İSLAM’DA İNSANIN DEĞERİ

Dünyada hiçbir din, hiçbir düşünce ve hiçbir rejim, İnsana, (İslâm’ın verdiği kadar) lâyık olduğu değeri vermemiştir. Kur’ân-ı Kerîm, bunun en canlı şahididir ve işte kanıtları:

1) Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de ona; «Ey İnsan!» diye iki kez bizzat hitap etmiştir.[1]

2) «İnsan» adıyla bir sûre indirmiştir.[2]

3) Kur’ân-ı Kerîm’de «İnsan» kelimesi 65[3] kez ve aynı anlama gelen «İns» kelimesi de 9 kez geçmektedir.

4) İslâm’ın –çarpıtılmamış- ilk şekilleri anlamına gelen bütün semavî dinlerde de insana önem verildiği, yine Kur’ân’ın birçok mesajlarından anlaşılmaktadır.

Esasen Kur’ân-ı Kerîm’in tümü insana hitap etmektedir. Çünkü bu yüce kitap, –baştan sona kadar verdiği bilgilerle-, bütün beşeriyeti eğitmek, fertler ve toplumlar arasındaki iletişimi düzenlemek, barış ve refah dolu en ideal bir sosyal düzen içinde insanların özgürce yaşamaları ve nihayet iki cihanda da mutlu olabilmeleri için yol ve yön göstermiş, onları düşünmeye sık sık davet etmiş, yararlı tavsiye ve emirlerde bulunmuş ve birtakım yasaklar koymuştur.

Vaaz, Nasihat, Islah ve İrşat erbabının, icap ettikçe sıklıkla tekrar ettiği gibi İslâm’da insan, «eşref-i mahlûkât»’tır. Allah Teâlâ ona büyük bir değer vermiş ve şöyle buyurmuştur;

«Şu kesin bir gerçektir ki biz Âdemoğullarına üstün değer verdik, onları karada ve denizde çeşitli araçlarla taşıdık ve onları güzelliklerden yararlandırdık»[4]

İslâm’da, insana ne kadar büyük önem verildiğini, Kur’ân-ı Kerîm’in başka yerlerinde de çarpıcı bir şekilde görmek mümkündür. Örneğin, şöyle buyurulmaktadır;


«İncire, zeytine, Sînâ Dağı’na ve bu güvenli beldeye andolsun ki biz insanı en güzel biçimde yarattık»[5]

Burada biçimden amaç, sadece insan fiziği değil, bununla birlikte onun taşıdığı çok yönlü nitelikler ve meziyetlerdir. Hiç kuşkusuz insan, bütün canlılar, hatta bütün varlıklar içinde fizik bakımdan Allah’ın en güzel eseridir. Anatomisi, biyolojik yapısı, organlarının dizaynı, dış figürleri, (duruşu, yürüyüşü ve manevra yetenekleri gibi) hareket ve intikal biçimleri, algılama ve tepki gösterme şekilleri bakımından –kelimenin tam anlamıyla- insan muhteşem bir varlıktır. Bunun yanı sıra tasarlamak, kurgulamak, karşılaştırmak, etüd ve kritik etmek, düşünerek mantık yürütmek, ilkelere dayalı olarak tartışmak, itiraz etmek ve savunmak, kanıtlamak, sebeplere tutunmak suretiyle sonuca varmak, belli kurallar koymak, sevinci. Acıyı, sevgiyi ve nefreti ince, edebi ve estetik ifadelerle anlamlandırmak, hesaplı yöntemlerle kurmak, yapılandırmak, önlem alarak saldırmak, infaz etmek, yıkmak ve imha etmek gibi uygulamalı düşünsel kabiliyetler bakımından da insan yine oldukça muhteşemdir ve Allah’ın en büyük kudret mucizesidir. İnsan öbür bütün canlılardan farklı olarak lengüistik disiplinler içinde ses ve sözle, müzik ve sanatla, işaretlerle, şifre ve sembollerle, anlaşır ve haberleşir. İletişim ve bilişimde insan, bulduğu ve geliştirdiği fonetik, sentaks ve gramer kuralları sayesinde, bu kurallara dayalı olarak meydana getirdiği farklı dillerle, çeşitli alanlarda -saymakla bitmeyen- eserler vererek bu mucizeyi parlak tablolar içinde sergilemektedir. Özellikle, bugün geliştirdiği teknoloji sayesinde insan, bu mucize karşısında büyük bir şaşkınlık yaşamakta, eserleri kadar bizzat kendine de büyük hayranlık duymaktadır.

