--------------------------------------------------------------------------------

Fuhuş ve zina yuvalar yıkar
Dimağları tahrip eder
Unutkanlık verir
İslami aşk ve heyecanı öldürür
Kişiye vicdan azabı çektirir
Sektör haline gelmesi kapanmaz yaralar açar
Kürtajları arttırır
İnsan sağlığını tehdit eder
Allah’ın gazabını çeker
Kadınları mağdur eder


1. Fuhuş ve zina yuvalar yıkar

Bilirsiniz, atomun bir çekirdeği vardır, bir de bunun çevresinde elektronlar. Elektronlara müdahale atomun yapısında değişikliklere sebep olur, kimyasal reaksiyonlar meydana gelir. Bu, birçok zararlara sebebiyet verir. Fakat esas zarar, atomun çekirdeğine kontrolsüz ve yanlış bir müdahale olduğu zaman olur. Çekirdeğe müdahale edildiğinde atom infilak eder, ortalık darmadağın olur.

Toplum da bir atom gibidir. Çekirdeği de ailedir. Çekirdeğe müdahale edilince toplum hayatı dinamitlenmiş olur, sosyal dengeler bozulur. Sosyal denge bozulunca da, o toplumun meydana getirdiği, millet ve milletin meydana getirdiği devlet sarsıntı geçirir.

Aileye önem vermezse, toplumun düzeni bozulur; filozofların dediği gibi, fert fert birer canavar olurlar. Batı, bu canavarlaşmada hızla yol almaktadır. Fransa’da ve Almanya’da yayınlanan dergiler sık sık bu konuları gündeme getiriyorlar. Giderek çöken aile kurumunu kurtarmaya çalışıyorlar. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, boşanma oranlarının çok yüksek olan Avrupa’da, yakında aile mefhumunun kalmayacağı endişesini dile getiriyorlar.

Aile, ne kadar sağlam olursa, toplum o derece güçlü temeller üzerine kurulmuş olur. Bir milleti yıkmak isteyen iç ve dış düşmanlar, ilk tahribatlarına aileden başlarlar. Toplumların dejenere olmasında fuhşun rolü tartışılmazdır. Çünkü fuhuş, toplumun en temel direği olan aile yapısını hedef alır.



Aile için en büyük tehlike

Aile toplumun çekirdeğidir. Sağlıklı nesil bu yuvada yetişir. Çocuk fizikî gelişmesini de, ahlak ve terbiyesini de önce buradan alır. İnsan sevgisinin kaynağı ailedir. Bu yuva için en büyük tehlike fuhuş ve zinadır. Zina her şeyden önce ailenin oluşmasını engeller. Zina yapan bir insan bir yuva kurmak istemez.

Diğer dinlerde olduğu gibi dinimizde de neslin korunması asıldır. Bu da ancak nikâhla mümkündür. Nikâh toplum hayatı için bir nimettir. Gayr-ı meşru birleşmeler aile kurumunu ortadan kaldırır.

Aynı zamanda zina, kurulmuş olan ailenin dağılmasına ve perişan olmasına sebep olur. Geride faydasız pişmanlıklara gömülen, aldatmanın veya aldatılmanın verdiği acıyla yaşayan erkekler ve kadınlar, birbirinden kopmuş anne ve babanın ilgi ve şefkatinden yoksun büyüyen evlatlar kalır.

Bugün fuhuş yüzünden pek çok insan onurunu kaybetmiş, kendine olan saygısını ve güvenini yitirmiş, aşağılık bir yaşam çizgisini benimsemiştir. Fuhuş yüzünden çok sayıda yuva dağılmış, aileler çökmüştür. İnsanlara genel bir mutsuzluk, huzursuzluk ve aradığını bulamama psikolojisi hâkim olmuştur.

Oysa Allah’ın gösterdiği yola uyup, temiz olanı seçseler, diğer bir deyişle helal olan bir seçim yapsalar insanlar hem psikolojik açıdan rahat ederler, hem kendilerine güvenleri gelir, hem karşılıklı sevgi ve saygı muhafaza edilir, hem de sağlam aile ve toplumlar oluşur.

Bu konuda şu dersler dikkat çekicidir:

Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve farzlarla ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. (Sözler, s. 212)

Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevi bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır. (Sözler, s. 216)



Medya gençlerin ahlakını bozuyor

Maalesef ülkemizdeki medya, yayınlarıyla aile üzerinde çok derin tahripler yapıyor. Müstehcen içerikli yayınların en büyük zararı, ahlaki değerlerin kaynağı olan kültür ve inancımız üzerindeki tahribatı… Medya araçlarının en geniş izleyici kitlesi gençler ve çocuklar olunca bu tahribattan da en çok onlar etkileniyor.

Ayrıca ergenlik dönemindeki gençler ve çocuklar zihinsel ve bedensel gelişimlerini henüz tamamlamadıkları için, yetişkinlere oranla bu tür yayınlardan daha çok etkileniyorlar.

Çocuklar ve gençlerin gelişim döneminde model almanın önemli bir yeri vardır. Medya araçları bu kadar yaygın değilken çocuğun veya gencin modeli belki annesi-babası, ablası-ağabeyi, yani yakın çevresinden birileriydi. Özellikle televizyonla beraber yakın çevrenin yerini, ünlü şarkıcılar, futbolcular, mankenler ve hatta gerçekte var olmayan dizi veya film kahramanları aldı. Saydığımız bu kişilerin hayat tarzları, hal ve hareketleri göz önünde bulundurulursa örnek alınacak bir model teşkil etmedikleri ise açık…

Gerek televizyonda, gerekse yazılı basında ünlü kişilerin lüks ve para içindeki hayatları sunulurken, öte yandan yaşadıkları gayr-ı meşru ilişkiler ve skandallar da gözler önüne seriliyor. Dolayısıyla lüks hayatlar kadar, yaşadıkları seviyesiz ilişkilere de özeniliyor.

Öte yandan, günde en az on tanesine maruz kaldığımız dizilerin konuları da hep aynı eksen etrafında dönüyor. Evlilik dışı ilişkiler, sigara ve içki tüketimi, şiddet, yalan-dolan, iftira, dizilerin ana temalarını oluşturuyorken, cinsellik de önceki yıllara göre daha fazla vurgulanıyor.

Kişilik gelişimlerinde artık; aile, okul ve yakın çevreden daha etkili olan medya bu yöndeki yayınlarıyla çocuk ve gençleri, hem bireye, hem de topluma büyük zararı dokunan yanlış ilişkilere ve davranışlara alıştırıyor, bunları halkın gözünde olağanlaştırıyor ve sonunda normal gibi algılanmasına sebep oluyor.

Televizyondan görüp, gazete ve dergilerden okuduğu davranışları günlük hayatında uygulamaya başlayan gençlerin sonu da ne yazık ki, kurmaca dünyada olduğu gibi mutlu olmuyor. Sonuç yine medya aracılığıyla bizlere sunuluyor. Gün geçmiyor ki, gençler arasında geçen bir şiddet olayının, intihar vakasının, namus cinayetinin haberi verilmesin. Yapılan araştırmalar da yaşanan ahlaki çöküntüyü gözler önüne seriyor. Örneğin, ülkemizde kürtaj yaşının 14’ün altına düştüğü kaydediliyor.

Bütün bu yaşananlar Türkiye’nin kalkınma ve ilerleme yolunda da en büyük engeli teşkil ediyor. Çünkü ahlaki değerlerini ve inançlarını kaybetmiş bir toplum, kültürel ve teknolojik alanda da ilerleme gösteremez. Görülüyor ki, müstehcenliğin zararları birey bazında kalmıyor; toplumun bugününü ve geleceğini de etkiliyor.

