Efsunlu Rüya
Meryem Aybike SİNAN

" Günah sularının arkından çıkmalısın artık. Dün kaç günah işledin farkettin mi? Öğretmenine, annene ve üç arkadaşına olmadık yalanlar söyledin. Hele annene söylediğin yalan kul hakkına girer. Hadi silkin, vazgeç bu kötü illetten. Sen iyi bir çocuksun aslında. Annen baban sana doğruları anlattıkça sen kulaklarını tıkıyorsun. Onları üzüyorsun. Hadi kalk. Birazdan sabah ezanı okunacak. Namaz kılmaya başla. Artık on dört yaşındasın. Vakit sandığın kadar uzun olmayabilir."
Ürpererek uyandı. Bu sözler...Ne anlama geliyordu? Niçin tam da sabah ezanı okunurken böyle bir rüya ile uyanıyordu? Ter içindeydi. Yorganı sıkı sıkı üzerine çekti ve kulak verdi ezan sesine. Ne güzel bir ahenkti bu ? Yıllardır böyle bir içtenlikle sabah ezanlarını ne dinlemiş ne de bu ahenge böylesine dikkat etmişti. Öyleyse bunun bir anlamı olmalıydı. İçindeki ses" Yok canım altı üstü bir rüya işte, hadi uyu, birazdan uyanacak, yine okul yoluna düşeceksin," diyordu. Daha bir çok şey söylüyordu... Göz kapakları ağırlaştı mahmurlaştı ve tekrar derin bir uykuya daldı.
Birkaç saat sonra okulda arkadaşlarının arasındaydı. Koşuşturuyordu. Ancak içinde garip bir huzursuzluk vardı. Ödevini yapmadığı zamanlardaki gibi içine çöken bir iç sıkıntısıydı bu. Dalgındı ve yorgundu. Yine içindeki ses " mevsim bahar, içindeki bu huzursuzluk da üzerindeki bu rehavet de bahardan kaynaklanıyor" diyordu. Ruhunu yağmalayan bu çelişkiye bir anlam veremiyordu.
Elini cep telefonuna attı. Radyo dinlemek istiyordu. Bir iki kez kurcaladıktan sonra bir ilahinin ezgisi çeldi duygularını:
" İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır."
Kendini bilmek. Kendini tanımak. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Latif Bey, her konuşmasında asıl önemli olanın; bir insanın kendine uzaktan bakmayı alışkanlık haline getirmesidir. O zaman kendisini daha iyi tanır, diyordu.
İlahinin sözleri, içindeki var olan tüm sıkıntıyı su yüzüne çıkarmıştı büsbütün. Çocukluğundan beri ruhunun tenha bir yerinde var olduğunu bildiği ancak gidermek için çaba sarf etmediği bir başka duyguydu bu. Tam olarak buna ne denir bilmiyordu. Okul yılları su misali akıp gidiyordu. Yüreğine gün be gün çöken bu iç sıkıntısının bir sebebi olmalıydı. Derin bir kuyuyu andıran derin bir boşlukta ruhunun yarısını kaybetmiş gibi bedbindi. Öyleyse bu unuttuğu, ancak bir şekilde hatırladığı bu yoksulluk, bu eksiklik neydi?..Hiçbir yerde gönlünü edemediği, ruhunu huzura erdirecek bu vuslat neydi?
Kendisini huzura erdirecek o vuslat ne zaman gerçekleşecekti?
Ruhundaki bu ani değişiklik neyin yokluğuydu?
Sorular, sorular...
Heyecanlandı. Oturduğu tahta sıraya adeta saklanarak oturdu. Az sonra Türkçe dersi vardı. Kapıda Neslihan öğretmen göründü. Bu dersi bu öğretmen sayesinde seviyordu. Ancak bugün ders dinleyemeyecek kadar yorgundu zihni. Bu bitkin hali Neslihan öğretmenin gözünden kaçmamıştı. Gülümseyerek:
-Alperen, neyin var yavrum, bitkin gözüküyorsun? diye sordu.
-Biraz rahatsızım, dedi sessizce.
Öğretmeni birçok şey söyledi. Dalıp gitmişti.
Binlerce cevapsız soru üşüştü kafasına. Soruların ağırlığı altında yorgun düşen kafasını defter, kitap dolu sıraya koydu. İçi geçiyordu. Bir sahrada yol alıyor gibiydi. Birden aynı sesi duydu;
" Bak hala yalan söylüyorsun. Üstelik en sevdiğim öğretmenim, dediğin birine. Senin iyiliğini düşünen insanlara haksızlık yapıyorsun. Daha dürüst olabilirdin. İçinde bulunduğun bu ruh halini ona anlatabilirdin. Hem sana yardım eden biri bulunurdu. Hem de vicdanın seni rahatsız etmezdi. Sen kötü bir çocuk değilsin. Kendine gel. Vakit daralıyor."