Onun içindir ki Allah Teâla, yarattığı bu muazzam eserine, biraz önce sayılan güzellikler ve üstün nitelikler ilgisiyle şöyle bir soru yöneltmektedir:

«Ey insan! İhsânı bol olan Rabb’ine karşı seni ne yanılttı?! O Rabb ki seni yarattı, vücudunu ölçü ve âhenk içinde yapılandırdı. Organlarını dilediği bir kurguyla düzene koydu»[6]

Allah Teâlâ, bu müthiş hitapla insanı uyarmakta, onun tutum ve davranışlarını –çok anlamlı ve her şeyi özetleyen ilâhî bir üslup içinde- sorgulamaktadır. Bu da O’nun, insana verdiği önemi başka bir ifadeyle ön plana çıkaran kanıtlardandır. Burada dikkat çekici olan şey, uyarı ve sorgulama yapılırken insanın vücut binasına ait muhteşem görüntünün söz konusu edilmiş olmasıdır.

Hakikaten insan –eğer kendi bünyesi üzerinde bilgi ve bilinçle- çok derinden akıl yürütecek olursa, ibretlerle dolu, düşündürücü, eğitici ve hatta neşelendirici parlak tablolarla karşılaşır. Beşeriyet tarihi boyunca hemen her ırk ve milletten, her dilde, insanın gerek fizik yapısı, gerekse düşünceleri ve psikolojisi üzerine kütüphaneler dolusu eserler yazılmıştır. Yığınlarca kitaplar ve mektuplar, satırlar ve mısralar adeta Aşk sevda, tutku, özlem ve göz yaşlarıyla örülmüştür. Sevgililer sadece; «Hilâl kaşlı, ahu gözlü ve fidan boylu» değil, her çağın anlayışına ve zevkine göre birbirini betimlemeye ve hayal etmeye çalışmış, birbirini –cinse göre- Eros’a veya Aphrodit’e benzetmişlerdir. Nitekim Leylâ ile Mecnun, Kerem ile Aslı, ve Ferhat ile Şirin gibi yaygın aşk ve âşık hikâyeleri, esas itibariyle insanın fizik güzelliği karşısındaki çarpılmanın ürünleridirler.

Allah Teâlâ, insana o kadar büyük önem vermiştir ki bütün canlılar arasında kendine, yalnızca onu doğrudan muhatap kılmıştır. Elbette ki Yüce yaratıcı aynı zamanda bütün canlılara, hatta kainatın her zerresine kendini hissettirmiş, canlı cansız ne varsa her şeyi, ilâhi azameti karşısında dize getirmiştir. «Yedi gök, yeryüzü ve onların içinde bulunanların tümü Allah’ı tesbih ederler, Her şey O’nu hamd ile tesbih eder, fakat siz onların tesbihini fark edemezsiniz...»[7]Meleklerden de elbette ki Allah Teâlâ’nın elçisi vardır, ancak en yüksek derecede «Rasul» ve «Nebiy» sıfatıyla seçtiği elçiler insan cinsindendir. Bunların en sonuncusu ise kendisine Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği Hz. Muhammed Mustafa’dır (s).