İşte size çarpıcı bir misal: Televizyonları şov programlarıyla tanıştıran Osman Yağmurdereli, Zaman gazetesinin, 27.08.2006 tarihli “Cumaertesi” ekinde, televizyonda izleyecek şov programı bulamadığını söylüyor ve ekranlarda eli yüzü düzgün programların olmayışından yakınarak sözlerine şöyle devam ediyor:

“Televizyoncular, yaşadığı topluma bir şeyler vermeli. Maalesef doğru programlar yapılmıyor. TV kanallarının Türk ahlak, örf ve âdetlerine uygun işler üretmeleri gerekiyor. Bugün yapılan programlar özellikle gençleri olumsuz etkiliyor. Dahası ileride kapanması güç yaralar açacak. Bunu herkesin bilmesi lazım. ‘İstemeyen seyretmesin’ mantığı da çok saçma.”

Evet, işte ülkemizdeki şov ve magazin dünyası içinde bulunan bir insan bu ibretlik sözleri söylüyor. Umarım bu sözler ilgili yerler tarafından dikkate alınır ve alınan kararlar pratiğe yansır.



Aldatmanın hiçbir özrü olamaz

Aldatma, kadın-erkek hangi cins tarafından yapılırsa yapılsın son derece kötü, acı ve çirkin bir şeydir. Bunun hiçbir özrü, mazereti ve açıklaması olamaz. Aldatıp sonra da buna makul bir izah getirmeye çalışmak ise inanılmaz komik ve trajiktir. Genel kabul erkeğin karısını aldatması ve kadının bu aldatılma neticesinde psikolojik sorunlar yaşamasıdır. Ama şunu unutmayalım ki, erkekler eşlerini yine bir kadınla aldatırlar. Yani bu meselede erkekler olduğu kadar kadınlar da suçlu…

Bu sözlerimizle aldatma konusunun cinsiyetle alakalı bir şey olmadığını kadın ya da erkek her iki tarafta da olabileceğini ve bu olgunun psikiyatrik bir durum olduğunu ifade etmek istiyoruz. Ancak erkekler, yaptıkları hataları masum, normal göstermek ve üstlerini örtmek amacıyla çoğu olayı bireysel olmaktan çıkarıp sanki tüm erkeklere hasmış gibi gösterirler. Böylece sorumluluğu tüm erkeklerin paylaşmasını sağlarlar.

Ama erkeklerin bu konuda gündemde olmaları, bütün erkeklerin eşlerini aldattıkları ya da aldatacakları anlamına kesinlikle gelmez. Maalesef aldatma konusunda erkeklere bunu bir “hak”mış gibi sunan toplumun bozulmuş ahlak değerleri ve mesajlarıdır. Sayıları az da olsa, medyada renkli bohem gecelerin ve çarpık ilişkilerin süslü bir anlatımla verilmesi bunu ne masum kılar, ne de her erkek yapıyordur anlamına getirir.

Bizim dikkatinizi çekmek istediğimiz husus, gayr-ı meşru ilişkilerin insanda ve o insanın şahsında bütün toplumda açtığı yaralar. Düşünün bir adam intihara kadar teşebbüs edebiliyor. Aslında bu adamın eşini de konuştursak o da girdiği maceradan çok huzurlu değildir. İlk başta geçici bir mutluluk yaşamış olabilir, ama sonrasında mutlaka pişmanlık duyacaktır.

Günahlar zehirli bal gibidir. Ve insan zehirli balın sancısını hemen idrak edemez. Önce tatlı ve hoş gelir. Fakat sonra zehrin kıvrandıran sancısı başlar ve insan karanlık girdaplara, çıkmaz sokaklara, limansız sahillere sürüklenip gider. Neticede hem bu dünyasını hem de öteki dünyasını berbat eder.

İşte size eşini aldatmış bir erkeğin acı itirafları: “Eşimle severek evlendim. Yaklaşık 5 yıldır evliyiz. Çok mutlu bir yuvamız, aslan gibi de bir oğlumuz var. Son bir aydır eşimle annem ve babam yüzünden kavga etmeye başladık. Aslında hata yine bende... Ben annem ve babam ile eşim arasında köprü olamadım.

Neyse… Eşimin annem ve babamdan dolayı bana karşı olan tutumundan dolayı aklımca onu cezalandırmak için aynı iş yerinde çalıştığımız bir bayan arkadaşla duygusal bir ilişkiye başladım. Baştan her şey çok güzeldi. Hani derlerler ya ‘günah, zehirli bir baldır.’ İşte ben o zehrin bal kısmına aldandım. Ama çok geçmeden zehirlendiğimi anladım. O kadar pişman oldum ki... Peki, pişmanlık fayda verdi mi? Tabii ki çok sıkıntılar çektim. Yuvam bozulma noktasına geldi. Sonunda kendimi eşime affettirdim, ama en büyük korkum acaba Rabbim de beni affetti mi? Bu endişe içimi kemirip duruyor. Ona karşı çok mahcubum…”



2. Dimağları tahrip eder

Yarı çıplak vücutları göre göre, müstehcen sözleri duya duya ve hayalinden bir türlü silemediği açık saçık görüntüleri düşüne düşüne, durmadan erkeklik hormonları üreten ve her gün biraz daha şehvani duyguların baskısı altına giren bir sürü genç, cinsî sapıklığa doğru sürüklenip gitmekte ve toplumumuzun yüz karası haline gelmektedir.

Zinanın yaygın olarak bilinen fonksiyonu; genç dimağları tahrip etmesi, üretemez, düşünemez hale getirmesidir. Fuhuşla içli-dışlı olan nesillerin belden yukarısı çalışmaz. Bütün söz ve fiilleri belden aşağıya endekslidir. En verimli çağlarında beyinlerini boş, hatta zararlı işlerle meşgul ederler.

Fuhuş bir milletin fiziki gücü olan bedenlerini çürüttüğü, atalete uğrattığı gibi zihinlerini köreltir, yüreklerini karartır ve fazilet duygularını öldürür. Bu illete bulaşmış insanlara istediğinizi yaptırabilirsiniz.

Özellikle genç bir insan, kendisini tahrik eden görüntüden, kendisini tahrik eden ortamlardan kaçınmaya çok gayret etmeli, çok dikkat etmeli. Bir sürü müstehceni seyreden genç ateşe doğru, uçuruma gidiyor demektir. Mahremiyet sınırlarını tanımayıp, yabancılarla oturup kalkan, tenha yerlerde buluşan gençler gidiyor demektir.

Niye gidiyor demektir? İradesi yok mu? İmanı var, iradesi var. Gitmez, döner. Hayır. Bu konuda Allah Resulü’nün çarpıcı bir ikazı var. Fevkalade yerinde geliyor insana:

“İnsan cinsel açıdan tahrik olunca, tahrikte alevler yükselince bir yere varır ki, o aklının ya tümünü ya üçte ikisini kaybetmiş gibi olur. Deli haline gelir.” (Keşfü’l-Hafa, 2/129)



“Eyvah aldandım!”

Cinsel duyguların tahrikinin bu hale gelmesinden sonra deli bir insan nasıl en yanlışı yaparsa, o insan da en yanlış şeyleri yapar. En kötü günahlara girer, ömür boyu utanacağı şeyleri yapar. Ondan sonra tetiği çekip adam öldüren kimsenin öfkesi geçince aklı başına gelip de “eyvah” diye çırpındığı gibi eyvah eder, çırpınır, pişman olur, ama namludan kurşun çıkmış hedefi vurmuş, cinayet işlenmiştir.

