SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ






Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 2310
favori
like
share
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:14
Sarıkamış Şehitlerinin Gizli Kalmış Günlüğü


Kütüphanemde, senelerden beri itina ile sakladığım bir günlük vardır: 1914’teki Sarıkamış faciası sırasında Allahuekber Dağları’nda eriyip giden 3. Ordu’nun kumandanı Hafız Hakkı Paşa’nın günlüğü...
Bugüne kadar bırakın kitap haline getirmeyi, bir yazıda bahsetme fırsatını bile bir türlü bulamadığım bu günlüğün bazı bölümlerini, öncülüğünü seneler boyu binlerce kişiye

hayat veren Sarıkamış doğumlu kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez’in yaptığı ‘90. yılda 90.000 şehit anılıyor’ sloganıyla başlayan Sarıkamış programı sayesinde yayınlayabiliyorum. İşte, Sarıkamış faciasının sorumlularından olan Hafız Hakkı Paşa’nın kaleminden Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin ve Allahuekber Dağları’nda yaşanan büyük hüznün öyküsü...


SARIKAMIŞ’taki şehitlikte bugün büyük bir heyecan rüzgárı esmekte... Karlarla kaplı Allahuekber Dağları’nda 1914 Aralık’ının son günlerinde yaşanan, tarihlerimize ‘Sarıkamış faciası’ diye geçen ve onbinlerce Mehmetçik’in canına málolan büyük bozgunun 90. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen anma törenine katılan binlerce kişi, şu anda şarkılarla, marşlarla ve dualarla şehitlerimizi yádediyorlar.

Öncülüğünü bugüne kadar binlerce kişiye hayat veren Sarıkamış doğumlu kalp cerrahı Bingür Hoca’nın yani Prof. Dr. Bingür Sönmez’in yaptığı ‘90. yılda 90.000 şehit anılıyor’ sloganıyla başlayan böylesine geniş çaplı Sarıkamış programı, bana kütüphanemde senelerden beri itina ile sakladığım bir günlükten sözetme fırsatını verdi: Sarıkamış bozgununun önde gelen isimlerinden olan Hafız Hakkı Paşa’nın günlüğünden...

‘Sarıkamış bozgunu ’nun ayrıntılarını bilmeyebilirsiniz, zira bahsi pek geçmeyen bir faciadır, bu yüzden kısaca anlatayım:

Kars ve Ardahan, ‘93 Harbi’ diye bilinen 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ruslar’ın eline geçmiş ve Sarıkamış kasabasına kuvvetli bir Rus garnizonu yerleştirilmişti.
SARAYIN DAMATLARI
Birinci Dünya Savaşı’na girmemizden hemen sonra, o günlerde devletin en güçlü adamı olan ve ‘Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili’ ünvanını taşıyan Enver Paşa, Anadolu’nun doğusunu Rus işgalinden kurtarıp Kafkaslar’a uzanabilmek için Sarıkamış’ı hedef alan bir harekát hazırlığına girişti. Paşa’yı bu harekáta yönlendirenlerin başında, onun gibi ‘sarayın damadı’ olan bir başka asker, Albay Hafız Hakkı Bey vardı.

Ve, çoğumuzun hálá bilmediği bir husus: Türkiye’nin o günlerdeki genelkurmay başkanı Türk değil, bir Alman generaliydi: General Bronsart von Schellendorf!Enver Paşa, diğer kumandanların ‘ordu hazırlıksız, üstelik kış bastırmak üzere’ yolundaki uyarılarına dinlemedi, Erzurum’a gitti, komutayı üstlendi, 10. Kolordu’nun başına Albay Hafız Hakkı Bey’i getirdi ve harekát 22 Aralık 1914’te başladı. İşin sonunun kötü olacağını kestiren bazı komutanlar, o günlerde ardarda istifa etmişlerdi.




DAĞLARA TIRMANDILAR
Paşa’nın savaş plánına göre, üç kolordudan meydana gelen 3. Ordu’nun bir bölümü Allahuekber Dağları’nı yürüyerek aşacak ve Sarıkamış kuşatılacaktı. Ama bazı komutanların ‘Sarıkamış’a ilk giren olma’ hayaliyle kendi başlarına harekete kalkışmaları, Hafız Hakkı Bey’in kaçan Rus birliklerini takip ederek kuşatma hattını lüzumsuz yere genişletmesi ve onbinlerce askeri kışlık elbiseleri olmadan karlarla kaplı Allahuekber Dağları’na tırmandırması büyük feláketi getirdi.

Birliklerimizden bazıları Sarıkamış’a girmeyi başarmalarına rağmen Ruslar tarafından yokedildiler ama asıl facia dağlarda yaşandı: Ruslar’a karşı henüz tek bir kurşun bile atmamış olan onbinlerce askerimiz soğuktan donarak sonsuz bir uykuya daldı, binlercesi de tifüsten kırıldı. 25 ve 26 Aralık günlerinde vaziyetimiz çok daha kötüleşti ve 3 Ocak’ta artık herşeyin bittiğini anlayan Enver Paşa, Albay Hafız Hakkı Bey’i ‘Paşa’ yaparak 3. Ordu’nun başına geçirdikten sonra Erzurum’a döndü. Daha birkaç gün önce onbinlerce askeri Allahuekber Dağları’na süren Hakkı Paşa 4 Ocak’ta geri çekilme emri verecek ve Sarıkamış harekátı böylesine büyük bir hüzünle noktalanacaktı.

GÖRÜLMEMİŞ SANSÜR
Enver Paşa, Erzurum’dan İstanbul’a dönüşünde Türkiye’de örneğine bugüne kadar bile rastlanmamış olan bir sansür uyguladı ve basında Sarıkamış harekátı ile ilgili olarak tek bir satır haber yahut resim çıkmadı. Sansür öylesine yoğundu ki, halk, Sarıkamış’ta nelerin yaşandığını seneler sonra öğrenebilecekti.

