Biz Müslümanlar hidayet talebi olan insanlarız. Hidayet; doğru yol olan Allah'ın yolu üzere olmak demektir. Bu hidayet talebi bizim, olmazsa olmazımızdır. Ancak yaşadığımız ülkenin laik yapısı ve buna uygun tahakküm kurmaya çalışması bizim için sorun oluşturmaktadır. Bundan dolayı biz Müslümanların bu şartlar altında yaşarken çok dikkatli olması gereği ortaya çıkmaktadır. Çünkü bilerek yapacağımız yanlış davranışlar hidayet talebimizin boşa çıkmasına ve hidayetten mahrum kalmamıza yol açacaktır.



Mesela, arabasıyla Elazığ'dan yola çıkıp "Ben İstanbul'a gitmek istiyorum" diyen bir sürücü düşünün. Bu sürücünün yapması gereken tek şey, yollarda İstanbul yönünü gösteren levhalara uyarak gitmektir. Bazen istisna olarak yol yapım çalışması veya başka sebeplerden dolayı sürücüleri geçici olarak kullanılan farklı yollara yönlendirdikleri olur. Ama o geçici yolların ilerde ana yolla bağlantısı olduğu için problem olmaz. Çünkü bu sebeple ana yoldan çıkmak zorunda kalan kimse az sonra tekrar ana yolla birleşecektir.


Ancak ana yolda giderken mazeretsiz İstanbul yönünden saparsa bu kimse isterse saptıktan sonra tüm levhalara uyarak yola devam etsin, asla İstanbul'a ulaşamayacaktır. Sebep ortada, uyulması gereken levhaya hiçbir geçerli sebep olmadığı halde uymadı. Ya da İstanbul'a gitmekte olan kimse yolda beklerse bu kimse de İstanbul'a ulaşamayacaktır.


Bu verdiğim örnek çok iyi anlaşılmalıdır. Çünkü ben bundan sonraki açıklamalarımı bu örnek üzerinden şekillendirmeye çalışacağım.


Kur'an-ı Kerim'e bir bütün olarak baktığımız zaman hidayet konusunda temelde üç olumsuzluktan bahsedildiğini görürüz.


1- Allah zalimlere hidayet etmez.

2- Allah kâfirlere hidayet etmez.

3- Allah fasıklara hidayet etmez.


Her üç cümle de Kur'an-ı Kerim'de onlarca ayette aynı ifadelerle geçer. Şimdi bunları ele alarak izah etmeye çalışalım:


1- Allah zalimlere hidayet etmez



"Zulüm" kelimesi sözlükte; bir şeyi konulması gereken yere koymamak anlamına gelir. Buradan hareketle Kur'an'da bu kelime; yapmamız gereken bir şeyi ortada geçerli bir mazeret olmadığı halde yapmamaktır. Yani bir Müslüman olarak sorumluluklarımız var. Bu sorumluluğumuzu yürütürken elimizde dinen meşru bir mazeret olmadıkça yapmamız gerekeni yapmamak veya yapmamamız gerekeni yapmak, zulüm olacaktır. Böyle bir durumda biz zalimlerden sayılacağız.


Zulmün zıddı olan "adalet" ise bunun tam tersi; bir şeyi konulması gereken yere koymak, yapılması gerekeni yapmak ve her şeye hakkını vermek, anlamına gelmektedir.


İslam'ın bir diğer adının da adalet olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Çünkü Allah bizlere yapmamız ve kaçınmamız gereken şeyleri söylemiştir. Yani O, her şeyi yerine koymuştur. Bizim iman ettikten sonra buna aykırı davranmamız zulüm anlamına gelecektir. Zaten hidayet dediğimiz şey hayat yolunu Allah'a uygun yürümektir. Allah'a uygunluğu göz ardı ederek yolu yürümek hidayeti kendi elimizle reddetmektir. Sen yoldan çıkmak istiyorsan Allah seni zorla yola koymayacaktır.


Şimdi gelelim bu konuyla ilgili ayetlere:


"Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim(as): 'Benim Rabbim diriltir ve öldürür' demişti; o da: 'Ben de öldürür ve diriltirim' demişti. (O zaman) İbrahim: 'Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir' deyince, o inkârcı böylece şaşırıp kalmıştı. Allah, zalim kimseleri hidayete erdirmez." (Bakara-258)


" Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahit oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zalimleri hidayete erdirmez." (Ali imran -86)


Peygamberler Allah'a giden yolda yol levhalarıdır. Yapılması gereken bu levhalara uymaktır. Ama uymazsan zulmetmiş olursun. Bu şekilde Allah sana hidayet etmez. Tıpkı ayette Hz. İbrahim(as) ve Nemrut arsında geçen olayda olduğu gibi.


" Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları veliler edinmeyin; onlar birbirlerinin velisidirler. Sizden onları kim veli edinirse, kuşkusuz o, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimlere hidayet vermez." (Maide-51)



Bir Müslüman ancak Allah'ı, Resulü'nü ve müminleri veli edinir. Yani kendi hayatında söz sahibi olarak görür. Ama bunların dışında başka kimseleri veli edinirse yapılmaması gerekeni yapmış olur ki zulmetmiş, demektir. Allah, başka yere bağlananlara niye yol göstersin?


"De ki: 'Gördünüz mü?; eğer (bu Kur'an,) Allah katından ise, siz de onu inkâr etmişseniz ve İsrail oğullarından bir şahit bunun bir benzerine şahitlik edip iman etmişse ve siz de büyüklük taslamışsanız (bunun sonucu ne olacak)? Şüphesiz Allah, zalim olan kimseleri hidayete erdirmez." (Ahkaf - 10)



Allah tarafından bir şey (Resul veya Kitap) gönderilmişse biz insanların bunu kabul etmeme hakkı yoktur. Allah'tan geleni kabullenmek gerekirken onu reddetmek zulümdür. Allah böyle yapanlara da hidayet etmeyecek. Çünkü bu kimselerin hidayet talebi yoktur.


"İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim kimseleri hidayete erdirmez." (Saf-7)



İslam'a davet edilenin yapması gereken şey bu daveti kabul edip yaşamaktır. Daveti reddeden, hidayeti reddetmiştir. Dolayısıyla hidayetten mahrum kalır.


" Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yerine getirmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zalim kimseleri hidayete erdirmez". (Cuma-5)



Ayette İsrail oğullarından özellikle de âlimlerinden bahsediliyor. Allah onlara kitabını öğretmiş ama onlar gereği ile amel etmemişler. Bir insan Allah'tan gelen ilme sahipse yaşaması gerekir. Ama o ilmi bildiği halde hayatının dışına koyarsa zulmetmiş olur. Böylece Allah bu kimselere de hidayet etmemiş olur. Çünkü bunların da hidayet talebi yoktur.


Yukarıda verdiğimiz ayetlerde bahsi geçen insanlar yapmaları gereken şeyi yapmadıklarından dolayı zulmetmiş olmaktadırlar. Trafikte seyreden adam örneğine sözü getirecek olursak İstanbul'a giderken İstanbul yönünü gösteren levhaları gördüğü halde uymayıp başka levhalara göre hareket eden sürücü gibidir. Bu adam bu şekilde nasıl ki İstanbul'a gidemeyecekse onlarda Allah'a giden doğru yolda asla olmayacaklardır.


2- Allah kâfirlere hidayet etmez



"Küfür" sözlükte; örtmek ve gizlemek anlamına gelir. Kur'an-ı kerim'de Allah'ın kendilerini hakikatlerle apaçık karşı karşıya getirdiği halde diğer bir ifade ile doğruları gözlerine gösterdiği halde bunları görmezlikten gelen, bu hakikatlere hayatlarında yer vermeyip bastırmaya çalışan kimselere kâfirler denir. Çünkü gördüğün bir doğruya gözünü kapatıp örtmeye çalışmak bir nevi onu tanımamak ve onu reddetmek anlamına gelmektedir ki, böyle davrandığında açıkça hidayet çağrısını reddediyorsun, demektir. Gelelim ilgili ayetlere:


" Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun mesajlarını tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kâfir olan kimseleri hidayete erdirmez." (Maide-67)



Allah'ın Resulü(as) vahyedilen mesajları anlatıyor ama insanlar görmezlikten geliyorlar, bu daveti bastırmaya ve örtmeye çalışıyorlar. Bu tavır hidayet çağrısını geri çevirmektir. İnsanlar ilahi mesajlara böyle davranmaya devam ettikleri sürece hidayetten uzak kalacaklardır.


"(Haram ayları) Ertelemek ancak küfürde ileri gitmektir. Bununla kâfirler şaşırtılıp-saptırılır. Allah'ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah'ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine 'çekici ve süslü' gösterilmiştir. Allah, kâfir kimseleri hidayete erdirmez". (Tevbe-37)



Cahiliyede insanlar haram olan ayları helal bir ayla değiştirerek o an yapmamaları gereken şeyleri yapmaya başlıyorlardı. Böyle yapmakla haramı o an helale çevirmiş oluyorlardı. Başka bir zaman da bunun yerine helal bir ayı haram sayarak güya dört olan haram ayların sayısını denkleştirmiş oluyorlardı. Böyle yapanlara hidayet yoktur. Çünkü bunlar önlerine konulan hidayeti hakları olmadığı halde bozuyorlar ve değiştiriyorlar.