Ondan dolayı mümkün oldukça gençler müstehcen manzaraları seyretmemeye, müstehcenden ve tahrik eden görüntülerden uzak durmaya çalışmalı. Yani tahrik olup da aklını kaybeden deli haline gelmemeli. Gelirse fren kopmuştur ve o kimse, uçuruma doğru yuvarlanıyordur.

İşte size uçurumlara yuvarlanmış, daha sonra o bataklıktan kurtulmayı başarmış talihli bir delikanlının yürekten iniltisi:

“Kıymetli ağabey. Bir sıkıntımı sizinle paylaşmak istiyorum. Geçmişte çok büyük günahlara girdim. Her şey kötü bir arkadaşıma uymakla başladı. Beni kendi çevresiyle tanıştırdı. Önce sigaraya başladım. Arkasından içki geldi. Derken uyuşturucuya başladım. Kız arkadaşlarım oldu. Onlarla Cenab-ı Hakk’ın yasakladığı ilişkilerde bulundum.

Batılı tasvir etmek istemiyorum ama Rabbimin yasakladığı her türlü fiili işledim. Neden sonra içimi büyük bir pişmanlık duygusu kapladı. Ben bunu hep anneciğimin dualarına bağlıyorum. Çünkü annem benim halimi görüyor, için için ağlıyor ve hep bana dua ediyordu.

Hayatımda radikal kararlar aldım. Bütün eski arkadaş çevremle her türlü ilişkimi kestim. Tövbeler ettim. Namaza başladım. Şu an Rabbime şükürler olsun ki, ibadetlerimi yerine getirmeye çalışıyorum. Eski arkadaşlarımın da o günah ortamından kurtulması için dua ediyorum.

Allah’ın yasaklamış olduğu bütün günahları işlemiş birisi olarak özellikle genç arkadaşlarıma şu mesajımı lütfen ulaştırın: Dünyanın fani zevklerine aldanmasınlar. Günahlar zehirli bir bal gibi. Önce insan bala kanıyor. Ama arkasından zehrin acısı baş gösteriyor ve ‘Eyvah aldandım’ diyorsunuz. Bu durum insanı insanlığından çıkarıyor ve ona dünyaya esas geliş sebebini unutturuyor. Kardeşlerim şeytana uymasınlar, zihinlerini günah tablolarıyla kirletmesinler.”



Zihninizi günahlardan koruyun

Zihin günahlar, hatalar ve kötülüklerle kirlenir. Her günah, her hata ve her kötülük zihinde mutlaka bir iz bırakır. İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla onun tezahürlerini kendi gönlünde ve duygularında hissedebilir. Böyle bir kirlenme, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar, salih amellerde süreklilik isteğini azaltır ve fenalıklara meyil gücünü artırır.

Evet, günümüz insanı böyle zihin kirliliği gibi bir afetle karşı karşıyadır. Bugün çarşıya ve sokağa her çıkışlarında gözler yoluyla birtakım haramlara girmeleri neredeyse muhakkak. Ruh dünyalarında bulantı hasıl edecek manzaralar çok yaygın. Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor.

Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenab-ı Hakk’a yönelme imkânını asla bulamıyorlar. Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler birer perde halini alıyor; Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, artık himayesiz kalan kalpler şeytandan gelecek günah oklarına açık birer hedefe dönüşüyor.

Böyle bir umursamazlığa düşmekten çekinmeli, zihnimizi temiz tutma titizliğimizi olanca dikkatimizle sürdürmeliyiz. Yoksa alışkanlıklar ahlak haline geliyor, zihinler kir pastan kurtulamaz duruma giriyor.



Mastürbasyon ne kadar doğru?

İşte zihinleri kir-pas ile dolan ve müstehcen manzaralarla dimağı kirlenen genç, zinanın ne kadar büyük bir günah olduğunu bildiği için kendisini teskin etmek için başka bir yola başvurabiliyor. Buna eski ifadesiyle istimna, yeni ifadesiyle ise mastürbasyon deniyor. Peki mastürbasyon ne kadar doğru veya ne kadar yanlış? Bu meseleyi kaynaklarına inerek, fazla da detaya varmadan inceleyelim.

Evvela hemen şunu söyleyelim ki, mezhep imamlarımız, istimna için “haramdır” hükmünü vermişlerdir. Bu hususta, Hanbeliler’in el-Muğnî’sine, Malikiler’in Müdevvene-i Kübra’sına, Hanefiler’in ise Hidaye ve Fethu’l-Kadir’ine bakılabilir.

Sayılan bu büyük imamlar, “Eşlerin dışında herhangi bir cinsel tatmin yolu arayanları haddi aşan kimseler” olarak niteleyen ayete (Mü’minun, 23/5-7) ve “Sizden evlenme çağına gelip de buna güç yetirenler evlensin, evlenmeye imkân bulamayanlar ise oruç tutsun” (Buhari, Nikâh 2) hadisine dayanarak bu fiili haram saymışlardır.

Hadiste açıkça görülmektedir ki çare olarak oruç tavsiye edilmektedir. Ayrıca Cenab-ı Hak başka bir ayette evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmektedir. (Nur, 24/33) Kaldı ki günümüzde tıp da hem psikolojik hem de bedensel açıdan mastürbasyonun insana değişik zararlar verdiğini söylemektedir.

Kaynaklara bakıldığında dört büyük mezhep imamının istimnayı haram saymalarına karşılık bazı âlimlerin, cinsel duyguları çok baskın gelen, zinaya sapma endişesi olan ve hatta bu konuda sağlığı bozulacak seviyede olan bekârların ve uzun süre değişik sebeplerden dolayı eşiyle ilişkide bulunamayan evlilerin istimna yapmalarına kerhen cevaz verdiklerini görüyoruz. (İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, II, 399; IV, 27; Kadıhan, el-Feteva, I, 46; İbn Hazm, el-Muhalla, XI, 392-393; İbn Teymiye, el-Feteva’l-Kübra, I, 73)

Evet günümüz gençliği hakikaten cinsel manada çok ciddi imtihan içindedir. Çünkü yazılı medyadan görsel medyaya, oradan internete ve sokaklara kadar her yerde insanın şehevi duygularını tahrik edici sahneler yer almaktadır. İşte bu da günümüz neslinin imtihanıdır. Tabii ki bunun ecri de çok büyük olacaktır.

Bu sebeple genç bir mü’min, kesinlikle bu tür bir yola başvurmamalı, evlenme yollarını sonuna kadar zorlamalıdır. Şayet bu mümkün olmuyorsa kendini bu tür şehevi duyguları kamçılayıcı tablolardan uzak tutmalı, bunları zihnine misafir etmemelidir.

Burada şu denebilir: “Bunları söylemek kolay tabi… Gel de sabret!” Ama şunu unutmayalım ki, Efendimiz (a.s.m.), ahir zamanda imanı ve imanın gerektirdiği hayatı yaşamayı elde tutulan bir kora benzetiyor. Bu, meselenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Ancak buna sabreden günümüz insanını, büyüklerimiz amudî (dikey) velayete ulaşacağını söylemektedir. Evet, Rabbim hepimize, özellikle gençlerimize sabır versin ve onları muhafaza eylesin.



3. Unutkanlık verir

Cinselliğin yanlış kullanımı ve karşı cinse bakma insanın hafızasını, dikkatini tahrip eder. Hafıza uzmanları günümüzde unutkanlığın ve hafıza zayıflığının artmasını yirminci yüzyılın bir hediyesi olarak dile getiriyorlar.

Onlara göre beynin çalışma akışının bloke edilmesi, fazla televizyon seyretme, kontrolsüz hayaller kurma gibi şeylerden dolayı beyin kapasitesinin zayıflatılması ve sistemsiz düşünme alışkanlığı gibi etkenler insanlarda unutkanlığa sebep oluyor.

