1895-1915 Sinemanın Öncü Dönemi

Paris'te ilk sinematograf gösterimini gerçekleştiren Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin operatörlerinden Alexandre Promio, 1895yılında elinde kamerasıyla İstanbul'a çıkagelmesi, belki de Türkler, tıpkı Gutenberg'in icadı olan matbaa gibi, sinemayla da asırlar sonra karşılaşacaktı. Promio, padişahtan alınan özel izinle İstanbul ve İzmir dolaylarında çok sayıda belgesel film çekti.
İstanbullular ilk sinema gösterisini yine bir yabancının, Bertrand adında bir Fransız'ın sayesinde izledi. Yıldız Sarayı'nın salonuna bir perde geren Bertrand, başta Padişah olmak üzere tüm saray erkanına ilk sinema gösterisini sundu.
Fransız Lumiere kardeşlerin 1895 yılında ilk sinema gösterilerini gerçekleştirmelerinin hemen 3 ay ardından Vafiadis efendi İstanbul'da kullanmak üzere, Lumiere'lerden bir gösterici talep etmiş, ancak ellerinde sadece bir tane olduğundan alamamıştı.
Sinema Osmanlı'ya çok erken bir şekilde, Abdülhamit (1876-1908) devrinde geldi. Sultan Abdülhamit sinema ve fotoğrafı destekleyen bir padişahtı. Sinema gösterimi ilk kez sarayda gerçekleşmiş ve bir süre de saray erkanı ile sınırlı kalmıştı.


Halka açık ilk gösteri 1896-97 yıllarında Galatasaray'daki Avrupa pasajı karşısında Sponeck birahanesinde,. Sigmund Weinberg tarafından gerçekleştirdi. Weinberg'in Osmanlı'da imza attığı ilkler olarak sinema, gramofon ve de uzun metrajlı film denemesi sayılabilir.
Üstelik de elektrik olmadığı için petrol lambasının pek de hoş olmayan kokusu eşliğinde. Neler yaşanmadı ki bu ilk gösteride. Karşılarındaki dev ekranda hareket eden, yemek yiyip, uyuyan insanları görenler 'bu şeytan icadının' Tanrı'ya karşı işlenmiş büyük bir günah olduğunu söylediler. Ama tüm bu karşı çıkmalara rağmen sinemanın büyüsü insanları sarıp sarmalamakta gecikmedi. Sponek Birahanesi'nin ardından Şehzadebaşı Feyziye Kıraathanesi, Tepebaşı Tiyatrosu ve Odeon Tiyatrosu başta olmak üzere İstanbul'un pek çok yerinde film gösterimleri yapıldı.
1905 yılında Yıldız Camii'nin selamlığı ve 1904 yılında Hamidiye Kruvozörü'de filme alınmıştı.
1911 yılında Sultan 5. Mehmet Reşat Rumeli seyahati sırasında erken dönem Balkan sinemacıları Maneki (Manakia) kardeşler tarafından filme alınmıştı. Hatta padişah hızlı yürüyünce arkadan 'Padişahım yavaş yürüyebilir misiniz?" şeklinde seslenmişler ve o zamanlar için düşünülemeyecek bu davranış tam cezalandırılacakken Sultan Reşat ünlü "Bırakın çocuklar oynasın" lafını söylemişti.
Önceleri sinemaya geçici heves gözü ile bakılıyor ve birahane, kahvehane gibi yerlerde gösterimler oluyordu. Sonrasında tiyatro salonları ve diğer salonlardan bozma sinema salonlarında gösteriler gerçekleşmeye başlamıştı. İstanbul halkı ilk yerleşik sinema salonuna 1908 yılında yine Sigmund Weinberg'in sayesinde sahip oldu. Weinberg, bugün çeşitli fuarların yapıldığı Tepebaşı Sergi Sarayı'nın bulunduğu yerde Darülbedayi'nin (Şehir Tiyatrosu) Komedi Bölümü'nde ilk yerleşik sinema salonunu hizmete açtı. Pathe'ydi bu salonun adı. Daha sonra, o zamanlar da İstanbul'un kültür- sanat merkezi olan Pera'ta Cine Oriental, Cine Palance ve Cine palace gibi yerleşik salonlar birbiri ardına kapılarını açtı.