Ders kitaplarında bile sadece birkaç satırla geçiştirilen ama bizler için aslında Çanakkale Savaşı kadar önemli olan Sarıkamış faciası, Prof. Dr. Bingür Sönmez’in senelerdir devam eden çabaları sayesinde gündeme bu sene böyle yoğun bir şekilde geldi ve çoğumuz belki farketmedik ama, bu hatırlayış Türkiye’de bir ilke de öncülük etti: Şimdiye kadar sadece zaferlerini ve mutlu günlerini hatırlayan Türkiye, geçmişindeki bir bozgun feláketini de ilk defa Bingür Hoca’nın sayesinde anıyor!

Prof. Bingür Sönmez neşteriyle bugüne kadar binlerce kişiye hayat vermişti, öncülük ettiği Sarıkamış organizasyonuyla da şimdi onbinlerce şehidin ruhunu şádetti.

Hakkı Paşa cephede öldü karısı sürgünde can verdi

HAFIZ Hakkı Paşa, sorumlularından olduğu Sarıkamış faciasını 16. asırda düşmanlarına esir düşen Fransa Kralı Birinci Fransuva’nın ‘Şereften başka herşey mahvoldu’ cümlesiyle özetlemişti.

1879’da Manastır’da doğan Hafız Hakkı Paşa, 23 yaşında kurmay yüzbaşı oldu, Balkanlar’daki çetelerle uğraştı, bir ara Viyana’ya askeri ataşe olarak yollandı ve 1914’te henüz yarbay iken Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na getirildi.

7 Aralık 1914’te Kafkas Cephesi’ndeki 10. Kolordu’nun kumandanı oldu ve Sarıkamış bozgunundan sonra ‘Paşa’ yapılarak 3. Ordu’nun kumandanlığına tayin edildi. Ancak paşalığı 1,5 ay kadar sürecek, akıbeti Alahuekber Dağları’nda can veren askerlerin akıbetiyle aynı olacak ve tifüse yakalanan Hafız Hakkı Paşa hayata 1915’in 15 Şubat’ında, Erzurum’da veda edecekti.

‘Vicdani’ takma adıyla gazetelere çok sayıda makale yazan, ‘Şanlı Asker’ ve ‘Bozgun’ adında iki de kitabı olan Hafız Hakkı Paşa, Sultan Beşinci Murad’ın torunlarından Behiye Sultan ile evlenmiş ve ‘Dámád-ı Şehriyári’, yani hükümdar damadı olmuştu. Kocasının hatırasına hayatının sonuna kadar sıkı sıkıya bağlı kalan Behiye Sultan, 1924’te Osmanlı Hanedanı’nın bütün mensuplarıyla beraber Türkiye’den sürgüne gönderilecek ve hayata 1940’lı senelerde Kahire’de büyük bir yokluk içerisinde veda edecekti.

Hafız Hakkı Paşa’nın Osmanoğlu ailesi vasıtasıyla bana intikal eden günlükleri, 1915’in 12 Ocak günü yazılan satırlarla nihayete eriyor, zira Paşa, o tarihten itibaren kendisini ölüme götürecek olan hastalığın pençesine düşmüş bulunuyor.

Aşağıda, Hafız Hakkı Paşa’nın günlüklerinden Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin ve Sarıkamış Harekátı’nın öncesi ile sonrasının anlatıldığı bazı bölümleri, diline ve üslubuna dokunmadan naklediyorum:

KASIM 1914: Mateessüf, sabah, donanmamızın düşman donanmasıyla harbe tutuştuğu haberi geldi ve hemen Alman erkán-ı harbiyyesi (genelkurmayı) ile temas edildi. Mezkur erkán-ı harbiyyenin bizden şunları istediğini anladık:

- Hemen, Karadeniz’de hareket.

- Mısır istikametinde mümkün mertebe çabuk ilerlemek.

- Cihad-ı mukaddes (kutsal savaş) ilán etmek.

Ben, bunların üçünü de saçma addediyorum fakat ne yapayım? Madem ki müttefik? Dik Alman kafasına láf anlatmak da kabil değil. Bir kerre de harp başlamış! Artık olacak!

Harp nasıl başladı: Donanma kumandanına şöyle bir emir hazırlanmış idi: ‘Rus donanmasını mahvederek Karadeniz’de hákimiyet kazanınız’. Bu emir, benim kasamda duruyordu. Ancak icabında ve zamanında verilecekti. Bizim hareketimizden evvel, Nazır (Harbiye Nazırı Enver Paşa) emri istedi. ‘Şuson’a (Alman amirali) vereceğim. Kapalı bir zarf içinde. Lázım olduğu zaman emri aç! diyeceğim’ dedi. Ben şüphelendim, rica ettim, dinlemedi.

Halbuki, iş büsbütün başka türlü imiş ve Şuson kendisi Alman kafasıyla yapmış, etmiş, bizi vakitsiz bir harbe sürüklemiş. Bundan sonra artık vaziyeti selámete çıkarmak için canla-başla çalışmak lázım.

ARALIK 1914: Hastaların yemekleri ve háli bir türlü düzelemiyor. Bugün yine birçok adam dövdüm ve derken yine bir feláket karşısında bulundum:

Hastahane yanında bir hasta nefer, titrek ayaklarıyla matarasını doldurmaya gidiyor! Sordum:

- Niçin gidiyorsun?

- Ne yapayım efendim, para ile su satıyorlar. Benim param yok!

- Kim satıyor?

- .....

- ..... kim?

- Hademe.

- Haydi göster.

Yürüdük. Zavallı, canlı cenaze gibi. Hastahaneden ahıra girdik. Yine iki ölü vardı.

