İnanılmaz şiddetli bir mide kasılmasıyla uyandığımda, artık her şey farklıydı. Midem içerden bana yumruk atıyor gibiydi. Her yumruğun arasında toplasam 5 saniye ya var ya yoktu. Ve her yumrukla birlikte ben de iki büklüm oluyordum. Bu yaklaşık 10 dakika kadar sürdü. Sonra yumruklar azaldı. Sabah sabah perişan bir haldeydim. Yattığım yerde dertop bir halde bana neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bir süre geçip de artık yumruk yemeyeceğimi anlayınca yavaş yavaş çözüldüm, derin derin ama huzursuzca nefes alıyordum, sanki uzun süre iki tarafından inatla çekilip sonra aniden bırakılan lastik gibi rahatlamıştım.

Uzunca bir süre duvarı seyrettim. Beynimde hiçbir şey yoktu. En ufak bir şey. Oysa daha düne kadar giden sevgilimin yasını tutuyor, kredi kart borçlarımın fazlalığını, sürüp giden iş yeri dalaşmalarını, hâlâ anne-babamın küçük çocuğu olmamın isterik sorumsuzluğunu, hiç istemediğim bir hayat yoluna sürüklenmiş olmanın suçunu kime atacağımın arayışlarını vs. düşünüp duruyordum. Bir sürü derdim vardı benim! Ama şimdi hepsi aklımdan uçup gitmiş gibiydi. Hepsi aklımı terk etmiş gibiydi. Yoksa aklım mı onları terk etmişti? Bana kalan yalnızca onlar mıydı?

Midem tekrar kasıldı.
Buna izin vermemek için zorla da olsa yataktan kalktım. Banyoya gidip yüzümü yıkayacaktım. Gözlerim yarı kapalı aynanın önüne geçtim. Musluğu açtım. Yüzüme iki kere su çarpıp aynaya baktım. Yüzüm? Yüzüm nerede? Bu kim? Bu aynadan bana bakan, daha önce hiç görmediğim yüz kimin? Kimin? Neredeyim ben? Ben nereye kayboldum?

Dünya karardı sanki. Lavabonun kenarına tutunup ayakta durmaya çalıştım. Bir yandan gözlerimden akan yaşlar diğer taraftan müthiş bir halsizlik buna engel olmuştu.

Gözümü açtığımda banyonun tavanını gördüm ilkin. Yerde öyle yatıyordum. Başımın arkasındaki ağrıyı dindirmek için elimi uzattığımda saçlarımın arasından hafif bir kan sızdığını fark ettim.
İlk düşündüğüm, kalkmam gerektiği oldu. Hiçbir şey olmamış gibi kalkmam gerektiği. Duymamışlardı ve duymamaları gerekiyordu. Üzülmemeliydi hiç kimse benim için! Ne olduğunu tam çözemesem de ben bunu da atlatırdım! Yine ayakta dururdum.
Dururdum değil mi?
İçim sızladı. Ne kadar yalnızım ben? Büyük bir akvaryuma tek başına konulmuş küçücük bir lepistes gibiyim. Kocaman bir dünya, küçücük ben. Ne korkunç!


Konuşmaya, konuşabilmeye, anlatabilmeye başlamam çok uzun zaman aldı. İlaç tedavisine başlayıp, uykularım ve yemek alışkanlığım düzelince…

Ona “Balık gibiyim” dedim. “Kocaman bir akvaryumda, neden orada olduğunu bilmeyen, orada olmayı hiç istemeyen küçücük bir lepistes.”
Gülümsedi. “İki gün düşün” dedi. “Sence balıklar depresyona girer mi?”

Çok düşündüm. Hâlâ da düşünüyorum, kötü hissettiğimde.
Hayır, balıklar depresyona girmez. Onlar akvaryumda olduklarının farkında değillerdir çünkü. Ve bu yüzden mutludurlar.

Anladım ki, bizler ruhumuzu balık gibi bir yaşam akvaryumuna hapsedeceksek farkındalığımızı terk etmek zorundayız. Yok eğer farkında olarak yaşayacaksak o zaman da balıklığımızı…

DİP NOT:

Bir Buddha koanı şöyle der: Usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir. Son anda, usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır. Ve şöyle der: “Gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu.”

alıntı

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 449
favori
like
share
SEMRA Tarih: 19.09.2008 17:00
MiSS-FENER Tarih: 11.09.2008 22:54
Emeğine Sağlık Ablam..
intizar Tarih: 11.09.2008 00:51
Emeğinize sağlık güzeldi.Teşekkürler.