1908 yıllarından başlayarak çeşitli kentlerde halka açılan sinema salonları, gösterilerini yabancı uyruklu ve Türkiye'de ki azınlıkların egemenliğinde sürdürürken devreye Cevat Boyer'le Murat Bey'ler girer. Ve Şehzadebaşı'nda Milli Sinema adı verilen "ilk Türk sineması" açılır (19 Mart 1914). Ardından, İstanbul Sultanisi'nde film gösterileri düzenleyen Şakir Seden'le Fuat Uzkınay, Sirkeci'de lokantacılık yapan Ali Efendi'yi (Öztuna) ikna ederek ikinci Türk sinemasının açılmasını sağlarlar (6 Temmuz). Ve sinemaya Ali Efendi adı verilir. Çünkü Ali Efendi, bu kuruluşun asıl büyük hissedarları olup, Şakir ve Kemal Seden kardeşlerin de amcalarıdır.
1915 Sinema salonu olarak ilk yapılan 'Majik' açıldı. Majik daha sonraları sırasıyla Taksim, Yeni Taksim, Maksim gazinolarına çevrildi ve günümüzde Devlet Tiyatroları tarafından kullanılmakta.
1914 yılında Enver Bey Almanya'da gördüklerinden esinlenerek "Merkez Ordu Sinema Dairesi"ni kurarak başına Weinberg ve Fuat Uzkınay'ı getirdi. Bu tarihimizin ilk sinema kuruluşudur. İlk filmler askeri harekatlar, askeri kişilikler, padişah cenazeleri gibi kısa resmi içeriklidir.



14 Kasım 1914...
Türk Sinemasının Doğuşu


Türk sinemasının doğum günü, ülkenin 1. Dünya Savaşı'nın karmaşasıyla boğuştuğu döneme rastlıyor. 11 Kasım'da ülke resmen savaşa girdikten 3 gün sonraya... Çekilen ilk film, Osmanlı'nın 93 Harbi'nde Ruslara karşı yenilgisinin acı bir hatırası olan Ayastefanos'daki (Yeşilköy) Rus Abidesi'nin yıkılışını belgeleyen film oldu. Yeşilköy'deki bu anıtın dinamitle havaya uçurulmasını görüntülemek için Avusturyalı Sacha Messter Gesschelschaft firmasının teknisyenleri İstanbul'a gelmişti. Yeşilköy'deki anıtın etrafında toplanan halk arzusunu hep bir ağızdan dile getirdi. "Bu anıtın yıkılışını yabancılar değil bir Türk filme çekmelidir."

Bunu da sinema tutkunu Fuat Uzkınay, hem de mucize sayılabilecek bir şekilde yaptı. Uzkınay, o güne kadar bir kez bile film çekme aygıtını kullanmamıştı. O, sadece ustası Weinberg'den projeksiyon makinesinin nasıl kullanılacağını öğrenmişti. Ama, hemen oracıkta, Avusturyalı teknisyenlerden bu aleti kullanmayı öğrendi. Ve Türk sinema tarihinin ilk belgeselini çekti: Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı. Bu 150 metrelik dev anıtın yıkılıp tarihe gömülmesi Türk sinemasının doğuşu oldu.
Ağustos 1914 Türk Sineması'nın doğum tarihi olarak kabul edilmekte. Bu tarihte Ruslarla yapılan Ayestafanos Anlaşmasına ithafen yapılan abidenin, I.Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde artan milliyetçilik duyguları ile yıkılışının filme alınmasının tarihidir. Bu film olayının Fuat Uzkınay'ın gerçekleştirdiği düşünülüyor. Ancak filmle ilgili hiçbir belge bulunamaması, filmi izleyen ve haberi olan kimsenin olmayışı ve sonrasında yapılan araştırmalar, bu filmin ya hiç çekilmediği yada başarısızlıkla sonuçlandığı fikrini uyandırmakta.
Fuat Uzkınay'ın kızı Mutena Uzkınay, 14 Kasım 1989 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde, İlk Türk Filminin çekimini şöyle anlatıyor:
1876 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusların diktikleri Ayastefanos Anıtı'nı, İttihat ve Terakki Fırkası yıkma kararı aldı. Yıkımı bir Avusturya şirketi filme almak istiyordu, ancak bir Türkün filme alması istendi. Göreve babam uygun görüldü. Avusturya şirketinin kameramanı Mordo, babama alıcıyı kullanmasını öğretti ve ilk Türk filmi çekilmiş oldu. Dinamitle yıkılan anıtın çekiminde babamı ve kamerayı bir yere bağlamışlar zarar görmesin diye. Buna hep gülmüşümdür.''

