Hüzün Yılı!..



Hz.Hatice-i Kübra (r.a) ın ve Ebu Talip’in vefat ettiği, Rasulullahın iki büyük destek unsurundan koptuğu yıla Hüzün Yılı deniyordu. İşte o günlerde Rasülullah: “Ben hüzün Nebisiyim, hüzün benim dostumdur” diyecekti. O yıl acılar üst üste gelecek, en sevdiklerinin ölümüne bir de Taif’ te taşlanması eklenecekti. Mekke işkencesinden çıkış yolu arayan Rasulullah, ümitle gittiği Taif halkı tarafından taşa tutulacak, akla hayale gelmedik hakaretlere maruz kalacaktı.



Dönüşte, Kabe’ye gidip secdeye kapandığında Velid bin Muğiyre isimli müşrik tarafından üzerine pislik ve dikenler atılacaktı… Bir insan ancak bu kadar üst üste acılar yaşayabilir, ancak bu kadar ruhi ve bedeni darbelere maruz kalabilirdi. Yalnız kalan Rasülullah çok hüzünlenmiş olmalı ki; o seneye Hüzün Yılı demişti…



Allah Nizamını okuyan öylesine muhteşem bir gönülde üzüntü ve yıkılmışlık tutunabilir miydi?.. Hayır, dedi kendi kendine… O halde hüzün; perişanlık ve yıkılmışlık da değildi… Hüzün Yılının olaylarını düşündüğü bir anda, ansızın lambalar yandı zihninde!..



Hüzün Yılının hemen peşine yaşanan bir olay vardı!... İnsanlık Tarihinin en zirve olayı!.. Bir daha tekrarı hiçbir insana nasip olmayacak o büyük mucize!.. Alemlerin Efendisi Hüznün akabinde Mi’rac ediyordu! Beş vakit Salat o yıl inzal oluyordu! Tevhid Ehline Cennet müjdesi o yıl geliyordu!... Medine’ den gelen heyetler, o yıl grup grup İslam’a giriyordu.



Birden doğruldu yerinden… Pencereden ufuklara bakarken hiç tatmadığı bir sürur kapladı gönlünü… Mırıldandı; “Demek bazı kayıplar, içsel mirac eşiğine gelmek içinmiş… Demek bazı acılar, müjdelere yer açmak içinmiş! Hakiki huzurun kapısıymış hüzün!..



Çok eskilerden bir Hak Dostunun veciz yorumunu hatırladı: HÜZÜN HAZİNEDİR !...



Hazine ile hüzün aynı kökten türemişti. Kayıplardan, yıkımlardan sonra mi’rac geldiğine göre; paha biçilmez hazinelere gebe kalmaktı hüzün! Kutlu bir doğum yakındı o zaman!



Biraz önceki içe kapanıklığı birden coşkuya dönüştü. Akşam vakti pencereyi açarak delicesine haykırdı karşı dağlara:




Merhabaaaaaa Hüzüüüünnnn!...

Hoş geldin Hüzüüüüüünnn!

Heeeeyyyy, duyduk duymadık demeyiiiiiiin!….

HAZİNE BULDUM HAZİİİİİİNEEEEEEEEE!...”


Mehmet Doğramacı

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 429
favori
like
share
Asiyan Tarih: 24.05.2008 08:45
teşekkürler sahabeler