İmam Gazali’den İmam Rabbani’ye, İmam Şafi’den Üstad Bediüzzaman’a kadar pek çok âlim, hafızaya tesir eden etkenlerden birisinin de haram manzaralara bakmak olduğunu ifade ediyorlar.

Günümüzde televizyon ekranları, gazete sayfaları ve internet siteleri şehevi duyguları kamçılayan görüntülerle dopdolu. Bu tür görüntülere ısrarcı bakışlar insanda çok ciddi ve köklü bir unutkanlığa sebebiyet verdiği gibi aynı zamanda onun manevi latifelerini de öldürmektedir.

Göz harama yöneldiğinde, irade hükümsüz kalmış ve akıl, tamamen nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, –Allah korusun– bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır.

Bir örnek verecek olursak; İmam Şafiî Hazretleri, hafızasının zaafından dolayı hocası, İmam Azam’ın talebelerinden Veki b. Cerrah’a şikâyette bulunur.

İmam Şafii bu durumu şu mısralarla ifade eder.

“Şekevtü ilâ Vekiin sûe hıfzî, / Fe erşedenî ilâ terki’l-meâsî, / Ve kale inne’l-ilme nûrun, / Ve nurullahi la yu’ta li’l âsî.”

Yani, “Hocam Veki’e hafızamın zayıflığından şikâyet ettim. O da bana günahları terk etmemi tavsiye etti. Ve dedi ki: ‘İlim, Allah’ın verdiği bir nurdur. Allah’ın nuru ise devamlı günaha dalana verilmez.’”

Tabi bu ifadelerden İmam Şafiî Hazretleri’nin günahlar içinde bir hayat yaşadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Meseleye “Hasenâtü’l-ebrâr seyyiatü’l-mukarrabin/Ebrar (iyiler) adına iyilik sayılan bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabin için günah sayılır” sırrıyla bakılmalıdır.

İnsanların bulundukları konuma göre yaptıkları fiiller farklılık arz eder. Bizim normal gördüğümüz bir ameli İmam Şafii Hazretleri Cenab-ı Hakk’a yakınlık noktasında geldiği konum itibariyle günah olarak kabul edebilir.

Rabbimiz Nur Suresi’nin 30. ayetinde gözlerimizi haram manzaralara bakmaktan sakınmamızı emrediyor. Bu sebeple bu konuda azami dikkat göstermeli ve kendimizi korumalıyız. Vazife ve mesuliyetimizin gereği olarak yer yer karşımıza bu tür görüntüler çıksa da dinimizin bu konudaki emrine hassasiyet göstermeli ve bunu bir ahlak haline getirmeliyiz. Bir hadis bu yolda bize ışık tutmalı:

“Üç kişi vardır ki, gözleri, kıyamet günü cehennem ateşi görmez. Bunlar:

1. Allah korkusundan ağlayan göz.

2. Allah yolunda nöbet tutan göz.

3. Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmaktan sakınan göz.” (Tirmizi, Fedailu’l-Cihad 12; Camiü’s-Sağîr, 2/878.)



Unutkanlık hastalığı

Bediüzzaman Hazretlerine genç bir hafız geliyor ve “Bende unutkanlık hastalığı var, ne yapayım?” diyor.

O da, "Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivayet var: İmam Şafiî'nin (r.a.) dediği gibi, harama nazar unutkanlık verir" diye cevaplıyor.

Evet, günümüzde herkesin az ya da çok şikâyet ettiği bu hastalık, açık saçıklıkla paralel şiddetini de arttırarak devam ediyor. Bu derdin dermanı ise, haram manzaralara bakmaktan uzak durmaktır.

Bediüzzaman’ın şu yorumu da dikkate değer:

Müslümanlarda harama bakma arttıkça, nefsin hevesleri heyecana gelir ve yanlış/fazla kullanım (su-i istimalat) sonucunda vücutta israf meydana gelir. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan dolayı da tıbben hafızaya zayıflık gelir.

Bu asırda açık saçıklık yüzünden, özellikle sıcak memleketlerde o bakıştan su-i istimalat, genel bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlar. Herkes, az-çok bu şikayette bulunur. İşte, bu umumi hastalığın artmasıyla, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin yorumu görünüyor. Efendimiz (a.s.m.) ferman etmiş ki: "Ahirzamanda, hafızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor."

Demek bu hastalık dehşetlenecek ve bazı kimselerde bu “kötü bakış”la Kur’an’ın hıfzına set çekilecek.



4. İslami aşk ve heyecanı öldürür

Zina dolayısıyla haramlara girme, zamanla kişinin kalbini işgal ede ede, “Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır” (Mutaffifin, 83/14) ayetinin sırrı zuhur eder. Kalp duymaz ve duygulanmaz hale gelir. Günahlar kalbi kararttıktan sonra bir insanda, İslamî aşk ve heyecan bulunması mümkün değildir.

Bu noktada işi ciddiye almayan, kendini disipline etmeyen bir insanın kalbine her bakışında birer kara lekenin sürüldüğü unutulmamalı. Kalbin her gün yara alması kadar kişiyi takva konusunda zayıf düşürücü bir hal düşünülemez. Bu durumda yara alan kalbin direniş gücünün de zayıflayacağını ve daha önce hassasiyet gösterilen konularda (mesela namazı dosdoğru kılma konusunda) da gerileme içine gireceğini söyleyebiliriz. Çünkü bunların hepsi birbirine bağlıdır.

Ya kılınan namaz kişiyi harama bakmama konusunda dikkatli olmasını sağlar ya da tersinden, harama bakış kişinin namazı daha bir gafletle kılmasına yol açar. Bu işleyiş tarzının bilincinde olursak harama baktığımız takdirde bu günahı önümüzdeki kılacağımız vakit namazında temizlemenin hazırlığı içine gireriz ve aynı haramın tekrarlanmaması için tedbirimizi almış oluruz.

Aksi takdirde taviz tavizi getirir, çünkü nefis harama bakma konusunda zaten çok zayıftır. Kendisini bu konuda koruyan kişi maneviyatı açısından seviye kazanır. Pek çok insanın namazda huşu hissetmediklerini söylemeleri tesadüf olmasa gerek.



İbadetlerdeki manevi lezzeti öldürür

Eğer evinizde televizyon varsa, gözlerinizi ayırmadan sürekli zaping yaparak zamanınızı israf ediyorsanız, gözleriniz değil birinci bakış, bininci bakışla her gün kirlenir. Ve siz de bu olayı kanıksamış olarak bedenî hayatınızı ruhsuz olarak sürdürürsünüz. Kalbiniz katılaşır, dünya zulüm ile inlerken gözünüz yaşarmaz, ölüm burnunuzun dibinde dolaşır ama siz daha çok uzun yıllar için planlar yaparsınız.

Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenab-ı Hakk’a yönelme imkânını asla bulamıyorlar.

Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler bir perde halini alıyor. Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, rahmet esintilerine ve İlahî inayete mani oluyor ve artık himayesiz kalan kalpler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşüyor.

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz, kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı Hazreti Abbas’ın oğlu Fazl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu.

Asır saadet asrı, mevsim hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Resûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi. Öyle bir şeyin adeta imkânsız olduğu bir durumda, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimizin bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.

