İDEALLERİMİN YIKILIŞ ÖYKÜSÜ
Öğrenci sıralarını halledemedik...
Ödenek yok...
Kız öğrencilerin durumuna gelince...
Bırakın öylece kalsın...
Siz gelenlere ders verin yeter..
Sizin boyunuzu aşar bu sorunlar...
.....
Yıllar öncesine gittim yine..
Ne kadar mı?
Anlatayım..
Bir bebeğiniz oldu..
Mutlusunuz..
Her şeyiniz yani..
Zaman geldi..
Büyüdü..
Ana okuluna götürdünüz ellerinden tutarak..
Her sözcüğü telaffuz edişinde havalara uçtunuz..
Renkleri öğrettiniz..
Hatta komşunun yanında özel olarak renkleri sordunuz ona.
Onun bir ‘maşallah’ını duymak için..
İlkokula başladı ve ortaokul yılları geldi ardından..
Lise bir çırpıda bitti..
Ara-sıra solmalarını izlediniz..
Kendi kendine konuşmaları oldu..
Gizli kaçmaları bir şeylerden..
Ajandasının ara sayfalarında şiir denemeleri..
En sevdiği yemeği yiyemedi bir aralar..
Sonra üniversiteli oldu o küçücük bebek..
Okudu ..
Okudu..
Doktor oldu belki..
Ya da mühendis..
Onları olamasa bile..
İyi bir insan oldu içinde bulunduğu topluma..
Gerçi bu zamanda ‘iyi insan’ olmanın ölçülerinde, alınan diplomalar baz alınıyorsa da..
Siz bakmayın onlara..
İyiler sonunda kazanır mutlaka..
....
İşte bir bebeğin..
Doktor..
Mühendis..
Ya da iyi bir insan olana kadar geçen süre var ya..
O kadar yıl önceleri ..
Öğretmenlikte ikinci yılımızdı...
Ahmet’in ve benim..
Görev yerimiz ise...
Urfa ili Birecik ilçesi Kural Köyü...
İki sınıflı bir okuldu...
Ama yeterli mobilya yoktu lokalin birinde...
Bunun için de kullanamıyorduk o lokali ...
Yani mobilya dediysem öğrenci sıraları demek istedim...
Ahmet ve ben azimli öğretmenlerdik...
Buna bir çözüm bulmamız gerekiyordu...
Dilekçe dosyalarımızı çıkardık...
Öğretmen okulu yıllarımızda dilekçe örnekleri hazırlamıştık...
Hangi durumlarda...
Nerelere...
Hangi kurumlara...
Nasıl dilekçe yazılır...
Nelere dikkat edilir dilekçe yazarken...
Hatta birer örnekleri ile beraber..
........
Biz de, öğrenci sıralarımızın yetersizliği nedeniyle...
İki sınıftan birisini kullanamadığımızı bildirmiştik Milli Eğitim’e...
Dilekçeyi gayet güzel yazmıştık...
Cevap bekliyorduk...
Ya da kamyonlarla sıraların gelmesini...
Her kamyon geçişinde okulun önüne çıkardık...
Belki gelmiştir diye...
Aylarca bekledik...
Gelmedi...
Ne bir cevap geldi hükümetten...
Ne de sıralar...
......
Çift öğretim yapmaya başlamıştık okul yılı başında zaten...
Görev taksimi yapmıştık Ahmet’le..
Sabahları o kullanacaktı sınıfı...
Öğleden sonraları ben...
Kullandığımız sınıfın pencelerinde bazı camlar kırıktı...
Sonbahar sıcaklarında pek aldırmamıştık buna...
Ama kış soğukları başladığında...
Biz de bu camların takılmasına karar vermiştik...
En iyi çözüm olarak diğer sınıfın pencere camlarını söküp...
Bizim sınıfın pencerelerine takmak olacaktı...
Bunu da ben yaptım...
Ama nasıl...
3-4 tane sağlam cam söküp...
Ancak 1-2 tanesini yerine takabildim...
İlk olarak o zaman bu konularda ne kadar beceriksiz olduğumu anlamıştım...
