Cinsellik Azdırılıyor

Günahın hemen her yeri kuşattığı asrımızda, özellikle “cinsellik”le ilgili günahlar bin koldan saldırıyor. Sokaklar, meydanlar, arabalar, evler, vapurlar, billboard’lar, gazeteler, dergiler, TV’ler, CD’ler, afişler, reklamlar, filmler, vitrinler, düğünler, dernekler, sergiler, internet derken, hemen her alan cinselliği tahrik edici tablolarla dopdolu. Yaşadığımız ortam, bir yanda kadını metalaştırıp ete ve tene indirgerken, öte yanda erkekleri nefisleri karşısında büyük ölçüde korunmasız bırakıyor.

TV ekranlarından sokaklardaki insan manzaralarına, gazete sayfalarından işyeri ortamına, internetten tatil beldelerine kadar uzanan pek çok alanda sürekli cinselliğin akla getirildiği bu genel tablo karşısında mü’minleri ise çoğunlukla bir karamsarlık hali kuşatıyor. Kendini bu kadar fahiş biçimde açığa vuran günaha karşı içte uyanan meyiller, göz kaymaları, haram bakışlar mü’minleri Rabbine karşı nisyan veya isyan haline düşmenin acısıyla kıvrandırırken, şeytan durumun ümitsizliğini fısıldıyor durmaksızın. “Bu ortamda” diyor, “etkilenmemen imkânsız. Sen bu durumdan kurtulamazsın.”

Şeytanı iyi tanıyalım

– İç, iç! Bir yudumdan bir şey olmaz…
– Sadece bir kere elinden tuttum, ne var bunda?
– Bir lokmadan bir şey çıkmaz! Ye sen... Günahı varsa benim boynuma…
– Sadece bir nefes çek! Merak etme, ölmezsin…
– Bir vakit namazdan bir şey olmaz! Kaza edersin olur biter...
– Abartıyorsun! Sadece göz ucuyla uzaktan şöyle bir baktım…

Bu ve buna benzer ifadelerle karşılaşmışızdır veya bu ifadelere muhatap olan insanlar görmüşüzdür. Esasen bunlar şeytanın insanı günah uçurumuna doğru ilk adımı attırma stratejileridir. Onun için önemli olan ilk adımı attırmaktır. Zira gerisi zaten gelecektir.

Şeytan, çok sinsi bir varlık. Yapacağı şeyleri, dobra dobra ortaya koymaz. Her şeyi sinsice, aheste aheste, adım adım bir plan dâhilinde yapar. Öyle ki şeytanın, o sinsiliği içinde ne yapmak istediğini hemen hissetmek katiyen mümkün olmaz. O, bir adım atar ve attırır. Ona tabi olan insan da bu adımı küçük görerek, “Ne olacak, sadece bir adım” der ve arkasından gider.

Oysaki şeytan, peşi peşine adımlarını artırır; iki-üç derken yavaş yavaş insanı bir kul ve köle haline getirir. Böylece insan, küçük görerek girdiği günahlarla, içinden çıkılmaz bir bataklığa saplanmış olur.

İşte, “Ey iman edenler! Sakın şeytanın izinden gitmeyin. Her kim şeytanın peşinden giderse bilsin ki o kendisinden hep fena, çirkin ve meşru olmayan şeyleri yapmasını ister” (Nur, 24/21) ayeti böyle bir takibi bize hatırlatır. Bu takip, adeta farkına varmadan gerçekleştirilen bir yürüyüş gibidir. Tabii neticede insanda bir huy ve tabiat haline gelen bir yürüyüştür.

İnsan, çok defa bunun farkına bile varamaz. Günaha girme yavaş yavaş cereyan ettiğinden, tepki verme de azalır. Belki en başta biraz yadırgama olur, ama daha sonra mesele kanıksanır, normalleşir.