Nijat Özön, bu film üzerine yaptığı araştırması sonucunda elde ettiği bilgi olarak şöyle açıklamaktadır:


Bu film (yani ilk Türk filmi olan "Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı") bugüne kadar bulunamamıştır. K.K. Foto-Film Merkezi'ndeki katalogda bu ad altında kayıtlı filmin bununla hiçbir ilgisi yoktur. Dikkati çeken bir noktada Uzkınay'ın 1953'te Foto Film Merkezi'nden henüz emekliye ayrıldığı sırada Sayın Tilgen'le yaptığı konuşmada bu filmin merkezde bulunduğundan hiç söz açmamasıdır. Öbür filmlerin resimlerini Merkez'in arşivindeki kopyalarından sağlayabilmesine rağmen Uzkınay bu filmle ilgili hiçbir fotoğraf vermemiştir."
Fuat UZKINAY, 1921'de Şadi Fikret Karagözoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı "Bican Efendi Vekilharç" adlı tiyatro oyununu görüntüledi. Malül Gaziler Cemiyeti'nin sinema çalışmalarının sona ermesiyle boş kalan Fuat Uzkınay, Muhsin Ertuğrul'un "Kemal Film" adına çevirdiği "Boğaziçi Esrarı" (Nurbaba) filminin görüntü yönetmenliğini yaptı. 1922'de Kurtuluş Savaşı'nın son olaylarını içeren "Zafer Yolları" adlı orta uzunluktaki belge filmini çekti. 1924'te ordunun sinemacılık kolunun yeni baştan düzenlenmesi üzerine, bu kurumun Laboratuvar Grup Amirliği'ne atandı ve emekli olduğu 1954'e kadar bu görevde kaldı. 29 Mart 1956'da İstanbul Göztepe'de öldü. Bugün Ankara'da bulunan Kara Kuvvetleri Foto Film Merkezi'nin bir stüdyosuna hizmetlerinden dolayı Uzkınay'ın adı verildi.
Uzkınay sinemayı ilk kez okula sokan, ilk özel yapımevinin kuruluşunda katkıları olan, ilk Türk filmini çeken ve daha sonraları bir sanat dalı olan sinemayı öykülü ve belge filmleri çekerek halkımıza ilk kez tanıtmış olan ilk Türk sinema adamlarından birisi olmuştur

Bir yıl sonra (1915) Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın emriyle Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulunca, Türkiye'de sinemayı tanıtma konusunda büyük katkıları olan Sigmund Weinberg de bu kurumun başına getirilir. Yardımcısı da Fuat Uzkınay'dır. Weinberg, savaşla ilgili ve Türkiye'yi ziyarete gelen imparatorların gezi belgesellerini çekerken, bu ara Enver Paşa'yı ikna edip öykülü uzun film denemesine de girişecekti.
Merkez Ordu Sinema Dairesi bir süre sonra Ordu Foto Film'e, o da kısa bir süre sonra yarı resmi "Malül Gaziler Cemiyeti" ne devrolur. Bu kurumlar gelir sağlamak için sinemaya başvurdular.
1915-1922 İlk Filmler İlk Yıllar

Weinberg ilk uzun metrajlı konulu film olarak 'Leblebici Horhor'u tiyatroculara rol vererek çekmeye çalıştı ancak savaş yüzünden yarım kaldı. Sonrasında ‘Himmet ağanın izdivacı'nı çekmeye çalışır ancak o da oyunculardan biri ölünce yarım kalır (1914-1915)
İkinci öykülü filmi olan Himmet Ağanın İzdivacı'nın ise oyuncuları Çanakkale Savaşı nedeniyle askere alınınca, bu denemesi de ilkinin akıbetine uğradı. Ancak, Ordu Sinema Dairesi Başkanlığı'na getirilen Fuat Uzkınay, yarım kalan Himmet Ağanın İzdivacı'nı savaştan sonra (1918) tamamladı.


Malül Gaziler Cemiyeti, Müdafa'i Milliye'ye devrolur. Belge filmi yönetmeni olarak kurumun başına getirilen Fuat Uzkınay bu yönde çalışmalarını sürdürürken cemiyet, ilk kez öykülü filmlere de el atar. Ve öykülü filmlerin çekimi, o yıllarda 20 yaşlarında bir gazeteci olan Sedat Simavi'nin çabalarıyla gerçekleşir. Hürriyet gazetesinin de kurucusu olan Sedat Simavi 1916 yılında ilk uzun metrajlı film olan 'Pençe'yi çeker. Filmin konusu evliliğin aslında bir pençe olduğu ve serbest olarak birlikte yaşamanın daha iyi olduğu üzerinedir. O zaman için çok cesaretli ve cüretkar bir filmdir.