İçeride bir teláş. Su değil, ekmek satılıyordu. İri yarı bir çavuş. 60 para, beş kuruşa ekmek satıyordu. Öldüresiye vurdum. Taşla kafasını ezdim. Firara koyuldu (kaçmaya çalıştı). Yanımdaki mülázım (teğmen) Küçük Münir yetişti, herifi altına aldı. Bir kasatura buldum, kafasını gözünü parçaladım.

10 OCAK 1915: Hava güzel, ben hastayım. Derece-i hararetim (ateşim) 37,5. Her tarafım ağrıyor. Vaziyet yine sakin. ...Yaralılara maaşlarına mahsuben 10 kuruş verdirdim. ... yaralı çavuşların Erzurum’a sevkini emrettim.

Ve, Bingür Hoca’ya küçük bir not: Paşa’nın günlüğünü o kadar istemenize rağmen 25 Aralık’a yetiştiremedim ama merak etmeyin, yakında yayınlayacağım...
Murat BARDAKÇI / 26.12.2004


Kaynak: Hürriyet
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:13
SARIKAMIŞ HAREKÂTI (22 ARALIK 1914-15 OCAK 1915)




Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. Ancak Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştır.





Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli gemilerinin Sivastopol’u bombardımanının ardından 1 Kasım 1914 günü Rus Ordusu hududu geçerek baskın tarzında taarruza başlamıştır. Erzurum genel istikametinde ilerleyen Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Savaşın ilk aylarında meydana gelen bu durum, Ordunun subay ve erleri üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Ancak ağır zayiat veren 3’üncü Türk Ordusu, geri çekilen düşmanı takip edememiş; daha elverişli bir arazide toplanmak, takviye kuvvetlerinin gelmesini beklemek ve yeni bir Rus taarruzunu karşılamaya hazır olmak amacıyla 8-10 km kadar geri çekilmiştir.


Avrupa’da savaşın mevzi harbine dönüşmesi ve Galiçya’da Avusturyalıların Ruslar karşısında zor durumda kalmaları üzerine Başkomutan Vekili Enver Paşa, müttefiklerin Avrupa’daki yükünü hafifletmek için ”Alman Başkomutanlığının da etkisiyle” Doğu Cephesi’nde Rusların imhasını hedef alan büyük ölçüde kuşatıcı bir taarruza karar vermiştir.




Enver Paşa


Enver Paşa, icra edilecek bir taarruzla 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Doğu Anadolu’da kaybedilen toprakların (Kars, Batum, Artvin ve Ardahan) geri alınmasını ve müteakiben harekâtın Kafkasya’ya aktarılmasını mümkün görüyordu.




Tümgeneral Hasan İzzet Paşa


Enver Paşa, bu amaçla 14 Aralık 1914’te İstanbul’dan Köprüköy’e gelmiştir. Taarruzun bahara bırakılmasını öneren 3’üncü Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’yı görevinden alarak 3’üncü Ordu Komutanlığını kendi üzerine almıştır.

Bu harekâtı icra edecek 3’üncü Ordu; 9, 10 ,11’inci Kolordular ve 2’nci Süvari Tümeninden oluşuyordu. Cephedeki Rus mevcudu 100.000, 3’üncü Ordunun mevcudu ise 120.000 idi. Türk ordusu sayıca fazla olmasına rağmen Ruslar, ağır silah, topçu ve donatım bakımından kesin bir üstünlüğe sahiptiler.

22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.




Doğu Cephesinde Bir Tabur Karargahı




Enver Paşa 3’üncü Ordu Birliklerini Teftişte


Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında kış donatımından yoksun yaya ve atlı birliklerle yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden çok zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir kısmı soğuktan donarak ölmüştür. Sarıkamış’a girebilen 300 kişilik bir kuvvet de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.




Doğu Cephesinde Makineli Tüfek Birliği




Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa


Bu muharebelerde Rusların zayiatı 30.000, Türklerin zayiatı ise 60.000 kadardır. Ruslar; Türklerden 200 subay, 7000 eri esir, 20 makineli tüfekle 30 topu ganimet olarak almışlardır. Bu muharebeler sonucunda Doğu Anadolu, Rusların işgaline maruz kalmıştır.




Doğu Cephesinde Bir Kızakçı Müfrezesi Karlar Üzerinde




Doğu Cephesinde Kızakçı Bir Keşif Kolu




Allahuekber Dağı Zirvesi




Rusların Topladıkları Donarak Şehit Olan Türk Askeri




Donarak Şehit Olan Türk Askerleri


Bilahare 3’üncü Türk Ordusu, taarruzdan önce işgal etmiş olduğu Azap mevziine (Tutak-Narman hattı) çekilmiştir. Takviye kuvvetler alarak Rus taarruzlarını bu hatta karşılamaya hazırlanmıştır.

Sarıkamış Harekâtı ile ilgili haberler, ancak sonradan kamuoyu gündemine geldiğinden burada olup bitenler çok sonraları açıklığa kavuşturulmuştur.

Sarıkamış Kuşatma Harekâtı; düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plandı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman ve iklim şartları iyi değerlendirilemediği için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur.




Hilal-i Ahmer Görevlilerinin Karlar Üzerinden Topladığı Şehitler


Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır koşullar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır koşullar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.




Sarıkamış Şehitler Anıtı


Kaynak: Genelkurmay Başkanlığı
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:11
1914 SARIKAMIŞ DRAMI SIRASINDA ŞEHİT OLAN 165 SAĞLIK PERSONELİNİN ANISINA

Prof.Dr. Bingür Sönmez


1914 Aralık ayı başlarında Erzurum'da büyük bir heyecan vardı. Özellikle 1878 Osmalı-Rus Savaşı'nda (93 Harbi) Kars'tan gelen göçmenlerin yaşlıları, davul-zurnalarla gençleri savaşa uğurlarken Sarı Moskof'tan intikam alma zamanı geldiğinin sevinci içindeydiler.