Bediüzzaman Hazretleri ise bu tehlikeye şu ifadelerle dikkat çekiyor:

“Hem senin mahiyetine öyle manevi cihazlar ve latifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç kadar bir ağırlığa, yani, gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor. Hatta bazen söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük latifelerini onda batırma!” (Lem’alar, 17. Lem’a, s. 235)

“Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlakı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi (insandaki yüce duyguları) sarsar, tahrip eder.” (Sözler, 25. Söz, s. 553)

Bu ifadelerden anladığımız da harama nazar gibi iffeti zedeleyen hususların imanın tesir gücünü kırdığı, İslam’dan istifadeye engel olduğu ve insanı donanımındaki bir kısım latifelerin fonksiyonlarını icra edemez bir hale getirdiğidir. Bediüzzaman Hazretleri, “Dikkatle bas; yoksa kayıp düşme ihtimali var” diyerek bizi dikkatli olmaya davet ediyor.



5. Kişiye vicdan azabı çektirir

Şu itiraflar, içine girmiş olduğu günah bataklığından dolayı vicdan azabı duyan bir gence ait. Bakın ne diyor:

“Lise-1’den bu yana bazen uygun olmayan sinemalara gidiyorum. Bu daha sonra bana inanılmaz acılar veriyor. Günlerce gülmeyi kendime yasaklıyorum. İnsanlardan hep kaçıyor, hafakanlar yaşıyorum. Kendimi etrafımdaki iyi insanlardan çok aşağı ve alçak görüyorum. Mutluluk değil birazcık huzura ihtiyacım var. Öylesine ikilemlerdeyim ki bir gün gelir, buna dayanamaz ve acı bir şekilde her şeyi bırakırım diye korkuyorum.”

Bu ifadeler vicdandan geliyor. Aslında bunlar kişideki imanın haykırışları… Şurası bir gerçek ki, fuhuş yapanların veya zina günahına bulaşanların çoğu, bunun haram olduğunu bildikleri için bilinç altlarında büyük bir vicdan azabı ve huzursuzluk duyarlar. İnkâr etseler de kendilerine güvenlerini içten içe kaybetmeleri bunun bir göstergesidir. Çünkü her günah fıtratı bozar. Bu bozma işi insana “Ben bu işi yapacak kadar basit bir insan değilim aslında. Keşke yapmasaydım” şeklinde vicdan azabı çektirir.

Aslında bir dereceye kadar bu vicdan azabı güzeldir. Çünkü bu sıkıntı, insanı tövbe kapısına yönlendirmesi adına bir tetikleme görevi üstlenir. Rabbimizin af ve mağfiret kapıları ardına kadar açık. Bize düşen defalarca sürçsek de o kapının tokmağını çalmak.

Ancak bu vicdan azabı bir vesvese haline gelirse, “Artık ben bittim. Allah beni asla affetmez” şeklinde bir ümitsizliğe sebebiyet verirse, işte o zaman yeni bir tehlike başlamış olur. Bu tarz ifadeler şeytanın o insan için hazırladığı ikinci bir tuzaktır. İlk tuzağa yakalanan kişi, tövbeyle düştüğü uçurumdan kendisini çıkarmalı ve şeytanın bir kere daha aldatmasına izin vermemeli.



6. Sektör haline gelmesi kapanmaz yaralar açar

Fuhşun topluma getirdiği zararlardan biri de fuhuş için oluşturulan mekânlardır. Artan dejenerasyonla doğru orantılı olarak fuhuş mekânları da artmakta, bu da toplumun ahlaki çöküşünü hızlandırmaktadır. Çocuk denilecek yaştaki insanlar buraları doldurmakta, aile bağları zedelenmekte, bu yüzden sadakatsizlik ve vefasızlık sürekli artmaktadır.

Bugün fuhuş tüm dünyada kolay para kazanma sektörü olarak gösterilmektedir. Böylece para kazanma ve lüks yaşam tutkusuyla çok sayıda kişi bu ahlaksız hayatı tercih ediyor. Allah Kur’an’da insanları bu tehlikeye karşı şöyle uyarıyor:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size ‘çirkin hayâsızlığı’ emrediyor. Allah ise size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat ediyor. Allah’ın ihsanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilir.” (Bakara, 2/268)

Oysa insan eğer kendisine Allah’ı vekil kılıp, mü’min onuruyla yaşamaya niyet ederse Allah onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandıracak, karşısına pek çok imkân çıkartıp onu kendi rahmetiyle zengin edecektir. Ki böyle onurlu ve salih bir Müslüman’ın hem dünyada hem ahirette yaşayacağı hayat, Allah’ın dilemesiyle nimetler içinde olacaktır. Fakat Allah imtihan için kısıtlı imkânlar da verebilir. Böyle bir durumda kişi dünyanın kısalığını, buna karşın ahiret yurdunun sonsuzluğunu düşünüp sabrederse Allah katından alacağı karşılık büyük olacaktır.

Fakat hatırlatmakta fayda var: Bir insan dünyada olabilecek her türlü hatayı yapabilir. Kur’an’da haram kılınan günahları işlemiş olabilir. Hatta hayatının büyük bir kısmını fuhuş yaparak gaflet içinde geçirmiş de olabilir. Ancak doğru yola çağırıldığında Allah’a kesin bir tövbe ile tövbe edip bağışlanma dilerse inşaallah Allah’ı tövbeleri kabul eden olarak bulacaktır. Böyle durumda olan insanlar şunu unutmasınlar:

Şeytan günahlar içinde boğuşan bir insanın iç dünyasında tövbe hisleri belirdiği an hemen ona şunu fısıldar: “Sen bu kadar günah işledin. Hiç Allah seni affeder mi? Beyhude uğraşma. Hadi diyelim tövbe ettin. İçinde bulunduğun bu atmosferi kolay kolay terk edemezsin. Dolayısıyla yine aynı günaha geri döneceksin. O zaman niye tövbe edeceksin ki!” Asla ve asla şeytanın bu tarz vesveselerine kulak asılmamalı ve kararlılıkla tövbe kapısına yönelmeli. Bu kapıya gelenler şimdiye kadar pişman olmadı. Ama gelmeyenlerin ise hepsi bin pişman.



7. Kürtajları arttırır

Fuhuş neticesinde istenmeden de olsa kadınlarda hamile kalmalar oluyor. Tabi doğal olarak hiç kimse babasız bir çocuğu büyütüp beslemek istemiyor. Dolayısıyla ortaya kürtaj meselesi çıkıyor.

İslam hukukçularının çoğunluğu hangi safhada olursa olsun kürtajı caiz görmezler. Mezheplerde hâkim olan görüş de budur. Mesela Gazali, ilk dönemden itibaren çocuk düşürmenin caiz olmadığını ve cinayet olduğunu söyler. Ruh üflendikten sonra çocuk düşürmenin veya kürtaj yaptırmanın haram olduğunda ve bu davranışın cinayet kabul edileceği hususunda İslam âlimleri görüş birliğindedir.

Ancak annenin hayatını kurtarma gibi tıbbi ve kesin bir zaruret ortaya çıkmışsa o zaman anne karnındaki ceninin tıbbi bir müdahale ile alınması caiz görülür. Fakat bu konuda anne-babanın karar vermesinden ziyade uzmanlığına güvenilen tıp doktorlarının kararı esas alınmalıdır.

İstatistiklere baktığımızda kürtajla alakalı karşımıza şu tablo çıkıyor: Dünya Sağlık Örgütü’nün Nisan 2005’te açıkladığı bir rapora göre dünyada yaklaşık 50 milyon gebelik tıbbi yöntemlerle sonlandırılıyor. Bunların 20 milyonu yasadışı ve uygunsuz şartlarda gerçekleştiriliyor. Her gün 200’ün üzerinde kadın ise, uygunsuz şartlarda kürtaj yaptırdığı için hayatını kaybediyor. Geriye ise dramatik hikâyeler kalıyor.