Evet, şeytan dedik. Bizim baş belamız. Şunu aklımızdan hiç çıkarmayalım: Şeytan daha çok miskinlik, tembellik ve meşguliyetsizliğimizden istifade eder. İnsanlığa hizmet adına yanıp tutuşmamızdan hoşlanmaz ve boş durduğumuz sürece de içimize uygun olmayan düşünceler, kuruntular atar. O sırada hayırlı işlerle meşgul olmayan hayalimizi kendi namına meşgul eder ve çirkin şeyler düşündürüp günah işlemeye zorlar. Öyleyse biz de, daima meşguliyetle, aksiyonla, faaliyet ve hizmet yolunda terlemekle şeytanın burnunu sokabileceği yerleri doldurmalıyız ki, o da bizde umduğunu bulamasın.

Ahlaksızlık zamanla normalleşiyor

Son bir asır içinde, gazete ve dergi sayfaları, sinema filmleri, TV programları ile insanların giyimleri ve yaşayışları arasında, şöyle bir bağlantı karşımıza çıkıyor: Bütün sefahat, rezalet ve müstehcenlikler, ilk olarak dar bir kesimde kendini ifade imkânı buluyor. Dar kesimde sergilenen bir aşırılık, gazete ve dergi sayfalarıyla umuma arz ediliyor.

Diğer yandan, film karelerine de benzer dozajda bir aşırılık taşınıyor. Bu kitle iletişim araçlarıyla söz konusu aşırılığı seyreden insanlar, göre göre, zaman içinde bunu kanıksıyor. İlk anda ahlaksızlık olarak görüp tepki verdiği şey, sonradan normalleşiyor. Normalleşince, kendisi de öyle yapıyor.

Bu esnada, sözünü ettiğimiz dar kesimde daha ileri bir aşırılık sergileniyor; o, bu kez ona tepki vermemeye başlıyor. Üç-beş yıl sonra onu da normal görür hale gelip sonunda uyguluyor. Şunu unutmayalım: Bakan kanıksar, kanıksayan normal görür, normal gören uygular!

Mesela mini eteğe giden yolun başında, topuğun yalnızca bir karış üstüne çıkılan modeller vardır. Onu diz boyu modeller, onu da dizin beş parmak üstüne gelen modeller almıştır. Kısalma adım adım devam etmektedir. Kısacası, hususi bir hayâsızlığın umumileşmesi “görme” yoluyla gerçekleşir. Göz göre göre, kuraldışı olan kural haline gelir; anormal olan normalleşir.

Sanat adına müstehcenlik meşrulaştırılıyor

Gerçekten, İlahi emre ve insanın fıtratına aykırı düşen açık saçıklık, her zaman sanat adı altında meşruiyet kazanma çabasında olmuştur. Hatta buna erotizm gibi iç gıcıklayıcı ama dokunulmaz bir kılıf bulunmuştur.

Gariptir, sanat adına başlanan iş, çok geçmeden sanayiye dönüşüyor. Nitekim, bugün afişlerden gazete sayfalarına, film karelerinden TV reklamlarına, sahnelerden sokaklara, yayıncı raflarından mağaza vitrinlerine ve internete kadar her yeri istila eden açık saçıklık en başta sanatla gelmiş, sonra dev bir sanayi halini almıştır. Resim, heykel, fotoğraf, dans, sinema, tiyatro gibi sanatların son asırlardaki seyri, bu sürecin tarihini de ele verir.

Ve bugün, basın-yayın, TV, giyim, reklamcılık gibi pek çok sanayinin hâkim unsuru, açık saçıklıktır. Tekerlek yahut pirinç, hatta sadece erkeklerin kullandığı tıraş köpüğü gibi bir nesne dahi açık saçık bir kadın imajı eşliğinde sunulmaktadır. (Metin Karabaşoğlu)

Kadın, yasak zevklerin aracı mı?

“Dünyaya bir kere gelinir. Sonun başlangıcı yoktur. Gülün, eğlenin, bir yıldırım hızıyla geçen ömrünüzü zevk ve safa ile geçirin. İman, ahiret, ibadet, helal, haram, ölüm gibi size sorumluluğunuzu hatırlatacak ve zevklerinizi kısıtlayacak kavramları düşünmeyin. Siz bir kelebek kadar hür ve kayıtsız olmalısınız.”