İstanbul'dan Enver Paşa'mız geldi,
Açıldı gönlümüz yüzümüz güldü,
Ordu Sarıkamış'a harekat kıldı,
Kış günü bize gülistan gelir.
şeklinde kahramanlık türüleri-manileri söyleniyordu.

Hasan İzzet Paşanın savaş için uygun mevsim olmadığını, askeri koşulların yetersiz olduğnu belirtmesine rağmen Enver Paşa kararlıydı ve hazırlık safhasında hastaneleri dolaşmaya başlamıştı bile. 14 Haziran 1914 tarihinde hastaneleri gezerken Erzurum Valisi'nide yanına almış ve gördüklerinden suratı asılmıştı. Her yerde pislik, düzensizlik ve yokluk sırıtıyordu. Hastanenin durumu yürekler acısıydı. Koğuşlar pis ve kalabalıktı. Hastalar, yaralılar kucak kucağa yatıyorlardı. İyi bakılmadıkları ortadaydı. Enver Paşa, hastane sorumlusu olan doktor yarbaya hastalara iyi bakılmadığını azarlar bir biçimde söyledi. Dr. Yarbay "Sağlık malzemesinin az, ilaçların yetersiz olduğunu belirterek eldekilerle ancak bunların yapılabildiğin, eğer yetecek miktarda ilaç ve sağlık malzemesi verilirse, hastanenin kısa zamanda düzene kavuşturulabileceğini" anlatmıştı. Herkes Enver Paşanın yokluktan yakınan bu doktorun gönlünü almasını, ilaç ve malzeme konusunda ona umut vermesini beklerken o Hasan İzzet Paşaya dönerek "Bunu er olarak cepheye gönderin" demiştir. Hal böyle iken birçok raporda sağlık hizmetleri açısından hertürlü hazırlığın yapıldığı ve bir okadarınında yapılacağını belirten raporlar hazırlanıyordu.

Daha Sarıkamış'a yürüyüş başlamadan 26 Kasım 1914 akşam itibariyle 3. Ordu Sıhhiye Reisliği'ne Erzurum ve Hasankale'deki askeri hastanelerden gelen günlük rapora göre durum şöyleydi: Günlük gelen hasta sayısı 560, Hastalıktan ölen sayısı 29,Toplam hasta sayısı 6929. Bu süreç içerisinde memleketi kuşatan her türden mahrumiyet Edirne'de Kolera, Konya ve Musul'da Lekeli Tifo Bağdat'ta ise Veba kılığında vahim bir tablo arzetmekteydi. Enver Paşa bir hastane ziyaretinde, beşinci kez yaranmış olan bir ere yaklaşarak "Pazarlık ölünceye kadar" demişti.

5.Ekim.1914 tarihinde gelen raporlar; "Üçüncü Ordunun (150.000'den fazla mevcutlu) insan sağlığı ile uğraşacak sağlık teşhis ve teşkilleri Erzurum'daki sıhhiye deposunun desteği ile malzeme seferberliğini ikmal veya yeniden teşkile çalışılmaktadır" diyordu. Üçüncü Ordunun seferi kuruluşuna geçmeden önce mevcut hastaneleri şöyle rapor edilmekte idi: Askeri Merkez ve Mevki Hastaneleri: Erzurum, Erzincan, Trabzon, Van Muş, Giresun, Sivas, Samsun, Amasya, Diyarbakır ve Harput. Mahalli (Mülki) Hastaneler:Erzurum, Erzincan, Trabzon, Samsun, Elazığ ve Diyarbakır. Yabancı

Hastaneler: Merzifon ve Erzurum.

Bu hastanelerde askeri hekim sayısı çok azdı. Gelen raporlara göre Başkomutanlık Vekaleti Karargahı Sağlık Dairesi'nin yakın ilgisiyle emekli ve yedek subaylarla 243 olan hekim sayısı 425'e yükseltilmiştir. Erzurum'daki Mevki Hastanesi, Erzurum Müstahkem Mevki Komutanlığı'nın emrine verilmiştir. Erzurum'da iki seyyar hastane teşkil edilmiştir. Kolorduların seferi kuruluşundaki altı seyyar hastanenin üçü 18 Ekim 1914 tarihinde lağvedilerek, piyade tümenlerine birer seyyar hastane verilmiştir. Seyyar hastaneler oluşturulmadan evvel tümenlerde birer sıhhiye bölüğü vardı. Seyyar hastanelerin taşıma aracı dört tekerlekli öküz ve kağnı arabalarıdır. Yağan, Badicivan, Hertev köylerindeki hastanelere hekim ve eczacı gönderilmiştir. Kızılay harekete geçirilmiş Sivas'tan gelen yaylı arabalar Korucak'tan Erzurum'a hasta ve yaralı taşımaya hazırlanmıştır. Elazığ Kızılay Hastanesi, Darman'a gönderilmiştir. 29 Aralık 1914'ten itibaren depo taburları ileri hareket ettirilmiş. Teşkil edilen 14 deve kolu ile nakliyat arttırılmıştır. Yeni teşkil edilenlerle menzil kolu adedi 39'a yükselmiştir.

Bu raporlar sürekli olarak gidip gelirken hiç birisi gerçeği aksettirmemekte ve durum vahametini muhafaza etmekte idi: Henüz teşekkül etmekte olmakla 14 menzil nokta komutanlığından ancak Erzurum, Kelkit ve Bayburt nokta komutanlıklarına hekim verilebilmişti. Hiçbirisinde sıhhi malzeme ve teçhizat yoktu. Hasta, yaralı, güçsüz ve tedbil yaralıların geriye gönderileceği anayollar üzerinde sıhhiye istasyonları ve konaklar kurulamamıştı. Hasta nakliye araçları yoktu. Bu arada Ordu Sağlık Teşkilatı'nın savaşa hazır olduğu konusunda rapor yazan Ordu Sertabibi Albay Kemal Bey hastalık bahanesi ile Erzurum'dan ayrılmıştı. Gerçekte ordu sıhhiyesi harbe hazır değildi. İstanbuldan gönderilen "harp paketi" (sargı malzemeleri içeren paket)asker sayısının çok altında kaldığı gibi, bunların büyük bir kısmı da yollarda kalmış ve askerin eline ulaşmamıştı.