Türkiye’de durum çok da farklı değil. 1965 yılında çıkarılan bir yasayla serbest hale getirilen kürtaja, 1983 senesinde yapılan bir düzenlemeyle 10 haftalık bir zaman sınırı getirildi. Yani, gebeliğin ilk 10 haftasına kadar kürtaj yaptırmak meşru kabul ediliyor. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın (TNSA) 2003 raporuna göre, Türkiye’deki her 100 gebelikten 15’i istenmediği için sonlandırılıyor. Raporda, ayrıca, Türkiye’de kürtaj oranının diğer ülkelere nazaran hızla arttığı da dile getiriliyor. Tabi bunlar içinde evli çiftler de var.



Kadının ruh sağlığını bozuyor

Kürtaj gayr-ı meşru ilişki sonucu hamile kalan kadınlar için de bir kurtuluş yolu gibi gözüküyor. Ancak durum hiç de öyle değil. Vücut hamile kaldığı andan itibaren annelik hormonu salgılıyor ve döllenmeden itibaren bebekle anne arasında bir bağ kuruluyor. İşte kürtaj bu sevgi bağını yok etmekle kalmıyor, hormonsal dengeleri altüst ederek kadının ruh sağlığını da bozuyor. Kürtaj sonrası her kadın muhakkak depresyona giriyor.

Psikologlara göre, yaşanan travmanın şiddeti kadının bebeğine yüklediği anlama göre değişiyor. Eğer kadın bebeğini hayatının merkezine koymuş ve her an varlığını hissediyorsa kürtajla hayat bir anda anlamını kaybediyor. Kürtaj konusundaki çalışmalarıyla bilinen Hayat Vakfı’nın 34 ilde yaptığı araştırmaya göre, kürtaj yaptıran kadınların yüzde 47,3’ü çok pişmanken yüzde 36’sı değil. Geri kalanı da duygularını tanımlayamıyor.



Her kürtaj bir yıkım

Size Aksiyon dergisinin 574. sayısında Tuba Kabacaoğlu’nun yaptığı bir haberden bahsetmek istiyorum. Haberde M.Y. isminde bir kadından bahsediliyor. Ankara’da ikamet eden M.Y.’nin (27) hikâyesi üniversite son sınıfta yaşadığı bir ilişki sonucu başlıyor. M.Y. üç haftalık hamile olduğunu öğreniyor. Erkek arkadaşından ayrılalı iki hafta olmuş. İlk belirtilerden sonra yaptırdığı test pozitif çıkıyor.

“Parmağında alyans olmadan gebelik testi yaptırmak kadar utanç verici bir şey yoktur” diyor M.Y. Erkek arkadaşına, hamile olduğunu söylüyor. Evlenme ihtimalleri olmadığından kürtaj yaptırmaya karar veriyorlar: “Gözlerimi açtığımda sedyeye alıyorlardı. Bir saat yattım. Çıkışta arkadaşımla yemek yedik. Beni evime bıraktı. Bir daha da onu hiç görmedim.”

Aradan geçen dört yıla rağmen hâlâ rüyasında üç haftalıkken ayrıldığı bebeğini gördüğünü belirterek, “Kürtajın kadını etkilememesi mümkün değil. En kalpsiz insanlar bile bunu aylarca üzerinden atamıyor. Kimseyle paylaşamıyorsun. İçinden hiç çıkmıyor. Ruh sağlığım açısından hatırlamamaya çalışıyorum; ama gün içinde hatırlatan o kadar çok şey var ki…” diyor. M.Y. bugün hâlâ bekâr. Evlenmeyi istese de bu sırrı paylaşıp anlayışla karşılayacak birini zor bulacağını düşünüyor.

Psikologlara göre, acısını tek başına yaşadığı için kürtaj her kadın için bir yıkımdır. Kadınların çok azı isteyerek kürtaj yaptırırken, hepsi kendine geldiğinde pişmanlık duyar, doktora asla teşekkür etmez. Yumurtanın döllenmesinden itibaren psikolojik olarak anne olmaya hazırlanır. Ceninin organları oluşmamış bile olsa kadının zihninde sevimli bir bebek halini çoktan almıştır.

Uzmanlar, çok nadir de olsa kısa sürede kürtaj psikolojisinden kurtulan kadınların olduğunu hatırlatarak, “Bu kadınlar hamileliği ya evlilik dışı ilişki sebebiyle ya da evlenmek istediği erkeği elde etmek için yaşıyor. İstediğini elde edemeyince bir an önce kurtulmak istiyor ve kendini buna inandırıyor. Fakat, doğurganlık özelliğini yitirmesinden itibaren gençlik yıllarında bastırdığı duygular açığa çıkıyor, depresyon başlıyor” diyorlar.



8. İnsan sağlığını tehdit eder

Gayr-ı meşru beraberlikler, insanın sağlığı için de zararlıdır. Pek çok zührevi hastalıkların kaynağının zina olduğu tıbben sabit olmuştur. Hatta bugün insan sağlığını tehdit eden AİDS hastalığı da çoğunlukla üreme organları yoluyla bulaşmaktadır. Zinanın yaygın hale geldiği toplumlarda ölüm olaylarının çoğalacağını haber veren Peygamberimiz, bu noktaya dikkatimizi çekmiştir. (Et-Tergib ve’t-Terhib, 3/286)

Bugün için kırktan fazla cinsel yolla bulaşan hastalık bilinmektedir. Cinsel ilişki sırasında bazı hastalık etkenlerinin eşlerden birinden diğerine geçmesi mümkündür. Bunlar arasında belsoğukluğu, frengi, genital herpes (cinsel uçuk), klamidya, AİDS ve bazı hepatit (bulaşıcı sarılık) türleri gibi hastalıklar yer almaktadır. Bu hastalıklar çeşitli iltihaplanmalar, uzun süren ağır sağlık sorunları ile başlayıp, çeşitli kanser türleriyle sonuçlanmaktadır.



AİDS hastalığının önü alınamıyor

Zina ve eşcinsellik gibi gayr-ı meşru ilişkiler tehlikeli ve acı verici onlarca hastalığın bulaşma nedeni olmaktadır. AİDS, kurbanlarını zina edenler ve eşcinsellerin oluşturduğu gruptan seçmektedir ve virüs yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Bu hastalığın İngilizce ismi AİDS’tir. Acquired Immuno Deficiency Syndrome (Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu) kelimelerinin kısaltılması ile oluşmuştur. Bu hastalıkta, vücut, bağışıklığını kaybeder ve çeşitli hastalıklar ve kanser için kolay bir av haline gelir. Tedavisi bulunmayan şiddetli acılardan sonra en fazla birkaç sene sonra kesin ölümle sonuçlanmaktadır.

Bu bulaşıcı hastalığa yakalanmış ülkeler AİDS’ten korunmayı sağlayacak bir ilacın bulunması amacıyla milyarlarca dolar ayırmaktadırlar. Bu hastalıktan kurtulmanın en sağlıklı ve en faydalı yolu eşcinselliği ve zinayı serbest ve normal kabul etme anlayışından vazgeçmeleri gerekirken tam tersine eşcinsellerin resmen evlenmelerine izin vermişlerdir. Ayrıca eşcinsellik ve fuhuş içerikli gazetelerine, dergilerine, kulüplerine ve cemiyetlerine izin verilmiştir.

