PREVEZE DENİZ SAVAŞI
ve BARBAROS HAYRETTİN PAŞA
Andrea Dorya yaptığı hesaplamaların sonunda görüyor ki; o mevsimde kendisi rüzgarı arkadan alacak, mutlaka Osmanlı donanmasını perişan edecek. Andrea Dorya'nın gemileri Osmanlı'nın 3 katı. Askeri de bununla paralel olarak gene 3 katı; ama Andrea Dorya sinirli, Andrea Dorya zaferden emin degil, huzursuz.

Osmanlı'yı tanımayanlar ona diyorlar ki;
-Neden bu kadar huzursuzsun? Onların 3 katı askerin var. Rüzgarı da arkadan alacağın kesin. Gemilerin de yüksek bordalı. Onları duman edersin.

Andrea Dorya ;

-Beni düşündüren bir husus var. Onlar Osmanlı, ölüme koşuyorlar, bunu anlayamıyorum. Şehit olmak diye bir şeyden bahsediyorlar. Herkes savaşta ölmeye koşuyor. Bizim aramızda böyle insanlar yok.


Savaş başlıyor. Sabahleyin rüzgarı arkadan alan Andrea Dorya'nın donanması, Osmanlı donanmasını perişan ediyor. Çok şehit veriyoruz; ama öğleden sonra herşey değişiyor. Bu sefer Osmanlı donanması rüzgarı arkadan almaya başlıyor ve ortalık kararana kadar Andrea Dorya'nın işi bitiriliyor. Osmanlı donanması galip geliyor. Acaba Osmanlı nasıl galip gelmişti biliyor musunuz?


Barbaros Hayrettin Paşa sabaha kadar uyumamış ve Allahû Tealâ'ya, Allah'ın bir evliyası olarak demiş ki: "Ya Rabbi! Ben i'lay-ı kelimetullah için savaş veriyorum. Şanım artsın diye, onları öldüreyim diye, onlara hakim olayım diye değil. Onlara adalet götüreyim diye savaş veriyorum. Böyle olup olmadığını sen benden daha iyi bilirsin. Eğer öyle değilse benim emanetimi al, öyleysem bana yardım et."


Allahû Tealâ Barbaros Hayrettin Paşa'ya buyurdu ki: "Gemilerin bordasına 'Allah rüzgarları dilediği zaman başka istikametlerden estirir' âyetini yaz.".

Bütün donanma gemilerine, bütün donanmaya yazıldı. O gece şafak sökmeden evvel, savaş başlamadan evvel bütün donanmaya yazıldı. "Allah rüzgarları dilediği zaman başka istikametlerden estirir." Öğlene kadar tabiat hükmünü inzal etti. Andrea Dorya'nın donanması rüzgarı arkadan aldı, saldırısını tamamladı ve çok şehit verdik. Çok insan Allah'ın yanında en mümtaz yerini aldı şehit olarak; ama öğlenden sonra Allahû Tealâ Barbaros Hayrettin Paşa'ya verdiği sözü tuttu ve rüzgar Osmanlı donanmasının arkasından gelmeye başladı. Bunun neticesi de Osmanlı'nın zaferi kazanmasıydı.

SULTAN 2. MURAD'IN HAK ANLAYIŞI

Nihayet ordu yeni bir sefere çıkmıştır. İlk konaklama yerine geldiklerinde, bir yahudi, Sultan İkinci MURAD'ın atının dizginine yapışır:

Yahudi: Bir maruzatım var Padişahım, müsaade buyurun, anlatayım ?

Sultan İkinci MURAD : Elbette! Buyurun, nedir maruzatınız ?

Yahudi: Askerleriniz benim bahçemden elma yediler ve değeri olan altını ödemediler!

Sultan İkinci MURAD : Benim askerlerimin hepsi, kul hakkı konusunda ne kadar ince hesap yapmaları gerektiğini bilirler. Bu dediğin nasıl olabilir? Bir yanlışlık olmalı!

Yahudi: Hakikat budur padişahım. Askerleriniz bahçemden alıp yedikleri elmaların bedelini ödemediler!

Sultan İkinci MURAD : (Askerlere döner Bezirgânın söylediklerini duydunuz. Bu dediği doğru mudur?

Askerler ses çıkarmaz.

Sultan İkinci MURAD : Sizler, benim kul hakkına ne kadar değer verdiğimi bilmez misiniz? Beni ne kadar mahcup ettiniz, bunu kim yaptıysa hemen söylesin!

Askerlerden biri: Ben yaptım Efendimiz! (Diyerek öne atılır.)

Sultan İkinci MURAD : Peki ama nasıl? Kul hakkının önemini bile bile böyle bir şeyi nasıl yaparsın?

Askerlerden biri: Padişahım, benim yediğim elma yerdeydi ve çürüktü. Çürük bir elmanın para edeceğini düşünemedim; nitekim iki arkadaşım da oradaydı, onlar ağaçtan elma kopardılar ve parasını da bahçeye attılar, isterseniz sorun. Biz asla kul hakkına el uzatmayız.

