İnkârcı niçin söz anlamaz?


İnanan kimseye, inkâr ehlinin hali pek garip görünür. Hele o inkârcılar akıllı geçinen, mürekkep yalamış, dünya itibarıyla bir bilgi birikimi elde etmiş kimseler ise, bu durum daha da büyük bir hayret konusu olur. Hattâ zaman zaman, “Acaba dünyanın bu kadar bilgisini yutmuş insanların inkârda gördükleri bir hakikat var da biz mi onu kaçırıyoruz?” gibi şüphelerin bile zihinleri yokladığı olur.

Bakara Sûresinin âyetinde ise, bu durumun son derece basit ve net bir açıklamasını görüyoruz. Ancak açıklamayı kavramak için, hayatımızın en temel gerçeklerinden ve bizi insan yapan en büyük nimetlerden biri olan “beyan” yani konuşma ve anlama yeteneğimiz üzerinde kısaca durmamız gerekiyor.
Bizim birbirimizle konuşarak anlaşmak için kullandığımız vasıta sestir. Ancak bu, tabiattaki herhangi bir ses yahut bir gürültü gibi değildir.

Biz Rabbimizin lütfettiği olağanüstü bir yetenekle farklı sesleri arka arkaya dizer, böylece kelimeler kurar, kelimelerden de cümleler inşa ederiz. Zihnimizdeki anlamlar, işte bu farklı seslerin art arda dizilişiyle sembolize edilir. Sonra, yine Rabbimizin lütfettiği olağanüstü bir yetenekle, art arda dizilmiş sesler arasındaki bu ilişkilerin dile getirdiği anlamı çözeriz.
Bu sesleri işitme konusunda, birçok canlı türü ile aramızda esaslı bir fark yoktur.

Tam tersine, onlardan bazıları bizim işitemediğimiz sesleri bile işitebilirler. Yalnız, onlardan farklı olarak, biz seslerin dile getirdiği anlamları da çözebiliyoruz.
Üstelik bu işi sadece ses seviyesinde de bırakmıyor, konuşup dinlemekten başka, yazıp okuyabiliyoruz da. Yine aynı prensibe bağlı olarak, okuma ve yazma işlemlerinde de, harfler dediğimiz yazılı simgeler arasındaki ilişkiler bizim için anlam ifade ediyor. Biz bu simgeleri görmekle kalmıyor, onların dizilişinden meydana gelen anlamları da “okuyabiliyoruz.”

İşte şu hakikat bir evrensel yasadır ki, kâinat kitabının okunmasında ve kâinatın dile getirdiği anlamların çözümlenmesinde de aynen geçerlidir. O kitabın yazıları herkesin gözü önündedir. Herkes orada yazılı olan şeyi görür. Hattâ bazıları, çoğunluğun göremediği ayrıntıları da görebilir. Fakat herkes o görülenlerin anlamını çözemez.

Çünkü o anlamları çözebilmek de Yüce Allah’ın insana bahşettiği özel bir yeteneğe bağlıdır: tıpkı okuma ve anlama yeteneği gibi. Şu şartla ki, nasıl insanın konuşmayı öğrenmesi bir çabaya ihtiyaç gösteriyorsa, kâinat kitabının anlaşılması da insan tarafından gösterilecek bir çabaya bağlıdır.

Herşeyden önce, bu iş için, hakka kulak vermeye niyetli bir gönül gerekir. Kulaklar ve gönüller o yöne açıldıktan sonra, Kur’ân ve Peygamber, insana bu âlemde neler göreceğini ve bu kitabı nasıl okuyacağını öğretecektir.

Eğer kul bu çabayı göstermezse, herkesin gözü önünde olan şeyler onun da gözü önünde olduğu halde, o herkesin çıkardığı anlamı bunlardan çıkaramaz. İsterse dünyanın bilgisini yutmuş olsun, bütün bu bilgiler, onun zihninde anlamsız ses yığınlarından ibaret kalmaya mahkûmdur:

Tıpkı çobanın seslenişini bağırıp çağırmadan ibaret bir ses olarak işiten sürünün hali gibi…

Öylelerinin anlama yeteneğinden yoksun oluşuna işaret eden daha başka âyetler de vardır. Bu yeteneği harekete geçirmek ve Peygamberin çağrısından bir anlam çıkarabilmek için gerekli şartların ne olduğunu da bu âyetlerde bulmak mümkündür:
Sen ölülere söz dinletemezsin; arkasını dönüp giden sağırlara da çağrını duyuramazsın.

Körleri de şaşkınlıklarından kurtarıp yola getiremezsin. Sen ancak âyetlerimize iman edip hakka teslim olmuş kimselere söz dinletebilirsin.1

1- Rum Sûresi, 30:52-53.
Bu yazı Ümit Şimşek’in Âyetler ve İbretler-4 kitabından

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 524
favori
like
share