AİDS ancak elektronik mikroskopla yüz binlerce defa büyültüldükten sonra görülebilen küçük bir virüsün sebep olduğu bir hastalıktır. Bu virüsün, hücreleri sömürme ve orada çoğalma hususunda ilginç bir yeteneği vardır. Bunu hücrelerdeki mevcut sırlar üzerinde kontrolü ele geçirerek uygulamaktadır. Yardımcı hücreler üzerinde yoğun saldırılarda bulunup hücrenin şifresini çözdükten sonra hücre içinde çoğalmaktadır. Sonra bu hücreyi harap hale getirmektedir. Ardından oluşan çok sayıdaki yeni virüs yeni hücrelere saldırıya geçmektedir.



9. Allah’ın gazabını çeker

Zina büyük günahlardandır. Rabbimiz yapılmaması üzerinde ısrarla duruyor. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden öğrendiğimize göre bu fiili yaygın bir şekilde yapan kavimleri Cenab-ı Hak helak ediyor. Yani her zina, Rabbimizin azabına bir davetiye hükmüne geçiyor. O yüzden zinanın her türlüsünü terk etmek bir kulluk vazifesidir. Örnek, Ad kavmi, Sodom-Gomore, Pompei şehri.



Pompei bize ne hatırlatıyor?

Pompei şehri Vezuv yanardağının eteğinde, Napoli körfezi yakınlarında, eski bir lav tabakasının üzerine M.Ö. 500 yıllarında kurulmuştu. Şehrin lavlar altında kalmasından 159 yıl önce Romalılara geçmişti. Romalılar şehre gelince Pompei’yi eşi benzeri görülmemiş bir eğlence merkezi haline getirdiler.

Şehrin ortasındaki yerde her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyor; düzenlenen eğlenceler kimi zaman bir kölenin başka bir köleyle veya bir arslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. İnsanların ve hayvanların ölüm çığlıkları Pompei halkının gözünü daha da karartıyor, alkış ve bağırışlarını daha da artırıyordu. Vahşetin her türlüsü Pompeililere sergileniyordu.

Bir gün Vezuv yanardağı büyük bir gürültüyle patladı. Kimsenin farkında olmadığı bir sırada havadan, taşlar, kaya parçaları ve kızgın lavlar yağmaya başladı. 200 bin civarındaki Pompei halkı ne yapacağını şaşırdı. Panik esnasında hiç kimsenin aklına ihtiyarları, sakatları ve hastaları kurtarmak gelmiyor, herkes sadece kendini düşünüyordu. Yer yer kalınlığı üç dört metreye varan küller, kükürtlü buharlar insanı hareket edemez hale getiriyordu.

Şarap pazarında toplanan insanlar gerçekleşen çöküntü sonucu ağırlıkların altında kalıp öldüler. İki gün süren korkunç patlamalar sonunda şehir, kalınlığı yer yer sekiz metreyi bulan lavların altında kaldı. Taşlaşmış insan vücutları, duvar resimleri, mozaikler, mobilyalar ve mutfak eşyaları Napoli’nin ünlü müzesinde şu anda sergilenmektedir.

Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre zenginliğin ve debdebenin akıl almaz boyutlara yükseldiği Pompei, günden güne gayr-ı ahlaki bir duruma giriyor, şehrin her köşesinde fuhuş evleri boy gösteriyordu.

Forum, tapınaklar, tiyatrolar, caddeler, atölyeler, kenar mahalleler, bu mahallelerin dükkânları ve küçük karanlık hamamları, meyhaneler, çamaşırhaneler, mısır öğütmek için kullanılan değirmenler, fırınlar, evlerin ve hamamların ısıtma sistemleri, kumarhaneler, batakhaneler, hanlar, şehri gezenler tarafından bugün bile fark edilebiliyor. Burada tarihin en trajik olaylarından birine tanık olunuyor. Bir yanda soyluların görkemli villaları, diğer yanda hizmetçi ve kölelerin fakir evleri...



Pompei’den ders çıkarabiliyor muyuz?

Pompeililer taş olarak çıkarıldıkları vakit ölüm anında ne yapıyorlarsa o halde bulundular. Kimi başını ellerinin arasına alarak çaresiz bir şekilde lavların karşısına oturmuş, kimi şehrin fuhuş yuvalarında, kimi de çocuklarıyla çarşıda alışveriş yaparken lavların altında kalmışlardı. Bir duvarın üstünde ise bugün de görülebilecek olan Sodom ve Gomore yazısı bulunmaktadır. Tarihçilere göre Pompei’de yaşayan dindar köleler Pompei’nin bu durumunu görüp Sodom ve Gomore’yi hatırlamak için bu ibareyi yazmışlardı.

Önce Sodom ve Gomore sonra da Pompei... Hepsi de aynı sona uğramıştı. Bir yerde ruh sefaleti ve gayr-ı ahlakilik bu denli ilerleyince Allah’ın azabının gelmesi hak olur. Allah’ın kanunlarında bir değişiklik bulamazsınız.

Kur’an’da, Allah’ın kanunlarında hiçbir değişiklik olmadığı şöyle haber verilir:

“...Onlara uyarıcı-korkutucu geldiğinde, nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” (Fatır, 35/42-43)

Evet, “Allah’ın sünnetinde (kurallarında) hiçbir değişiklik” yoktur. O’nun kurallarına aykırı hareket eden ve O’na başkaldıran herkes, aynı İlahî kanuna tabi olur. Roma İmparatorluğu’nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei de, aynı Lut kavmi gibi, cinsel sapkınlıklara batmıştı. Sonu da Lut Kavmi’yle benzer olmuştur.

Bütün bunlara rağmen, Pompei’nin eski yerinde bugün olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli’nin sefahat mahalleleri, Pompei’den hiç aşağı kalmamaktadır. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Bu ada turizm reklamlarında “Eşcinseller Cenneti” olarak tanımlanıyor.

Günümüzde maalesef lezbiyen ve homoseksüellik yaygınlaşıyor. Dinimizde açıkça haram ilan edilen böylesi çarpık ilişkilere “cinsel özgürlük” adı altında prim veriliyor. Bu, toplumları helake götüren bir hastalıktır. Dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki hastalık yaşanmakta, insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler. Ya bizler! Bizler de şu güzel yurdumuzda cennet hayatını yaşamamız mümkün iken, Rabbimizin gazabını gerektiren hareketlerde bulunmakta ısrar ediyor gibiyiz.



10. Kadınları mağdur eder

Maalesef toplumumuzda yerleşen yanlış bir kanaat var. Zinayı erkek yaptığında normal, kadın yapınca anormal kabul ediliyor. Öncelikle şunu söyleyelim. Zina yapan kadın nasıl ki zaniye oluyorsa erkek de zani oluyor. Aralarında hiçbir fark yoktur.

Ancak biz burada yanlış da olsa toplum tarafından kabul gören bir vakadan bahsedeceğiz: Zina yapan kadın toplum tarafından dışlanıyor ve erkeğe nispeten bu fiilin daha çok olumsuz etkisi altında kalıyor. Dolayısıyla evlilik dışı ilişki yaşamış bir kadının ileride mutlu bir evlilik yapması zorlaşıyor ve bu durum, kadını ömür boyu evlilik dışı ilişki içinde yaşamaya mahkûm edebiliyor.



“Erkeklerden nefret ediyorum, evlenmek istemiyorum”

Bu söz genç bir kızımıza ait… Bu kızımızın başından kötü bir hadise geçiyor. Bu hadiseyi, yazdığı kitaplarla, radyo programlarıyla, seminer ve konferanslarıyla gençlerin problemlerine çözümler arayan bir yazara şöyle anlatıyor:

“Ben erkeklerle hiçbir zaman muhatap olmadım. Lisede hocalarımla bile konuşurken başımı öne eğer, edep ve saygıyla onlarla konuşurdum. Hayatımda erkek olarak sadece babam ve ağabeyim vardı. Üniversiteye geldiğimde dindar, müspet ve İslami bir bölümde okuyan bir beyle tanıştım. Ciddi olarak görüşüyorduk. Bu görüşmeler sırasında ben, kendi hayâmla oturmaya, kalkmaya ve konuşmaya dikkat ederdim. Bildiğim dinî ve imani hakikatleri açıklamaya çalışırdım.