Telaşla uyandı. Zil çalıyordu. Hayat akıyordu. Herkes nasibine düşeni alıyor, yaşıyor ve gidiyordu. Kendisi de nasibine sunulan hayatın içindeydi. İyisiyle kötüsüyle onun gereklerini yerine getiriyordu. Ancak taşlar yerli yerinde değildi. Bedeni alabildiğine yorgundu. Neslihan öğretmen yanına gelmişti. Endişeli gözlerle kendisini süzdükten sonra:
-İdareye in, izin alıp eve git. Sen gerçekten iyi değilsin.
Kendini sokağa attı. Geniş caddenin her iki yanını selamlayan iri çınarlara baktı. Azametleri karşısında içi ürperdi. Yüce Yaradanın sırrını her yapraklarında ifşa eden bir ruh haleti içindeydiler adeta.
Kendini eve zor attı. Üşüyordu. Endişeli gözlerle kendini süzen annesine " Başım ağrıyor" deyip yatağa girdi. Üzerini sıkıca örttü. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Göz bebekleri solmaya yüz tutan güne açılıyordu. O ses:
-”İşte anneni de kandırdın. Yine yapmaman gereken bir şey yaptın. Yalancı insanı Yaradan sevmez. Bu yalancılık başına çok kötü şeyler açacak. Ağu kadar acı olsa da hakikat bal kadar tatlıdır. Bundan emin olasın.”
Ter içinde uyandı. Artık emindi. Kendisine bir şeyler sezdiriliyordu. Aslında iyi bir genç sayılırdı. Kul hakkına dokunmaz, yoksulun düşkünün yardımına üşenmeden koşardı. İbadet etmeye üşenirdi işte. Bir de çok yalan söylüyordu. İçindeki kuş yine gevezelik etmeye başlamıştı."Aman bu rüyalara fazla takıyorsun. Üzerinde durmasan tekrar tekrar rüyana girmezler. Uykunu boşuna bozuyorsun. Hadi uyu. Bak dinlenmen lazım ."
Doğru.Uyuması lazımdı.
Uykuya dalması zor olmadı. Gaflet uykusu ağırdı. İnsanoğlu kolay uyanamazdı bu uykudan. Aradan bir iki saat geçti. Kımıldamadan uyudu. Kenarları mavi çiçekli dar bir yoldan yürüyordu. Karşıdan beyaz feracesiyle gelen kadın annesi olmalıydı. Kendisine yaklaştıkça yüzünün solgunluğunu farketti önce. Kendisine uzun uzun baktı. Sonra ağlayarak:
- Canım yavrum, artık büyüdün. Kendine çeki düzen vermezsen, hakikatten, doğruluktan bir koparsan bir daha toparlayamazsın. Yalan dünya boşa dememişler. Bu hayalhanesinde birer yolcuyuz. Kervanımız yola dizilmiş gidiyor. Elimiz boş, ruhumuz sarhoş mu varacağız huzura. Ne olur yavrum, kendine gel .Topla kendini.
Bütün gücünü topladı. Yatağından doğruldu. Bedenini üzerine yeni giyinmişcesine rahatlamıştı. Anacığını çok seviyordu. Ona yalan söylediği için kahrediyordu. Rüyada da olsa onu görmek bir ferahlık vermişti yüreğine. Akşam namazı eda ediliyordu.Şöyle bir duraksadı. Biraz hazırlanmalıydı. Uzun zamandır namaz kılmamıştı. Altı yaşlarındayken yaz tatilinde gittiği Kur'an Kursunda öğrendiği ne kadar dua varsa yarım yamalak kalmıştı aklında. Yıllar her şeyin üzerine kara bir perde çekmiş gibiydi.
Kalktı. Harıl harıl evde namaz duaları kitabı aramaya koyuldu. Heyhat evde yığınla kitap duruyordu lakin böyle bir kitap yoktu aralarında. Annesine sormak istedi. Utandı. Duysa çok üzülecekti. Derin bir iç geçirdi. Zavallı anacığım, dedi içinden. Hayatımdan meğerse neleri çıkarıp atmışım ben. Beni bağışla anneciğim, beni affet...
Şimdi ne yapmalıydı? Yatsı namazını ertelemeyecekti. Dua bilmese de ellerini açıp Allah'a yalvaracaktı. Tövbeler edecekti. Birden oda kapısı açıldı. Annesi gülümsüyordu. Elindeki Dua kitabını uzatarak :
-Bunu mu arıyordun? dedi.
Alperen, sustu. Dili tutulmuş gibiydi. Annesinden böyle bir kitap istediğini hatırlamıyordu. Çok şaşkındı. Kitabı annesinin elinden aldı ve sessizce:
-Bu efsunlu bir rüya, diye mırıldandı.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1303
favori
like
share
aykutrdm Tarih: 18.11.2008 22:14
teşekkürler