Yukarıdaki ifadeler bir hayat felsefesidir ve adına hedonizm denir. Dilimizde “hazcılık” veya “zevkçilik” diye ifade edilebilir. Kökleri Eski Yunan’a kadar gider. Günümüzde pek çok insan bu felsefeyi savunuyor ve hayata sadece zevk gözlüğüyle bakıyor.

Şunu unutmayalım ki zevk, gaye olursa, aile zayıflar. Çünkü toplumun çekirdeği olan aile, ancak fedakârlıklarla ayakta durabilir. Kadını, “yasak zevklerin aracı” kabul eden zihniyet, şefkat kahramanı anayı tanımaz. Onlara göre çocuk ise, keyif aracı olan parayı paylaşarak azaltan düşmandır; doğmadan öldürülmelidir!

Aşiretleri devlet yapanlar, kahramanlardır. Esir milletleri, efendi haline getirenler, ideal adamlarıdır. Ölüm uykusuna yatmış toplumları ayaklandıran, coşturan ve yüce hedeflere koşturanlar, alp erenlerdir. Şahsi arzuları peşinde sürüklenenler kahraman olamazlar. Sefahat döşeğine rahat için yatanlar, fedakârlık edemezler. Benciller, ölüme gülümseyen, mana için yaşayıp dava için ölenleri anlayamazlar. Bunlardan meydana gelen toplum, içinden çürümüştür.

Hayatın gayesini zevk zannedenlerin akılları gözlerine, beyinleri midelerine inmiştir. Maddi zevkten başka zevklerin de olabileceğine ihtimal vermezler. Açı doyurmanın, yetimi okşamanın, düşküne yardım etmenin hazzına yabancıdırlar. Gürültülü müzikten, kasıkları patlatan komediden, şehvet kokan edebiyattan hoşlanırlar. Ömürleri, yeni zevkleri hayal etmekle geçer.

Zevkin sınırı yoktur. Tekrarlanan hazlar, tat vermez olur. O zaman yeni ve değişik zevklerin peşine düşerler ve ortaya bin bir türlü rezillik çıkar. Halbuki zevk, vasıtadır. Bu duygu, ferdî hayatın ve neslin devamı için yaratılmıştır. Yiyeceklerde zevk olmasaydı, yemek içmek bir azap olurdu. Yiyemez, içemez ve zaruri ihtiyacımız olan gıdaları alamazdık. Hayat devam etmezdi. Aynen bunun gibi, evlilikte lezzet olmasaydı, aileler kuramaz, çoğalamaz, yeryüzünü şenlendiremezdik. İnsan nesli kesilirdi. (Ömer Sevinçgül)

Bediüzzaman Said Nursî’nin yaklaşımı içinde insan; duygularını, menfaatlerini korumaya dönük “kuvve-i şeheviye”, kendini savunmaya yönelik “kuvve-i gadabiye” ve iyiyi kötüden ayırt etmeye yönelik “kuvve-i akliye” ile kontrol eder. Bu durumlarda aşırılıklardan uzaklaşılması, sükûnet halini ortaya çıkaracaktır. İdeal kıvamda bir araya getirilen bu kuvvelerin etkileri bir ahenk oluşturup birbirini dengeleyecektir. Kuvve-i şeheviyenin dünyayı yutsa tok olmayacak sınırsız arzularını, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye frenleyecek, tecavüzlerin önlenmesinde önemli bir zemin oluşacaktır. (İşârâtü’l-İ’câz, s. 45-47)

“Cinsiyet” faktörünü nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Cinsiyet meselesini sadece şehvet planında değerlendirmek, en azından dar görüşlülük olur. Zira bu durum insanı hem ömür sermayesini yanlış kullanmaya, hem de bilerek veya bilmeyerek bazı odakların oyuncağı olmaya götürür.

Ahlaksızlık, erkeklerden şahsiyet ve vakarı, kadınlardan iffet ve nezaheti soyup atmak isteyen birtakım karanlık güçlerin kullandıkları en tehlikeli bir yoldur. İnsandaki cinsiyet, İlahi bir kanun olan çift çift yaratmanın ve neslin üremesinin sadece bir halkasıdır. Onu, böylece değerlendirmeli ve ona o ölçüde kıymet vermeliyiz.