İnsan Allah ile ilişkilerinde dürüst davranmalı. Allah ile iş tutacaksan O'nun önüne koyduğuna dokunmayacaksın, kendiliğinden değiştirmeye kalkmayacaksın. Böyle yaparsan hidayeti ortadan kaldırmış olursun.


" Kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç-küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı onların üzerinedir ve onlara büyük bir azap vardır.
Bu, onların dünya hayatını ahrete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da kâfir kimseleri hidayete erdirmemesi nedeniyledir".(Nahl-106 107)



Allah, kendisine iman nasip ettiği halde bunu örtüp göğsünü küfre açarak küfrü ön plana çıkaran kimselere de hidayet etmeyecek. Çünkü bu kimseler bilinçli bir şekilde küfrü tercih edip hidayeti reddetmişlerdir. Ancak ölüm, çok uzun süreli hapis, ağır işkence vb. gibi meşru mazeret sayılan durumlarda müminin kalben değil ama zahiren imanı örtüp küfrü açığa vurmasının bir sakıncası yoktur.


İlgili ayetlerden sonra yazının başındaki örneğimize gelecek olursak, İstanbul'a gitmekte olan sürücü yoldaki İstanbul'u gösteren levhaları bilinçli olarak görmezlikten gelirse veya "hayır o levhayı yanlış koymuşlar" diyerek başka yönü gösteren levhaları tercih ederse asla İstanbul'a ulaşamayacağı gibi, hayatlarını sürdüren insanlar da Allah'ın önüne koyduğu 'ilahi levhalara' aynı muameleyi yaparsa bunlar da Allah'a giden yolda olmayacaklardır. Yani hidayet böyle kimselerden uzak olacaktır.


3-Allah fasıklara hidayet etmez



"Fısk" sözlükte; hak yoldan çıkmak anlamına gelir. Kehf suresi 50. ayette şeytan hakkında "O Rabbinin emrinden dışarı çıktı" denilirken fısk kelimesi kullanılır. Allah bir kimseyi dosdoğru yoluna koyduktan sonra o kimse bilerek yolu terk ederse demek ki hidayet talebi yoktur. Allah böyle kimselere hidayet etmez.


"De ki: 'Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasık kimselere hidayet vermez." (Tevbe-24)



Allah'a giden yolda Allah'ın önemli gördüğü şeyler bellidir. Eğer bir kimse ayette sayılanları daha önemli görmeye başlamışsa, bu insan yoldan çıkmıştır. Çünkü ayette sayılan şeyler Allah'ın yolunun değil, başka yolların değerleridir. Biz dünyada yaşarken ayette sayılanlara daha çok değer vererek yaşıyorsak demek ki biz Allah'ın müşterisi değiliz. Yani hidayet talebimiz yoktur. Böyle kimselerde hidayetten mahrum kalırlar.


"Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Bu, gerçekten onların Allah'a ve elçisine küfretmeleri dolayısıyladır. Allah fasık kimselere hidayet vermez". (Tevbe-80)



Ayette bahsedilenler münafık kimselerdir. Kendilerine Allah'ın apaçık yolu gösterildiği halde bilinçli olarak tercihlerini başka yollardan yana koyan, yani hak yoldan çıkmış kimselerdir. Allah bunlara da hidayet etmez. Çünkü bunların da hidayet talepleri olmamıştır. Sadece siyaseten hidayetten tarafmış gibi gözüküyorlar.


"Hani Musa, kavmine demişti ki: 'Ey kavmim, gerçekten benim sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde, niçin bana eziyet ediyorsunuz?' İşte onlar eğrilip-sapınca Allah da onların kalplerini eğriltip saptırmış oldu. Allah, fasık bir kavmi hidayete erdirmez". (Saff-5)



İsrail oğulları Hz. Musa'nın Allah'ın peygamberi olduğunu bile bile ona karşı yanlış hareket etmeye başlayınca Allah'ta onların kalplerini eğriltiyor. Yani burada da bilinçli bir şekilde yanlışı tercih vardır. Yanlışı bilinçli olarak tercih etmek sahibini hidayetten mahrum edecektir.