Sultan İkinci MURAD : (Bezirgâna sorar Askerlerimin söyledikleri doğru mudur?

Yahudi: Evet, o ikisinin kopardığı elmaların bedelini aldım.

Sultan İkinci MURAD : Peki, öyleyse istediğin nedir?

Yahudi: Diğer askerinizin yerden aldığı elmanın bedelini de isterim.

Sultan İkinci MURAD : Peki, o çürük elma için ne istersin?

Yahudi: Bir kese altın isterim.

Padişahın yanındaki vezir itiraz eder:

Vezir: Ama Padişahımız Efendimiz, bir çürük elmaya bir kese altın verilir mi?

Sultan İkinci MURAD: Hakk sahibi bezirgândır. Elmanın sahibi olan o, ne derse onu vermekle mükellefiz. Allah'ın indinde kul hakkı ne kadar önemlidir bilmez misiniz? İşte hakkın olan bir kese altın!

Bezirgân, Padişah'ın adaletinden, kul hakkına verdiği önemden son derece etkilenmiştir. Kendisine uzatılan keseyi eliyle iter:

Yahudi: Ne olur beni de aranıza alın. Ben de sizin gibi düşünen, sizin gibi yaşayan biri olayım.

İşte Osmanlı! İşte Osmanlı'nın hak anlayışı! Osmanlı askeri böyle yetiştiriliyordu.


FATİH SULTAN MEHMED MAHKEMEDE

İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum;

Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:

"Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."

Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet'in de kızmış kafası.

"O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani" diyor.

Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; camiyi yapıyor.

Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:

"Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?"

Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti". diyor.

Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür".


"Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor.

Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.

Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan,, Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?"

Rum, şaşkın şaşkınPadişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor.

Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki :

"Benden beyt'ül mal'ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."

Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor,

"Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.


KÂNÛNİ SULTAN SÜLEYMÂN HAN
ve YAHYÂ EFENDİ MENKIBESİ

Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi'nin bir evliya mürşid olduğunu, Hızır Aleyhisselâm ile görüştüğünü bilir, kendisini de görüştürmesini istermiş.

Bir gün Yahyâ Efendi ve Kânûnî, kayıkla Boğaz'da gezmeye çıkmışlar. Yahyâ Efendi yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa binmiş. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendi'nin ahbâbı, devamlı Kânûnî'nin parmağındaki çok kıymetli bir yüzüğe bakıyormuş. Kânûnî bu hâli fark edince, parmağındaki yüzüğü çıkarıp; "Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz" diye uzatmış. O zât yüzüğü alıp, evirip çevirdikten sonra, denize atıvermiş. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret etmişler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaşmış. O zât ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultân'a uzatmış. Avucundaki suda, biraz önce denize attığı yüzük varmış. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes yine çok hayrete düşmüşler. Kânûnî elini uzatıp yüzüğü alınca, adam birdenbire gözden kayboluvermiş. Kânûnî, Yahyâ Efendi'ye dönerek; "Ağabey, neler oluyor?" diye sormuş; "O gördüğünüz Hızır Aleyhisselâm idi" cevâbını vermiş Yahyâ Efendi. Kânûnî bunun üzerine; "Bizi niye tanıştırmadınız?" diye sorunca, Yahyâ Efendi şöyle cevap vermiş; "O kendini tanıttı; ama siz tanımakta geç


KARDEŞİM SİFTAHINI YAPMADI

İstanbulda Kapalıçarşı'nın yanında alelade bir dükkan... Sabah namazını kılan bir adam dükkana girerek
raftaki bir malı gösteriyor: "Şunu istiyorum" diyor.
Ama dükkanın sahibi diyor ki;

" Satılık değil."

Adam diyor ki:

"Yaa kardeşim dükkanını açmışsın, bunu rafa koymuşsun, ben de gelmişim, buna ihytiyacım var. Sana paranı veriyorum, bu malı ver diyorum, neden vermiyorsun?"
Neden vermediğimi söyleyeyim diyor adam:
- Bak, şu karşıda bir dükkan var ya!
- Var
- O dükkana gidersen, bu malın aynı orda da var. Ondan al.
Adam diyor "Hayır" .
- Buradan almak istiyorum, neden oradan alacakmışım?
- Çünkü ben siftahımı yaptım; ama o kardeşim daha siftahını yapmadı.

Adam bunun üzerine lazım geleni yapmış. Gitmiş öteki dükkandan alacağını almış. Yabancı olan bir kişi, Osmanlı'nın bu standartlarına şaşırırmış. Şimdi düşünün zamanımızda bir adam müşterisi gelmiş, ona diyecek ki; "Ben sana satmıyorum hadi git öteki dükkana".. .
Köprülerin altından ne kadar çok sular geçmiş hissedebiliyor musunuz?

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 4236
favori
like
share