.........
O eski Eğitim Enstitüleri gelmişti aklıma...
O kendi okullarını kendileri yapan öğretmenler...
Ya da yapılmasına öncülük yapan öğretmenler...
Kendimi onlarla karşılaştırdığımda...
Ancak onlara malzeme taşıyabilirdim...
Gerçi onlar bu konularda eğitilmişlerdi...
Örneğin..
Öğretmen okulunda tarım derslerimiz vardı bizim...
Biz o dersleri sınıfta yapardık...
İşte...
Şeker pancarı nasıl sökülür....
Bel nasıl tutulur...
Ya da şekerpancarı nasıl çapalanır...
Biz onları teorik olarak, sıcacık, kaloriferli sınflarda öğrenmiştik...
Ama o insanlar....
Çapaları alıp şekerpancarı dibi çapalamaya gitmişlerdi...
Ya da ...
Yağmurlu da olsa havalar...
Pancar sökmeye....
Aramızdaki fark bu idi...
Ama ta Atatürk zamanında bile...
Buna itiraz edilmişti..
Yani Köy Enstitülerine...
Birileri, Türk halkının aydınlanacağından ve kendi düzenlerinin bozulacağından endişeleniyorlardı..
Hatta kız çocuklarının okumasını istemeyen kafalar vardı memlekette...
............
Biz Kural köyünde anlamıştık bunu...
Öğrenci listelerine baktığımızda...
Kız öğrencilerin mevcudu, genelin yüzde onu bile yoktu...
Bunlar ise...
Ya orada çalışan memurların ya da köyün ileri gelenlerinin çocukları idi...
Zenginlerin...
Ağanın...
Dersten çıkıp mahalle bakkalına doğru yürüdüğümüz günlerde...
Okul çağında olan kız çocuklarını görürdük...
Ya sokak aralarında oynarlar...
Ya da annelerine yardım ederlerdi...
Niçin gelmediklerini araştırır...
Komik sebeplerle karşılaşırdık...
Örneğin:
Okur-yazarlığı olmasın ki...
Büyüdüğünde sevgilisine aşk mektubu yazarak namusunu kirletmesin...
Namus bu kadar ayağa mı düşmüştü....
Okur yazarlıkla kirlenecek kadar...
....
Kız çocuklarının bu devamsızlık işlerini muhtarla konuştuk...
Muhtar bize tek şey dedi:
‘ Hocam sizler garipsiniz (yabancı), bunlarla uğraşmayın’
O zaman cinler tepeme çıkmış...
Babam yaşındaki muhtara ağzıma geleni söylemiştim...
Biz daha sonraları Milli Eğitim’e bildirdik durumu...
O kırmızı dosyalarımızdan çıkardığımız örnek dilekçelerden yararlandık elbette..
İnanır mısınız oradan da bir cevap alamadık...
Cevap alamayınca...
Milli Eğitim Müdüründen randevu talebinde bulunduk...
Görüştük...
Müdür bizim dilekçelerimizi çıkardı...
Şunları söyledi:
Öğrenci sıralarını halledemedik...
Ödenek yok...
Kız öğrencilerin durumuna gelince...
Bırakın öylece kalsın...
Siz gelenlere ders verin yeter..
Sizin boyunuzu aşar bu sorunlar...
Zaten bu yıldan sonra, kendi illerinize tayininiz çıkar..
Doğu hizmetiniz de böylece sona erer..
O kadar sorun yapmayın..
....
Hükümet binasından çıktık...
Acılı Adana kebap yiyecektik...
Yanında da bol salata ve buzlu ayran..
Yiyemedik...
Birer şişe soğuk su aldık..
Oturduk bir kenara içtik..
Ağzımızı bıçak açmıyordu...
Öğretmenliğimizin 2. yılında...
21’li yaşlarda
İlk darbeyi almıştık..
....
Şunun bilincinde olmalı insan..
Concorcet der ki:
Filozofların aydınlatamadığı toplumları şarlatanlar aydınlatır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 318
favori
like
share