Cinsiyet konusunda, şu ayet-i kerime ne kadar ibretlidir: “Onlar (kadınlarınız), sizin için bir libastır; siz de, onlar için bir libassınız.” (Bakara, 2/187)

Libas, yani elbise… Erkek ve kadın, biri diğerinin örtüsüdür. Malum örtü, insanı bedene gelecek olan tehlikelerden korur. Erkek ve kadın da birbirlerini meşru olmayan yollara düşmekten korumalı.

Nikâh, namus hususunda karşılıklı sözleşmedir. Günümüzde, bazı çevreler nikah müessesinin altını boşaltma gayreti içindeler. Onların oyunlarına gelmemeleri için, gençlerimizin çok dikkatli olmaları gerekiyor. Yetişkinlerin de öyle... Çünkü insan ruhunda yaşlanmayan bir duygudur cinsellik...

Aksi halde, hayatın asıl gayesinin, karşı cins ile gayr-ı meşru ilişkiler kurmak olduğunu sanan bedbaht insanların sayısı gittikçe artabilir. Bu ise, onların uhrevi hayatları kadar, milletimizin bekasına da büyük zarar verebilir.

Fuhuş bombardımanı altındayız

Günümüzde fuhuş, maalesef bir hayli revaç bulmuş durumdadır. Halbuki o, her yönü, her şekli ve her müessesesiyle insanı uçurumlara sürükleyen bir virüstür.

Fuhşa karşı İslam’ın ortaya koyduğu bir kısım esaslar vardır. İnsanlar bunlara başvurdukları sürece, –inşaallah– fuhuş girdabına kapılmayacak ve fuhuş cereyanları önünde sürüklenip helak olmayacaklardır.

İslam esaslarına ve Kur’an düsturlarına riayet edilmediği zaman insanların, kütükler gibi bu fuhuş sellerine kapılıp sürüklenmeleri kaçınılmazdır. Böyle bir netice ise, Müslüman olarak bizim en çok endişe etmemiz gereken bir meseledir.

Geçmiş milletlerin pek çoğu bu fitne yüzünden yerle bir edilmediler mi? Roma, Bizans ve güzelim Endülüs şehvet ve şehvani duygular altında kalarak ezilmişlerdir. Sanat adına sağa-sola çizilen ve şehvani duyguları ifade eden resimler, ahlakın o dönemde ne derece ayaklar altına alındığını açıkça göstermektedir. Allah, dönemin İspanya kralı zalim Ferdinand’ı başlarına bela ettiği zaman onlar zaten şehevi duyguların altında kalıp ezilmişlerdi.

Bir kısım yanlış iddia sahiplerine göre, fuhşun önünü almak için erkek ve kadının bir arada bulunması lazımdır. Böylece, her iki taraf birbirine alışacak ve ortada bir tehlike kalmayacaktır. Bu aslında korkunç bir iddiadır. İnsanların şehvetini tahrik ederek bu duyguyu söndürmeye çalışmak, deniz suyuyla insanların susuzluğunu giderme teşebbüsü gibi çok ters bir müdahaledir.

Asrın vebası: Fuhuş ve zina

Peki fuhuş nedir? Fuhuş ve zinadan ne anlamalıyız?

Fuhuş, bir insanın kendisini gayr-ı meşru zevk ve lezzetlere kaptırması manasına geliyor. Bu manada dinin meşru görmediği her şey fuhşun tanımı içine giriyor. Her türlü ahlaksızlık, kötü huyluluk, çıplaklık, açık-saçıklık, bu ahlaksızlıkları toplum içinde yaymaya çalışmak fuhuş terimini kapsıyor.

Günümüzde zina eden kadınların işlediği bu fiili, bu adla adlandırmak yaygın ise de, kelimenin kapsamı bundan çok daha geniştir. Allah’ın, yapılmasını yasakladığı her şey bu kelimenin kapmasına giriyor. Ancak çoğu zaman fuhuş kelimesi zina anlamında ele alınmaktadır.