Sonuçta muhatabım, sadece iman hakikatlerinden haberdardı, ama içli dışlı değildi. Evliliğimizi, ileride nasıl bir hayat kuracağımızı, dünya ve ahiret saadetini, kısacası her şeyi meşru daire içinde konuşmuştuk. Bu görüşmeler sıklaşınca işin içine ister istemez nefis ve şeytan karışmıştı. Ben ise ona, bazı tutum ve davranışlarının yanlış olduğunu, yapmaması gerektiğini, meşru olmayan lezzetlerin haram olduğunu, branşı gereği bunları asıl kendisinin anlatması gerektiğini ifade etmeye çalıştımsa da, nafile... Sonunda bir nefis taşıdığım için ben de bu havaya kapılmıştım. İş ciddiye dönüşünce ailesinden sorun çıktı. Böylece bütün söylemler suya düştü. Yaptığım hatalar, günahlar, haram lezzetler bana kaldı.

Olayın üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen ben sürekli vicdan azabı duyuyorum, her zaman, her namazda tövbe ediyorum. Ağlamadığım gün ve gece yoktur. Ben kendimi affedemediğim halde Rabbim beni nasıl affedecek, onu düşünüyorum; düşündükçe kahroluyorum. Üzüldüğüm şey, dinî ve imani hakikatlerden haberdar olan birisi olmama rağmen nasıl oluyor da, bu tür şeyleri yapmışım? Benim gibi olan yüzlerce kız var. Size anlatamayacağım hüzün ve pişmanlıklar içerisindeyim. Bunu Cenab-ı Hak’tan başka kimse bilemez herhalde.

Benim suçum, ciddi olarak evliliği düşünmemdi. Benim suçum dindar, dinî hakikatlerden haberdar bir insana güvenmekti. Suçum, Doğu kökenli olup, ailesinin beni kabul etmemesiydi. Suçum, dünya ve ahiret saadetini sağlamayı düşünmem, lüks ve şatafatlı bir hayatı istemememdi. Suç üstüne suç sayabilirsiniz...

Bu olaydan sonra dindar bile olsa erkeklerden nefret etmeye başladım. İçimde onlara karşı kin ve düşmanlık vardı. Evliliğe kapalı kalmıştım.

Ben artık şefkat tokatlarını yemiştim, aklım başıma gelmişti. Bu mektubu gençlere örnek olsun diye yazıyorum. Hiç kimse, ‘Benim konuştuğum, görüştüğüm kişi temizdir, dürüsttür, dindardır, güvenilirdir, muhafazakârdır’ deyip, kendini kaptırmasın. Çünkü olaylar başka mecralara kayıyor. İnsan geçmişine dönüp baktığında ahlar, hüzünler, senelerce unutulmayacak izler, gözyaşları ve günahların kara lekesi belleğinde kalacaktır.

Bu musibet bana ne kadar aciz, zayıf ve çaresiz olduğumu, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerinin bir yedirip bin tokat vurdurduğunu, bir an bile nefis ve şeytanla baş başa kalmanın ne büyük yaralar açtığını öğretti. Bela ve musibetlere karşı sürekli istiğfar etmek gerektiğini, tövbe kapısının açık olduğunu, her şeyde bir hayır ve hikmet bulunduğunu, esma-i hüsnadan birinin de Tevvab olduğunu, hata işleyip nefis muhasebesi yapmakla Hz Yunus’un (a.s.), sabrederek Hz. Eyyub’un (a.s.) meyvelerine ulaştığımı gösterdi.” (Gençlik ve Aşk, s. 163)



Ben, nerede yanlış yaptım?

Evet, acı bir tecrübe yaşamış bir kardeşimizin bu içler acısı feryadına, umarım genç kardeşlerimiz kulak verir. Bu mektup gösteriyor ki, kız-erkek arkadaşlığında, tarafları mutsuz edecek sayısız sorun ve tuzak var. Meşru ölçülerin dışına taşıldığında telafisi zor, belki imkânsız kayıplar söz konusu olabiliyor.

Kızımız, “Bu görüşmeler sıklaşınca işin içine ister istemez nefis ve şeytan karışmıştı. Ben ise ona, bazı tutum ve davranışlarının haram olduğunu ifade etmeye çalıştımsa da, nafile... Sonunda bir nefis taşıdığım için ben de bu havaya kapılmıştım” diyor mektubunda.

Acaba bugüne değin, “İki namahrem baş başa kaldıklarında üçüncüleri şeytandır” (Buhari, Nikâh, 111) hadisini duymamış mıydı? Peygamberimizin bu uyarısı, insanların kendi fıtratlarını iyi tanımalarıyla yakından ilgili... İnsan bu şekilde yaratılmış. Onun fıtratı dün nasılsa bugün de öyle ve yarın da aynı olacak.

İş ciddiye dönüşünce ailesinden sorun çıkması, neredeyse bütün erkek-kız ilişkilerinde ortaya çıkan bir sorun… Gençlerin kendi kendilerine gelin güvey olmaları, olumlu bir sonuç doğurmuyor. İlişkilerin duygularla değil, akılla yönlendirilmesi, hikmet ve muhakemenin şekillendirdiği bir stratejinin olması şart. Aşk, sadece maddeden ve duygudan ibaret görülürse, önündeki engellerle savaşmak güçleşir. Kişi sevmesini bildiği kadar, sağlıklı ve kalıcı bir mutluluğun önündeki engellerle savaşmasını ve sonuç almasını da bilmelidir.

Eğer bunlar dikkate alınmazsa, “Yaptığım hatalar, günahlar, haram lezzetler bana kaldı” diyen genç gibi, ah vah edilir, ama mutsuz sonuç değişmez.

Bu gencin, şu uyarısı da, pahalıya mal olan önemli bir tecrübe: “Hiç kimse, ‘Benim konuştuğum, görüştüğüm kişi temizdir, dürüsttür, dindardır, güvenilirdir, muhafazakârdır’ deyip, kendini kaptırmasın. Çünkü olaylar başka mecralara kayıyor.”

Bir kişi temiz, dürüst ve dindar olunca, dinî emir ve yasakların muhatabı olmaktan çıkıyor mu? Hiç kimse Peygamberimiz (a.s.m.) ve ashabı kadar temiz, dürüst ve dindar olamaz. Oysa Rabbimizin cinsellik, iffet ve edep konusundaki emir ve yasaklarının ilk muhatabı onlar değil miydi? Allah’ın Resulüne yasak olan bir davranış, kime serbest olabilir ki?

Ağır tahrik ve baskı altında bulunan gençlerin meşruiyet dışına çıkarak kendilerini tatmin etmeleri mümkün değil. Ancak evlenmeden bu ağır imtihanı göğüsleyebilmeleri de zor. Tabiî evlilik gibi önemli bir sünneti gerçekleştirmek istediğinizde bir dizi imtihanla karşılaşacağınızı da hesaba katacaksınız. Bu imtihanlara hazır olmak, başarıyla çıkmak için de gereken bilgi ve beceriyi edinmek şarttır.



Zinanın, fuhşun ve gayr-ı meşru beraberliklerin zararları elbette bu kadar değil. Biz sadece en önemlilerini ifade etmeye çalıştık

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 451
favori
like
share
waluable Tarih: 25.12.2008 16:29
TEŞEKKÜR