Harekatın başlangıcında tüm hazırlıklar 3 gün sonra Sarıkamış alınacak inancı ile yapıldığı için cephedeki tüm sağlık hizmetleri inanılmayacak kadar yetersiz idi. Yıllar sonra Sağlık Daire başkanı olan 91. Alay, 2. Tabur Tabibi Derviş Kuntman yayınlanın anılarında anlatıyor: 25 Aralık'ta (1914) Pertek sırtlarına tırmanıyoruz. Sıhhiyecilerle beraber bende taburu takip ediyorum. Birkaç neferin yaralanmış olduğunu gördüm. Hepsini sardım ve boyunlarına işaret takarak aşağı inip şoseyi takiben Oltu'ya gitmelerini tenbih ettim. Bunlardan birisi çok iyi tanıdığım bir onbaşı idi. Kurşun tam göğsünden girmiş, arkasından çıkmıştı. Kurtulacağından emin değildim. Boynuna ağır yaralı etiketi takarak geriden bizi takip etmesi icap eden Sıhhiye Bölüğüne emanet ettim. Yanından ayrılırken onbaşi: " Aman doktor beni bu dağ başında bırakma, şoseye indir" diye yalvardı. Bende bu kahramanın son arzusunu yerine getirmek için 4 neferle sedye içinde şoseye indirdim. 29 Aralık'ta mevzii taarruz yapıyorduk. Elimize geçen beş-on neferi hücuma kaldırıyorduk. Ruslar mukavemet ediyor, top mermilerini ormanın içine savurup duruyorlardı. Bu esnada yakınımızdaki bir neferin bacağının obus parçasıyla ağır surette yaralandığını gördüm. Hava okadar soğuktuki hiçbir cerrahi aleti tutarak müdahale yapmak mümkün değildi. Koştum hemen sardım, nakledecek vasıtam olmadığı için neferi olduğu yerde bıraktım. Tesadüfen oradan geçen Hafız Hakkı paşaya hitaben: "Bu neferin yarası ve hali çok ağırdır, geriye gönderecek bir vasıtam yoktur, ne yapayım" dedim. Cevap olarak "Şimdi Sarıkamış'ı alırız. En yakın yer orasıdır" dedi. Görünüşe göre; -25 derecede, çaresizlik içinde olan bir hekimin, bir kolordu komutanına yaptığı konuşma, askeri teamülleri aşmaktadır, fakat ordu komutanının verdiği cevapta ise hiçbir mantık yoktur.

Aralık ayının son günlerinde ortaya çıkan tablodan panik içinde olan Enver Paşa'da artık muhakeme hataları yapıyordu. "Kızılkilise ve Bardız'da ağır yaralılar için hastaneler açılacak, hafif yaralılar İd ve Erzurum'a gönderilecek" derken sağlam insanların yollarda donarak can verdikleri bu ortamda ağır yaralıların Kızılkilise ve Bardız'a nasıl gönderileceğini, at arabalarıyla bile yola çıkanların kaçta kaçının oralara varabileceğini hesaplayamıyordu. Daha sonra hafif yaralılardan medet umuyor, onları ulaşım kollarında görevlendiriyordu. Ulaşım kollarında her ere iki, en fazla 3 yük hayvanının yönetimi verilmişken, bu sayı hafif yaralılalarda Enver Paşa'nın emri ile beşe kadar çıkabilmekteydi. Yani yaralılardan daha çok işi bekleniyordi. Çaresizlik Enver Paşa'yı öyle bir bunalıma sokmuştuki tüm düşünce sistemi sarsılmış, birbirine zıt ve tutarsız emirler vermeye başlamıştı. Emrin bir bölümünde hafif yaralılara görev veriyor, başka bir bölümünde ise "Hafif yaralılar İd ve Erzuruma gönderilecektir" derken kuşkusuz onların 10 günlük yolculuk sırasında kurda kuşa yem olacaklarını düşünemiyordu.

İhtiyat Süvari Tümen Komutanı, Albay Aziz Samih İlter hatıralarında şunları anlatıyor: Köprüköy'den Hasankale'ye geliyordum. Yolun hali tarife değer; kar yağmaya başlamıştı, her taraf donmuş, yolun üstü arabalar, hastalar, deve ve mekkarelerle yolun iki tarafıda bunların ölüleri ile doluydu. Hasankale'de bulunan 4000 aded hastaya bakacak sadece bir doktor mevcuttur: Dr. Rıfkı Ali bey. Hastaneler kafi değil açıkta kalanlar bile vardır. Hastanenin önünde sedye içinde ölmüş bir jandarma neferi duruyordu. Doktor diyorki: "Bütün bu hastalara bakıp teşhis ve tedavi değil, hepsine bir bardak su vermeye bile yetişilemiyor". Kağnılarla bu mevsimde hasta ve bilhassa yaralı naklini görmek insanın yüreğini parçalıyor. Sağları bile donduran Deveboynu'ndan, bunların geçip Erzurum'a gitmeleri bir mucizedir.