Gelelim örneğimize; İstanbul'a gitmekte olan şoför bilinçli bir şekilde "Evet, bu levha doğruyu gösteriyor ama ben başka tarafa yöneleceğim" dediğinde nasıl ki İstanbul'u göremeyecekse, doğruları gördüğü halde herhangi bir sebeple yanlışı tercih eden, sözüyle doğruyu söyleyen ama ameliyle yanlışa sapan kimseler de hidayetten mahrum kalacaklardır.


Mesela; münafıklar doğruyu gördükleri halde menfaatlerini ön planda tutarak yanlışı bilinçli bir şekilde yapan, diğer bir ifade ile sözüyle doğruyu işaret edip özüyle yanlışa yönelen kimselerdir. Bir kimse böyle olduğu sürece asla hidayetten nasibi olmayacaktır. Bu manada şu ayet çok düşündürücüdür.


"Kim kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet ederse ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir dönüştür o!"(Nisa-115)



Bütün mesele şurada düğümleniyor: Bir insan doğru olanı gördüğünde kem küm etmeden aleyhine de olsa hemen teslim olacak. Eğer teslim olmaz bilerek yanlışa yönelirse Allah onun kalbini de tamamen yanlış tarafa çeviriyor. Yani "nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız" gerçeği tecelli ediyor. Bu kimse yanlış tarafta kaldığı her geçen gün hidayet şansını azaltıyor ve sonunda yitiriyor. Allah'ın fasıklara hidayet etmemesi böyle gerçekleşiyor.


Bir kimse Müslüman olduktan sonra eğer bu yoldan ayrılırsa bir daha kolay kolay İslam'a dönemiyor. Böyle kimseler de hidayet imkânlarını kendi elleriyle kapatmış oluyorlar. Bundan dolayıdır ki, Müslüman iken tamamen yoldan çıkmış ama sonradan pişman olup tekrar İslam'a dönmüş kimselerin örneğine rastlamıyoruz. Tabi bununla bir konuda İslam'a aykırı davranıp tövbekâr olmuş Müslümanları değil, tamamen İslam'dan çıkmış (fasık) kimseleri kastediyoruz.


Münafıklar bu konuda en olumsuz tipler olarak görülüyor. Denilebilir ki, bir ateistin, kâfirin, fasıkın ve bir zalimin hidayeti mümkündür ama bir münafığın asla. Çünkü bunlar doğru gözüküp eğrilik yaptıkça affedersiniz yalama olmuşlardır. Tabir yerindeyse vida gibi diş sıyırmışlardır. Bu yüzden yuva tutmazlar. Bundan dolayı olacak ki münafık olarak yaşayan kimselerin hidayete mahzar oldukları pek görülmemiştir..


Resulullah (s.a.v) "Siz bildiklerinizi yaşarsanız Allah size bilmediklerinizi öğretir" buyuruyor. Bu şu demektir: Biz Müslümanlar bildiğimiz doğruları yaşar yanlışlarımızdan vazgeçersek Allah önümüze yeni doğrular koyacak. Onları da yaşarsak başka doğruları koyacak... Böylece Allah'a doğru yürümüş olacağız. Hidayet denilen şey budur zaten. Yani doğru yürüyüştür. Ama bildiklerimizi yaşamazsak zulmetmiş olacağız. Allah bu takdirde yeni bir şey öğretmeyeceğinden orada kalacağız. Bu da Allah'ın zalimlere fasıklara ve kafirlere hidayet etmemesi manasında hidayetten mahrum kalınacağı anlamına gelecektir.


Görüldüğü gibi zalimler, kâfirler ve fasıklar olarak nitelenen kimselerin ortak vasfı; bilinçli olarak yanlışı tercih etmek ve sürdürmek, bir de Allah'ın hidayetini talep etmemeleridir. Bu yüzden Allah zalimlere kâfirlere ve fasıklara hidayet etmiyor. Cenab-ı Allah sanki "siz hidayet istediniz de biz vermedik mi?" diyor. Dolayısıyla hidayet, isteyene veriliyor. Hidayet konusunda ne kadar istekli ve samimiyiz?

Netice olarak şunu söyleyebilirim ki biz Müslümanlar hayatımızda bilinçli olarak sürdürdüğümüz yanlışlarımızı bir an önce terk edelim. Çünkü bilinçli sürdürülen her yanlış hidayet talebimizi her geçen gün zora sokmaktadır. Bundan dolayı Rabbimiz Kitabında müminlerin günahta ısrar etmeyeceklerini söylüyor. Çünkü günahta ısrar, bilinçli bir şekilde günah işlemek anlamına geliyor. Bu da insanın hidayet şansını yok eder.


Hasan Eker


alıntıdır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 511
favori
like
share