Memed Rauf'un bir oyunundan uyarlanan film, bir başka açıdan da tarihe geçti: "Cinsellik içeren ilk Türk filmi." Muhsin Ertuğrul'un "Her Türk vatandaşını utandırdı" diye nitelendirdiği bu film, iç içe geçmiş iki öykü üzerine kuruluydu. Kadın ile erkek arasında yaşanan bildik sorunlar. Ama, öykülerden birindeki kadın kahramanın birden fazla erkekle ilişkiye girmesi o dönemin Türk toplumu için kabul edilemeyecek bir durumdu. Bazı kesimler tarafından utanç verici bulunan, bazı kesimler tarafından da beğenilen Pençe, tıpkı Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı gibi arşivlerde tek kopyası bile olmayan bir ilk film.
Gelen ticari başarıdan sonra ikinci olarak 'Casus' filmini yapar.
l Pençe ve Casus İlk konulu Türk filmleridir.
1919 Yılında Ahmet Fehim, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eserinden 'Mürebbiye' filmini çekti. Bu filmin konusu Osmanlı yalısında herkesi baştan çıkartan Fransız bir mürebbiye üzerineydi. İstanbul işgal altındaydı ve güçlerin komutası Fransız bir komutandaydı. Film aslında işgale karşı bir protesto da içermekteydi. Mürebbiye'de canlandırdığı Anjel, Paris'ten İstanbul'a birlikte geldiği sevgilisinden ayrıldıktan sonra İstanbullu bir ailenin yanına mürebbiye olarak girip ailenin üç erkeğini baştan çıkarıyor.
Madam Kalitea, Tük sinemasının ilk vamp kadını olarak tarihteki yerini aldı. Kalitea'nın, çocuk bakıcılığı yaptığı evdeki tüm erkekleri baştan çıkaran Fransız Anjelik'i canlandırdığı Mürebbiye, aynı zamanda Türk sinemasında sansür engeliyle karşılaşan ilk film unvanını da taşıyor.
1919 tarihli bu film, İstanbul'daki işgalci Fransız General Franceht d'Esperey'i çileden çıkarmıştı. Bir Fransız kızının böylesine düşük ahlaklı gösterilmesine kızan General, filmin İstanbul'daki gösterimini bir süre sonra durdurdu. Mürebbiye, Anadolu seyircisine ise hiç ulaşmadı. İlk yönetmenlik denemesini Mürebbiye ile 62 yaşındayken yapan Ahmet Fehim filmini 'İstanbul'u işgal edenlere karşı sessiz bir direniş' olarak nitelendirmişti.


1919 yılında ' Binnaz ' filmini çekti.
Binnaz Afişi basılarak yurtdışına satılan ilk Türk filmidir aynı zamanda.
Her iki filmin yönetmeni, Türk tiyatrosunun kuruluşunda büyük katkıları olan 62 yaşındaki Ahmet Fehim'di. Ve oyuncuları da Raşit Rıza Samako, Behzat Butak, Hüseyin Kemal Gürmen gibi tiyatro sanatçılarından oluşuyordu. Kadın oyuncuları ise Mm. Kalitea, Eliza Binemeciyan ve Bayzar Fasulyeciyan'dı
l Cemil Filmer ‘Hatıralar’ adlı kitabında çekimlerle ilgili anısını şöyle anlatıyor. ‘‘ Yapımcılığı üstlenen Malul Gaziler cemiyeti, masrafları kısmak için bir memur görevlendirmişti. Bir sahnede evin beyinin karısına sinirlenerek sürahiyi aynaya doğru fırlatıp ikisini birden parçalaması gerekiyordu. Memur itiraz etti. Ahmet Fehim 'Kuzum efendim, cam sürahi yerine, toprak testi kullanırız, ayna yerine pencereden dışarı fırlar, olur biter.' dedi. Görevli bu sefer 'O zaman dekorun gerisinde biri dursun da testiyi düşmeden yakalasın' demez mi?''


Dönemin ün yapmış güldürü sanatçısı olan tiyatrocu Şadi Fikret Karagözoğlu, Bican Efendi Vekilharç adlı 22 dakikalık kısa filmiyle Türk sinemasında ilk güldürü tipini, ilk seri ve ilk tiplemeyi yaratır. Bican Efendi Mektep Hocası ve Bican Efendinin Rüyası ise giderek bir diziyi oluşturur. Bu, konulu üç kısa filmin yönetmen ve baş oyuncusu ise Karagözoğlu'dur.
Ali Efendi, yeğenleri Şakir ve Kemal Seden kardeşlerle yeni bir "aile ortaklığı" girişiminde bulunup, "Sinema İşçileri Şirketi"ni kurarlar. Yabancı filmleri yurda ithal etmek amacıyla kurulan şirket, çalışmalarını 1928'li yıllara kadar sürdürür.

türk sinemasi tarihi
türk sinema tarihi
türk sineması tarihi
türk sinemasının tarihi
turk sinema tarihi
türk film tarihi
yeşilçam sinemasi
türk filmleri
türk filimleri
türk kahvesi tarihi
türk tiyatro tarihi
türk resimleri
türk sinemasi izle
türk film
türk filmi
türk sinemasi izlemek
tarihi resimleri

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1447
favori
like
share
edautku Tarih: 22.04.2009 21:37
tşkler
kimeryalı Tarih: 15.12.2008 16:31
paylaşımların için teşekkürler