Dr. Derviş Kuntman hatıralarında şunları not etmiştir: 17 Şubat 1915, İd kasabasında hastane açıldığını duydum ve yakın olduğu için gidip görmek ve arkadaşlarımla görüşmek istedim. Havanın soğuk ve her tarafın don olduğu bir günde hastanenin kapısı önünde büyük bir furgun arabası içinde birbiri üstüne yığılmış birsürü cenaze gördüm ve şaşırdım kaldım. Hastanedeki doktorlar çaresizlik içindeydiler, hertaraf buzdan taş kesildiğinden, mezar kazdırıp ölüleri (şehitleri) defnetmek mümkün olmamıştı. Bu feci vaziyet karşısında içeriye giremedim ve ayakta arkadaşlarımdan telefatın pek çok olduğunu, Erzurum'da yüz kadar doktor öldüğünü, hatta Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşanın da tifüsten vefat ettiğini teessürle öğrendim. Dr. Kuntman hatıralarında kendisinin ayakta kalabilmesini de Balkan Harbi'nde tifüse yakalanıp bağışıklık kazanmasına bağlıyor. Bu dram esnasında yaşamını kaybeden sağlık personelinin isim listesi Prof. Dr. İlter Uzel tarafından derlenmiş olup Erzurum Askeri Çakmak Hastanesi'de yer alan bir abide üzerindeki mermer plaketlerde ölümsüzleştirilmiştir. Ortaya çıkan sonuç şöyledir: 132 doktor, 25 eczacı, 1 dişhekimi, 7 tabip muavini (stajyer doktor-tıp ögrencisi) olmak üzere toplam 165 sağlık personeli yaşamını kaybetmiştir. Bu grup içerisinde 21 Rum, 15 Ermeni, 1 Yahudi sağlık personelinin bulunması Osmanlı'nın o günkü mozaiğini yansıtmaktadır. "Tabib Muavini" ünvanı ile gönüllü olarak savaşa katılan ve hayatını kaybeden 7 Tıp öğrencisinin isimleride bu mermerler üzerinde hüzün verici bir şekilde yeralmaktadır.

Bu sırada sağlık personellerine Sağlık Müfettişi Dr. Süleyman Numan Paşa'dan bir telgraf gelir:

Tifüs atlatan tıp elemanları bünyece zayıf düşmüş ve moralce çöküntüye uğramış oldukları için temiz, savaş çalkantısından uzak, güneşli yerlerde dinlenerek, kısa sürede eski sağlıklarına ulaşabilirler. Bu amaçla ilgili personelin İstanbul'a gönderilmesi ve yerlerine yeni doktorlar getirilmesi planlanmıştır.

Bilginize,

Prof. Dr. Numan Paşa

Hasankale ve Erzurum Askeri Hastaneleri'nde bulunan doktorların ortak bir karar olarak verdikleri cevap çok kahramancadır:

"Erzurum ve Hasankale'ye gelen her doktorun tifüse yakalanması kaçınılmazdır. Ülkenin büyük özverilerle yetiştirdiği doktorlarını ölümün kucağına atmak doğru değildir. Tifüs geçirerek bağışıklık kazanan bizler için artık tehlike yoktur.

Bizler burada kalmaya razıyız."

Bu savaşa başlanırken söylenen manilerin;

Allahuekber kar dağı,
Mübarek şehit yatağı,
Allahuekber diye söndü,
Doksan bin evin ocağı.
şeklinde biteceği kimsenin aklına gelmemişti.



KAYNAKLAR:

1.Bir Doktorun Harb ve Memleket Hatıraları. Dr.M.Derviş Kuntman, Silahlı Kuvvetler Dergisi; Sayı: 215, Ek:1, K.K İstanbul Basım Evi, 1965.

2.İstiklal Harbi Sıhhi Raporu. Müdafaa-i Milliye Dairesi, Hicri 1340.

3.Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3.Ordu Harekatı. T.C. Genelkumay Başkanlığı, Cilt II, Ankara Genel Kurmay Basımevi, 1993.

4.İkinci Meşrutiyet Döneminde (1908-1918) Osmanlı Ordusunda Sağlık Hizmetleri. Diş.Tbp.Kd.Alb.Prof.Dr. İlter Uzel, Dördüncü Askeri Tarih Semineri Bildiriler, 1989.

5.Harp Hatıralarım. Ali İhsan Sabis, İkinci Cilt, Ankara Güneş Matbacılık, 1951.

6.Sarıkamış Dramı. Aptekin Müderrisoğlu, Cilt 1, Kastaş Yayınları 2.Basım, 1997.

7.Sarıkamış Dramı. Aptekin Müderrisoğlu, Cilt 2, Kastaş Yayınları 2.Basım, 1997.

8.Sarıkamış (Anı). Em.Kur.Yarbay Köprülü Şerif (İlden), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul Şefik Matbaası, 1998.

9.Birinci Dünya Savaşı'nda Bir Yedek Subayın Anıları. Faik Tonguç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul Şefik Matbaası, 2.Basım, 2001.
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:09
Esaret bile Sarıkamış'tan daha iyiydi


Zeynep Aksoy
Radikal 6.1.2006


1914 yılı, soğuk mu soğuk bir kış. Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında Doğu cephesi. Ziya Yergök, 83. alayın komutanlığına getirilir. Düşman Ruslardır. Seferberlikten sonra muharebelerde ve soğuktan, açlıktan, hastalıktan güçsüz düşen Türk ordusu Sarıkamış'ta felakete uğrar. Ziya Yergök de Ruslara esir düşer ve 1915 'ten 1920'ye kadar esarette yaşar. Sarıkamış'tan Esarete, Yergök'ün doğu cephesinde önce bir asker sonra da Rusya'da bir esir olarak yaşadıklarını ve tanıklıklarını anlatan, günlük tadında yazılmış bir anı kitabı. Askeri ayrıntıların yanında ordunun yanlışlarına dair nesnel çözümlemeleri, yaşanan ve görülenlerle ilgili betimsel dili ve samimi üslubuyla hem savaş yılları tarihiyle hem de kişisel tarihle ilgilenenler için rahat okunan, akıcı ve bilgilendirici bir kitap.