Zina ise daha ziyade aralarında meşru bir evlilik olmayan, nikâh bağı bulunmayan kimselerin cinsî münasebette bulunması fiiline deniyor. Zina, ahlaki değerlerin temelden yok olmasına yol açan ve insanı bedenî, hayvanî hislerin esiri yapıp aşağılayan çirkin bir davranıştır. Dinimiz, evlenmeyi emrederken zinayı haram kılıyor.

Rabbimiz, “Sakın zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur” (İsra, 17/32) diyor. Ve “Allah, fuhşiyatı (hayâsızlığın her çeşidini) yasaklar” (Nahl, 16/90) emrini gayet açık bir şekilde tebliğ ederek fuhşa giden yolları kesiyor.

Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “Mü’minleri Allah Teala’dan daha çok fenalıklardan koruyan kimse yoktur. Bunun için Allah, açık kapalı fuhşiyatı (zinayı) haram kılmıştır.” (Buhari, Nikâh 107)

Yedi büyük günahtan biri

Allah Resulü’nün dilinde yedi büyük günahtan biri olan zina, farklı kapsam ve tanımla da olsa daha önceki dinlerde ve toplumlarda da kerih görülüyordu.

Hatta Yahudi kültür ve hukukunun egemen olduğu Yesrib’de (Medine) Yahudiler zinayı cezalandırıyorlardı. Fakat bunu dürüst ve adil bir biçimde yapmıyorlardı. Tevrat’ta zinanın cezası taşlama olduğu halde yoksullar ve kölelere bu cezayı uyguluyorlar, soyluların sadece yüzünü boyayıp teşhir ile yetiniyorlardı.

Hıristiyanlık da bundan farklı değildir. Aşağıdaki ifadeler Matta İncili’nden:

“Zina etme denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, zaten yüreğinde o kadınla zina etmiştir. Eğer sağ gözün seni günaha sokarsa, onu çıkar, at. Çünkü vücudunun bir organının yok olması, tüm vücudunun cehenneme atılmasından iyidir. Eğer sağ elin seni günaha sokarsa, onu kes, at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, tüm vücudunun cehenneme gitmesinden iyidir.” (Matta, 5/27-30)

Çok ilginç değil mi?

Allah çok kötü bir fiil olan zinayı niçin yaratmıştır?

Bu noktada aklımıza böyle bir soru gelebilir. Esasen yaratılışta bu fiil, zina değildir. O, beşerin nesli devam etsin diye bir cinsî münasebet fiili olarak yaratılmıştır. Neticesi itibariyle çok hayırlı bir iştir.

Allah’ın yarattığı, zina değildir. Zina, kulun kendi iradesiyle karar verip yaptığı iştir. Allah’ın yarattığı, cinsî münasebettir ve bu da insana üreme için verilmiştir. İnsan neslinin devam etmesi için Allah tarafından verilmiş bir lütuftur.

Orada alınan lezzet de, neslini devam ettirebilmesi için insana verilmiş bir peşin ücret, bir avanstır. Beşer, bu haz ve zevki meşru dairede kullanmakla yükümlüdür. Bunu su-i istimal edip kendisine ait olmayan yerlerde kullandığı zaman, zina fiili gerçekleşmiş olur.

Allah, yarattığı şeyleri umumi neticelere ve umumi hayırlara göre yaratır. Bunların neticesinde bir kısım kötü şeyler meydana geliyorsa bunlar beşerin fiiline ait şeylerdir. Bakınız bu hakikati Rabbimiz bir ayet-i kerimede nasıl dile getiriyor? “Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa, 4/79)

Yani zinayı beşer kazanmıştır, dolayısıyla çirkinlik beşere aittir. Ama beşer bunu yaparken, fiil Allah tarafından yaratılır. Zina eden kişinin kendisi olduğu için, cezayı da o görür

Beğeniler: 1
Favoriler: 0
İzlenmeler: 479
favori
like
share