İnsan’ın, Allah katında sahip olduğu önemi, O’ndan aldığı son vahiy ile beşeriyete ilân eden elçi olarak Hz. Muhammed (s)’in bizzat kendisi de insana büyük önem vermiştir. Bu nedenledir ki Allah Teâlâ’dan aldığı mesajları insanlara iletirken uğradığı dayanılmaz eziyet ve işkenceleri daima sabırla karşılamış, hiçbir baskıyı, hiçbir zulüm ve tecavüzü şahsi mesele haline getirmemiş, düşmanlarına karşı kendinden dolayı kin bağlamamış ve misillemede bulunmamıştır. O daima, insanların yanılabileceğini hesap ederek kendisine karşı ağır suç işleyenleri affetmiş, insanları küçük düşürmeden onların yanlışlarını düzeltmeye çalışmış ve çarpıcı hoşgörü örnekleriyle alicenap davranmıştır. Bunun en güçlü kanıtları da O’nun, sırf yönettiği toplumu savunmak ve masum insanları tecavüzden korumak amacıyla düşmanlarına karşı zorunlu olarak giriştiği savaşlardır. Hz. Peygamber (s)’in, çağının «Asr-saadet» olarak tarihe geçmesinin nedeni işte budur.

Seçkin dâvâ arkadaşları da bu konuda hiç şüphesiz aynen Onu izlemiş, insana büyük saygı duymuşlardır. Bu nedenle Raşid halifeler döneminde hiçbir insanın sürekli mağduriyetine izin verilmemiş, hak hukuk konusunda ve adaletin uygulanmasında olabildiğince büyük titizlik gösterilmiştir.

İdeal anlamda uygulandığı çağda İslâm, getirdiği yeni ahlâkî değerleriyle, koyduğu adalet kurallarıyla, geniş özgürlük anlayışıyla insana ne kadar büyük değer verdiğini kanıtlamıştır. Dolayısıyla, bu değerlerin ve bu ilkelerin ciddiyetle, içtenlikle ve eksiksiz uygulandığı İslâm’ın ilk çağında mü’minler, (çok meşgul ve yorgun olmalarına rağmen) onurlu, özgür ve memnun yaşamışlardır.

Bilindiği üzere, İslâm’ın ortaya çıktığı asırda dünya insanları her bakımdan tam bir kaos ve anarşi içinde yaşıyorlardı. Bir yandan çarpıtılmış semavî dinlerden kalma yanlış, sakat ve uydurma inanışlar, öte yandan çeşitli şirk dinlerinin (yani putçuluğun) yaydığı sayısız hurafeler, temelsiz, zararlı ve yıkıcı inançlar ve düşünceler, toplumları yalnızca din konusunda değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bakımdan da çökertmiş, onları ahlaksızlığın, karanlık cehaletin, sağlıktan ve esenlikten yoksun bir yaşamın kucağına terk etmişti. Bir yandan Bizans’ın temsil ettiği çarpıtılmış Hıristiyanlık, bir yandan Zerdüşizm, Budizm, Maniheizm ve Mazdakizm’in çatışma alanı haline gelen Sasânî Devleti’nin toprakları üzerindeki karmaşık dinsel ve mistik sentezler, öbür yandan Arap yarımadasında yayılan ve insanların yaşamını altüst eden putçuluk, dünyayı tam bir din ve düşünce anarşisine boğmuştu.

İşte İslâm, insanı bu karanlık ortamdan kurtarmak üzere gelmiş ve Orta Çağı aydınlatmıştır. Gerçekten de Kur’ân-ı Kerîm, indiği bu çağda, insana layık olduğu değeri kazandırmış, onu derin, köklü ve sarsılmaz bir imanla, yüksek bir moralle harekete geçirmiştir. Müslümanlar (daha doğrusu mü’minler), Kur’ânî düşünce ve yaşam tarzının henüz mistikleştirilmediği ilk dönemlerde bu köklü iman ve yüksek moral sayesinde parlak bir uygarlık kurmuşlardır. Bu uygarlık o kadar sağlam temeller üzerinde kurulmuştur ki insanı sofulaştırarak onu canlı hayatın dışına iten mistik akımların yüzyıllarca neden olduğu çöküntüye rağmen Kur’ân’daki İslâm, her çağda yaşayan bir avuç mü’minin yüreğinde ve ruhunda kuşaklar boyu taşınarak günümüze sağlam şekilde intikal edebilmiştir.

Allah Teâlâ’nın insana verdiği büyük öneme ve yüksek değere karşın, acaba o, bugün kopardığı fırtınalar içinde bunun farkında mıdır?

Genel manzaraya bakıldığında, muazzam kâinâtın baş döndürücü enginliği içinde bugün, sadece küçücük yer küre üzerinde yaşadığı sanılan insanoğlu, gerek bin yıllar önce inen ilâhî mesajlardan aldığı ilhamla, gerekse kendi akıl ve mantığından aldığı güç ve moralle gerçekleştirdiği teknolojiden yararlanarak dünyanın sınırlarını aşmaya çalışmaktadır. İnsanoğlu bugün çok mağrurdur. İçinde gökdelenlerin sivrildiği plânlı, modern, ışıl ışıl ve kalabalık megapoller; havada, karada ve denizlerde işleyen ve dünyanın her köşesini birbirine bağlayan ulaşım ve iletişim şebekeleri, dev sanayi merkezleri ve uzay keşifleri, insanoğlunun bu gururunu okşamaktadır. Bu nedenle, derin bir gaflet girdabına saplanmış olan insan, yaratıcısının kendisine verdiği önem ve değeri umursamamaktadır.

Yeryüzünde keyfince hareket eden insan, tarihin akışı içinde de bu gafleti hep sergilemiştir. Onun için, yaratıcısının dönem dönem gönderdiği ilâhî nizama süreklilik kazandırmamıştır. Bunun cezasını da görmüştür![8] Nitekim, gerek tarih boyunca bizzat kendisinin öngördüğü, tasarlayıp uyguladığı rejimlerin sakatlığı yüzünden, gerekse Allah Teâlâ’nın peygamberler aracılığıyla gönderdiği doğal, mükemmel ve parlak sistemleri kısa zamanda çarpıtarak, ne yazık ki bizzat kendi haklarını çiğnemiş, kendine saygısızlık etmiş ve bu yüzden sık sık bocalayarak günümüze kadar yuvarlanıp gelmiştir.

İnsanoğlunun uzun tarihi yolculuğu boyunca, -özellikle yönetim ve yargılamada- yaşadığı bu sapmalar, onun, kendini çok beğendiğini göstermektedir. Fakat ilginçtir ki Allah Teâlâ’nın, gönderdiği doğal sistemle kendi ürünü olan yapay sistemler arasında bocalayan insan, kendine, yaratıcısından daha çok değer verememiştir. Tarih bu gerçeği kanıtlayan belgelerle doludur. Bugüne kadar yapılmış derin araştırmalar sayesinde artık iyi bilinen son beş bin yıllık süre içinde bile insan, korkunç soykırımlarla, toplu cinayetlerle, zulüm ve baskılarla, hemcinsine reva gördüğü insanlık dışı muamelelerle bu gerçeği, tarihine silinmez izlerle kazımıştır.

Belki de bu nedenledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır; «Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlarsa, onu yüklenmeye yanaşmadılar ve ondan korktular da insan onu yüklendi. Ne ki o, cidden çok zalimdir, çok cahildir».[9]

Süper güçlerin, bugün yeniden sahneye koyduğu Haçlı savaşlarının acımasız ve kanlı sahneleri, bu ayeti kerimeyi canlı ve mucizevi bir tablo olarak açıklamaktadır. Bu da gösteriyor ki insanoğlu tarihten hâlâ ders almış değildir, Allah’ın kendisine verdiği önem ve değeri de umursamamaktadır. Ne yazık ki bu umursamazlık, İslâm’dan önce de sonra da günümüze kadar sürüp gelmiştir. Nitekim Caligula, Neron, Haccac b. Yusuf, Cengizhan, Hülâgü, Timurlenk, Korkunç İvan, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Pol Pot ve Saddam’ın yaptıkları, bunu hatırlatmaktadır. Allah Teâ’nın, insan gibi en büyük eserine karşı ağır suçlar işlemiş bu zalimlere yardımcı olan kişi ve toplumlar da kuşkusuz onlarla birlikte ceza görmüşlerdir. Dolayısıyla günümüzde İslâm coğrafyasını kan gölüne çevirmiş olan zâlimâne saldırıların destekçileri bu hatırlatmadan bir ders çıkarmalıdırlar!

Yeri gelmişken vurgulamak gerekir ki bu saldırıların hedefi olan ve «İslâm’a mensup olduklarını» ileri süren toplumlar da esasen Allah (cc)’ın insana verdiği değeri genelde hiçe saymışlardır. Onun için sadece bugün değil, İslâm tarihinin farklı dönemlerinde de bunun cezasını çekmişlerdir. Allah Teâlâ’nın doğrudan muhatap kabul ederek yüksek bir değer verdiği insana zulmetmeyi göze almanın, üstelik «İslâm Ümmeti’ne mensup kişi ve yönetimler» olarak bu ağır suçu işlemenin cezası, şüphesiz büyük olmuştur ve eğer tekrar ederse yine büyük olacaktır! Çünkü kim olursa olsun;

Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur!

Nitekim biraz önce adları geçen (ve onlardan başka) bütün zalimlerin akıbeti böyle olmuştur. Onların değişmez kaderidir bu... Ve çünkü Allah (c)’ın en büyük eserini çiğnemenin cezası elbette ki ağır olur.

İslâm, insana o kadar büyük değer vermiştir ki bir tek kişiyi bile öldürmenin, ne korkunç bir cinâyet olduğunu Kur’ân-ı Kerîm aynen şöyle ifade etmektedir;

«Onun için, İsrailoğulları’na şu yükümlülüğü getirdik: Her kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde anarşi çıkarmamış birini öldürürse o, bütün insanları öldürmüş gibi olur»[10]

Bir insanın hayatını bütün beşeriyetin hayatına eşdeğerde gösteren bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ’nın insana ne kadar büyük kıymet verdiğini açıkça belgelemektedir. O’nun bu son derece önemli hükmünü insanlığa ileten Hz. Muhammed (s) de insanın özgür, onurlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesi için büyük titizlik göstermiş, çaba harcamış ve bu konuda canlı ve çarpıcı örnekler vermiştir. Hz. Peygamber’in insanlara her zaman gösterdiği yakınlık, alçak gönüllülük, merhamet ve olağanüstü ilgi, zaten bu gerçeği genel anlamda kanıtlamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de bunu belgeleyen âyet-i kerîmeleri şöyle sıralayabiliriz:

«Gerçek şu ki; aranızdan gayet onurlu bir elçi size geldi; sıkıntıya düşmeniz O’na ağır gelmektedir. Size o kadar düşkündür ki üzerinize titriyor! Mü’minlere karşı oldukça şefkatli ve merhametlidir»[11]

«Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde tartış...»[12]

«İşte o zaman Allah'tan bir rahmet sonucu, onlara yumuşak davrandın! Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç kuşkusuz, etrafından dağılıp gideceklerdi. Öyleyse onları affet; bağışlanmaları için de dua et; iş konusunda onlara danış...»[13]

«Ey inananlar! Peygamber'in evlerine, yemeğe Çağrılmadan vakitli vakitsiz girmeyin; ancak davet edilirseniz girin ve yemeği yedikten sonra hemen dağılın; sohbet için de girip oturmayın. Bu davranışınız peygamberi üzer, o ise size bir şey söylemekten utanır. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanç duymaz».[14]

Ebu Mes’ûd adında Medineli bir sahâbî, Hz. Peygamber’in insan ilişkilerini özetleyen bir olayı şöyle nakletmektedir;

«Adamın biri Hz. Peygamber (c)’in huzuruna geldi. O sırada (duyduğu heybetten dolayı) göğüs kasları titriyordu. Hz. Peygamber ona şöyle dedi; “Rahat ol, ben bir kral değilim ki... Ben sadece –yoksul olduğu için vaktiyle - güneşte kurutulmuş et yiyen ” bir kadının oğluyum»[15]

Bütün bu belgesel kanıtlar, Hz. Peygamber’in insanlara karşı ne kadar alçak gönüllü davrandığını ve tabiatıyla onlara ne kadar büyük değer verdiğini açık bir şekilde göstermektedir. O’nun insanlara eziyet vermekten, şiddet, zulüm ve baskıya baş vurmaktan sakındırıcı uyarıları ise pek çoktur. Özellikle şu sözleri, sadece mü’min ve müslümanların değil, her milletten, her dinden ve her ırktan insanın kulaklarında çınlamalıdır;

«Zulüm kıyamet gününde bir karanlıktır»[16]

«Haksız yere alınan hiçbir can yoktur ki, ilk cinayeti işleyen insanın bu suçtan payı bulunmasın; Çünkü insan öldürme çığırını ilk kez o açmıştır»[17]

«Bakınız, haberiniz olsun! Gayrimüslim vatandaşlardan birine her kim zulmederse, veya hakkını eksik öder ya da onu aşağılarsa, veya ona taşıyamayacağı bir mükellefiyet yüklerse, ya da rızası dışında kendisinden bir şey alırsa, bunu yapanın yakasına kıyamet gününde ben yapışırım!»[18]

«Her kim, bir çölde, insan veya hayvanların, gölgesinden yararlandığı bir çalıyı boş yere ve zulüm kastıyla keserse Allah onun kafasını ateşe soksun!»[19]

«Her kim, bir anlaşmazlık sırasında haksız tarafı destekleyecek olursa o, bu tutumundan vazgeçinceye kadar Allah’ın öfkesine hedef olarak kala kalır»[20]

«Malı, elinden zorla alınmak istenirken (direnerek) öldürülen kimse şehittir»[21]

Baştan beri sıralanan bütün bu belgesel kanıtlar, İslâm’ın, -güçlü iki kaynağı olan kitap ve sünnetle- insanın yaşamını, güvenliğini, hak ve özgürlülerini ne derece teminat altına aldığı açıkça anlaşılmaktadır. Ancak büyük bir esefle ifade etmek gerekir ki Müslümanlar adalet ve eşitliği sağlamak konusunda her zaman gerektiği kadar duyarlı davranmamış, 1500 yıllık İslâm tarihinin birçok dönemlerinde ve İslâm vatanının çeşitli bölgelerinde baskı ve zulme dayalı yönetimler işbaşına gelmiş, arkalarından çok kötü birer sicil bırakmışlardır. Günümüzde dünya müslümanlarının uğradığı çöküntü ve perişanlığın birçok nedenlerinden biri de budur.

Şunu da çok iyi bilmek gerekir ki sadece şiddet ve baskıyla değil, insanlara, layık oldukları değeri vermemekle, onları eğitmemekle, onlara bilgi, ahlak ve görgü kazandırmamakla da hakları çiğnenmiş olur. Esasen büyük İslâm vatanında eskiden beri yönetimlerin toplumlara yaptığı zulüm ve fenalığın büyük kısmı bu suretle yapılmıştır. Bu yüzden Batı dünyası kalkınırken İslâm dünyası hep gerilemiştir. Dolayısıyla bilginin bıraktığı boşluğu bu kez, hurafecilik, laikçilik, mistisizm, putçuluk ve kadavracılık doldurmuştur. Bilim adamlarının bıraktığı boşlukları da büyücüler, üfürükçüler, tarikatçılar, medyumlar, sahte peygamberler ve politikacılar doldurmuşlardır. Hint yarımadasından Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan müslüman toplumlar işte genelde bu zararlı unsurlar tarafından yönlendirilmiş ve yönetilmişlerdir.

Bu noktada da ise, biri Allah Teâlâ’nın öbürü de Hz. Peygamberin olmak üzere iki önemli sözünü hatırlatmakta yarar vardır;

İlahî söz şöyledir;

«Bir toplum kendindekini değiştirmedikçe Allah da onlardakini değiştirmez»[22] Bu ayet-i kerimeyi şöyle açmak mümkündür; Bir toplum, eğer Allah(c)’ın kendisine ihsan ettiği nimetleri kötüye kullanmaz ise Allah Teâlâ da onu ellerinden almaz, mutluluk ve refahlarını yoksulluk ve perişanlıkla değiştirmez.



Hz. Peygamberi (s)’in de sözü şöyledir;



«Canımı kudret elinde bulunduran Allah (c)’a yemin ederim ki; ya iyiliği emredecek ve kötülükten sakındıracaksınız, veya Allah (c), üzerinize bir ceza gönderecek, sonra (kurtulmak için dönüp) O’na dua edeceksiniz; O ise duanızı kabul etmeyecektir»[23]



Hiç şüphe etmemek gerekir ki iyiliği yaymak ve insanları kötülüklerden sakındırmak; önce onları yetiştirmek, eğitmek, bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve aydınlatmakla mümkün olabilir. İslâm’ın gösterdiği doğrultuda ve gerçek anlamda insanlara değer vermek için atılacak ilk adım işte budur.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bk. İnfitâr Sûresi âyet/6 ve İnşiqâq Sûresi âyet/6.
[2] 31 âytten ibaret olan bu sûre Medine’de inmiştir.
[3] Bk. İnsan Kelimesi: Nisa/28, Yunus/12, Hud/9, Yusuf/5, İbrahim/34, Hicr/26, Nahl/4, İsrâ/11 (2 kez), 13, 53, 67, 83, 100, Kehf/54, Meryem/66, 67, Enbiya/37, Hacc/66, Mu’minûn/12, Furkân/29, Ankebût/8, Loqmân/14, Secde/7, Ahzâb/72, Yâsîn/77, Zumer/8, 49, Fussilet/49, 51, Şûrâ/48 (2 kez), Zukhruf/15, Qâf/16, Necm/24, 39, Qamer/24, Rahmân/3, 14, Haşr/16, Meâric/19, Qıyameh/3, 5, 10, 13, 14, 36, İnsân/1, 2, Naziât/35, Abese/17, 24, İnfitâr/6 İnşiqâq/6, Târıq/5 Fecr/15, 23, Beled/4, Tin/4, Alaq/2, 5, 6, Zilzâl/3, Adiyât/6, Asr/2.
Bk. İns Kelimesi: En’âm/112, 128 (2 kez), İsrâ/88, Rahmân/39, 56 74, Cinn/5, 6

[4] İsra Sûresi âyet/70.
[5] Tîn Sûresi âyet/1, 2, 3, 4.
[6] İnfitâr Sûresi âyet/6, 7, 8.
[7] İsrâ Sûresi âyet/44
[8] Bk. İsrâ/17; Meryem/74, 98; Qasas/40, 58, 81; Qâf/36; Hûd/82; A’râf/84; Hicr/74; Şuara/173; Neml/58; Ankebut/40; En’âm/42, 44; A’râf/95, 96; Mu’minûn/76; Zukhruf/48; Zâriyât/40, 41, 42; Qamer/42; Muzzemmil/16;
[9] Ahzâb Sûresi âyet/72.
[10] Mâide Sûresi âyet/32.
[11] Tewbe Sûresi âyet/128.
[12] Nahl Sûresi âyet/125.
[13] Âl-i İmrân Sûresi âyet/159.
[14] Ahzap Sûresi âyet/53.
[15] Sunenu İbni Maje, Hadis No. 3303.
[16] Buharî/2267
[17] Buharî/3088
[18] Ebu Dawûd/2653
[19] Ebu Dawûd/4561
[20] Sunenu İbni Maje, Hadis No. 2311.
[21] Sunenu İbni Maje, Hadis No. 2572.
[22] Ra’d/11
[23] Tirmizi/2095



Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 772
favori
like
share