1877 Artvin doğumlu Ziya Yergök 1900'de Harp Akademisi'ne girer. 1902'de burayı yüzbaşı olarak bitirir ve Erzincan'da bölük komutanı olarak göreve başlar. 1908'deki Dersim İsyanına bölüğü ile katılır. 1914 ağustosunda seferberlik ilan edildiğinde 83. alay komutanıdır. Aynı yılın kasımında alayın hareket emri alması ile altı yıllık savaş ve esaret serüveni başlar.

Yergök'ün altbaşlıklara ayrılmış birçok küçük bölümden oluşan kitabının esası iki bölüm; esarete varan seferberlik ve muharebe dönemi ile esirliği esnasında Rusya'da gördükleri ve yaşadıkları. İlk bölümde Yergök kendi birliklerinden ve çevredeki birliklerle ilgili tanık olduklarından hareketle Birinci Dünya Savaşı'nda Türk ordusunun durumunun gerçekçi bir portresini çiziyor. Malzemesizlik, emir-komuta zincirindeki aksaklık ve sorumsuzluklar, soğuğun, sert iklim şartlarının yıldırıcılığı, gıdasızlık ve hastalıktan, yetersiz kıyafetten sefil olan, gücünü, inancını yitirmiş, hayatları pamuk ipliğine bağlı, korkmuş, zavallı askerler. Daha başlamadan kaybedilmiş bir savaşı anlatıyor Yergök. Anlatırken de yapılan yanlışları dürüstçe ortaya koyan ve eleştiren, askerlerin psikolojisine ve insan yönlerine önem veren, yaşanan çaresizliği süsleyip çarpıtma çabası gütmeden, savaşın sefilliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir yaklaşım sergiliyor.

İkinci bölümdeki esaretten kaçarak yurda dönüş maceraları ise bir seyahatname tadında. Esir kamplarında yaşananlar, Rus köy evleri ve hamamları, Sibirya, Rusların esirlere davranışları, Türkistan, Kırgızistan, Azerbeycan, Orta Asya 'daki Müslümanların perişanlığı ilginç detaylarıyla kalemine yansıyor. İlginç bir biçimde esaretin askerlikten daha rahat ve iyi koşullarda geçtiğini hissettiriyor kitap. En azından insanların karnı doyuyor, -20 derecede yırtık çarıklarla karlarda sürünmüyor, kamplarda dil ve çeşitli zanaatler öğreniyorlar.

Tuğgeneral Ziya Yergök'ün Sarıkamış anıları birçok asker/savaş anısı kitabından farklı olarak düz, kuru ve sıkıcı değil. İlk bölümde biraz fazla askeri teknik ayrıntıya girse de sık sık askeri harekâtın dışına çıkıp olayların yaşanma sebepleri, coğrafyalar, yaşam koşulları, insanların toplumsal yaşayışları hakkında zengin ve yararlı bilgiler veriyor. Üstelik sade dili, insani özelliklere odaklanan yaklaşımı ve akıcılığıyla kendini bir çırpıda okutuyor. Osmanlı'nın son dönemiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu arasında büyük zorlukların çekildiği bu savaş yıllarına en zorlu cephelerden, Doğu cephesinden bir komutanın yaşadıklarıyla mikro bir bakış açısı kazanmak isteyenler Sarıkamış'tan Esarete kitabını ilgiyle okuyacak.


SARIKAMIŞ'TAN ESARETE 1915-1920
Hazırlayan: Sami Önal, Remzi Kitapevi, 2005
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:08
22 Aralık; Sarıkamış Harekatı başladı.


9. 10. kolordular Oltu ve Bardız yönünde ilerleyerek Ruslara büyük kayıplar verdiler.





29 Aralık; mevzii taarruz yapıyorduk. Elimize geçen beş-on neferi hücuma kaldırıyorduk. Ruslar mukavemet ediyor, top mermilerini ormanın içine savurup duruyorlardı. Bu esnada yakınımızdaki bir neferin bacağının obus parçasıyla ağır surette yaralandığını gördüm. Hava o kadar soğuktu ki hiçbir cerrahi aleti tutarak müdahale yapmak mümkün değildi. Koştum hemen sardım, nakledecek vasıtam olmadığı için neferi olduğu yerde bıraktım.

Tesadüfen oradan geçen Hafız Hakkı paşaya hitaben: "Bu neferin yarası ve hali çok ağırdır, geriye gönderecek bir vasıtam yoktur, ne yapayım" dedim.

Cevap olarak "Şimdi Sarıkamış'ı alırız. En yakın yer orasıdır" dedi. Görünüşe göre; -25 derecede, çaresizlik içinde olan bir hekimin, bir kolordu komutanına yaptığı konuşma, askeri teamülleri aşmaktadır, fakat ordu komutanının verdiği cevapta ise hiçbir mantık yoktur.


1914 SARIKAMIŞ DRAMI SIRASINDA ŞEHİT OLAN 165 SAĞLIK PERSONELİNİN ANISINA
Prof.Dr. Bingür Sönmez


29 Aralık; Sarıkamış'a küçük bir güç girdi. Ama bu üstünlük bir iki saat sürdü. Rus Türkistan Kolordusu komutanı Yudeniç'in karşı saldırısı sonunda 9. Kolordu çekilmeye bile olanak bulamadan teslim oldu.
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:02
Sarıkamış’ta 40 bin asker şehit oldu



Sarıkamış Harekâtı’nda esir düşen İsmail İrfanoğlu’nun Savaş ve Esaret anılarını kitap haline getiren oğlu Ahmet Rıza İrfanoğlu, Sarıkamış’ta ölen Türk askerinin toplam sayısının 40 bin civarında olduğunu söylüyor.


“Trenle, kuzeye doğru, uzun bir yolculuk başladı. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Yolculuğun sonunda çok büyük bir şehre geldik. Burasının Kazan şehri olduğunu öğrendik. 1915’in şubat ayındayız. Kazan, soğuk bir yerde. Tiflis’ten gelinceye kadar pek bir şey hatırlamıyorum. Zira savaşın vermiş olduğu bitkinliği henüz atlatamamıştık. Kazan’da trenden indik ve bazı ihtiyaçları giderecek alışveriş ettik. Tekrar trene bindirildik. Sibirya’ya gitmek üzere tren yola çıkarıldı.”

Bu sözler Birinci Dünya Savaşı’nda Allahüekber Dağları’nda savaşan ve on binlerce Türk askerinin hayatını kaybettiği Sarıkamış’ta esir düşüp Sibirya’ya gönderilen İsmail İrfanoğlu’na ait. 1961’de ölen İrfanoğlu’nun savaş ve esaret yıllarında yaşadıkları oğlu Ahmet Rıza İrfanoğlu tarafından kitap haline getirildi. İsmail İrfanoğlu’nun, 1935-45 yılları arasında memleketi Rize’de din adamı olarak görev yaptığı sırada anlattığı anıları, yakın tarihimizde çok önemli bir yere sahip olan Sarıkamış Harekâtı’na da ışık tutuyor.

Ahmet Rıza İrfanoğlu, “Allahüekber Dağları’ndan Sibirya’ya” adlı kitabında, molla olarak yetişen babası İsmail İrfanoğlu’nun, din adamlarının orduya katılması zorunlu olmamasına rağmen gönüllü olarak nasıl Enver Paşa’nın komutasında yer aldığını, Allahüekber Dağlarını alışlarını, Sarıkamış’ta ölen binlerce askerin arasından nasıl kurtulduğunu, ardından yakalanıp esir olarak Sibirya’ya gönderilişini ve orada yaşadığı 4 yıl boyunca başından geçenleri anlatıyor.

Yazarın üzerinde en çok durduğu konulardan biri Sarıkamış’ta alınan büyük yenilgi ve kaybedilen on binlerce Türk askeri. İsmail İrfanoğlu anılarında, harekâttan önce kurmay heyetin şiddetli soğuk, cephane yetersizliği ve açlık gibi önemli olumsuzluklar sebebiyle uyarıda bulunduğunu; ama Enver Paşa’nın hiç kimseyi dinlemeyerek Sarıkamış’a harekât emrini verdiğini söylüyor. 9, 10 ve 11. Kolorduların, Allahüekber Dağları’ndan hareket ederek Sarıkamış’a ulaşmaya çalışırken, pusuya yatmış Rus askerlerinin saldırısı ve soğuk yüzünden çok önemli kayıplar verdiğini söyleyen İrfanoğlu, kendisiyle birlikte çok az kişinin kurtulduğunu belirtiyor.

Sarıkamış Harekatı’yla ilgili tartışmaların odağında ise ne kadar askerin şehit olduğu konusu yer alıyor. 90 bin rakamını abartılı bulan tarihçiler bu sayının 35 bini geçmeyeceğini iddia ediyor. Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Yardımcı Doç. Dr. Yavuz Özdemir ve Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu gibi bazı tarihçiler bu sayının cumhuriyetin ilk yıllarında milli duyguları artırmak için propaganda aracı olarak kullanıldığını ileri sürüyor. Ahmet Rıza İrfanoğlu da bu görüşü paylaşıyor. 90 bin rakamının 1914-1920 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı ve ardından Ermenilere karşı verilen Kars savaşı sonucu ölen kişi sayısına denk gelebileceğini belirten Ahmet Rıza İrfanoğlu, Sarıkamış’ta ölen Türk askerinin 40 bin civarında olduğunu düşünüyor.

Bolşevik İhtilali sırasında Rusya’dan kaçış

İsmail İrfanoğlu anılarında, sürgün yılları boyunca, Türk esirlerinin başına din adamı olarak nasıl atandığını ve Rusya’daki aile yaşamı ile kültürel hayatı öğrenme şansına sahip olduğunu da anlatıyor.

Dört yıllık esaret sonunda 1917’deki Bolşevik İhtilalini fırsat bilerek Rusya’dan kaçan İrfanoğlu, kaçış sırasında Bolşevik lider Lenin’in yandaşları tarafından yakalanıp kurşuna dizilmek istendiğini ama Türk askeri olduğu anlaşılınca serbest bırakıldığını anlatıyor. Kitabın sonunda ise İsmail İrfanoğlu’nun, yaşadığı onca olaya rağmen hiç yara almadan memleketi Rize’ye dönmeyi başardığı ve hayatının kalan kısmında hem ticaretle uğraştığı hem de din adamı görevini yerine getirdiği belirtiliyor.
GeceMavisi Tarih: 13.09.2008 17:01
Sarıkamış Harekâtı





Birinci Dünya Savaşında felâketle neticelenen askerî harekât.

Osmanlı Devleti harbe; 1878’den beri Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek, kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmak maksatlarıyla, başta Enver Paşa olmak üzere, iktidarda bulunan İttihatçılar tarafından sokuldu.

Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi. Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Üstelik, ordu kumandanı Hasan İzzet Paşanın, bu mevsimde harekât yapılamayacağı, taarruzun bahara bırakılması tavsiyesine karşılık, onu vazifesinden azletti ve taarruza karar verdi. Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.

Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler. Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, Üçüncü Ordunun ilerleyişi üzerine; 2-3 Ocak 1915 günlerinde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak:

“Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!” haberini gönderiyordu.

Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, bu felaket karşısında, Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp, İstanbul’a döndü. Bu harekâtta Ruslar, 32 000 kayıp verdiler.

Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak, stratejinin faktörlerinden zaman iyi değerlendirilmediği, kuvvetler de böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmadığı için başarısızlıkla sonuçlandı.

Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşa'nın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı.

Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi. Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölünün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler.