Hepimiz, nitrogliserin kapsülleri taşıyan kamyonlar gibi dolaşıyoruz hayatın içinde.
Düz, pürüzsüz yollarda bir tehlike yok. Ama hayatın engebeleri çoğalmaya, kamyon sallanmaya başlayınca kapsüllerin patlama tehlikesi de artıyor.
Derinlerimizde taşıdığımız o “patlayıcının” ne olduğunu biliyoruz aslında. O, kendimize duyduğumuz onulmaz aşk... Bizi yıkımlara, yokoluşlara, intikamlara, dindirilemeyen acılara, öfkelere sürükleyen, adına “ego” denilen o vahşi ve vazgeçilmez tutku.

En küçük bir sallantıda yırtılan kabuğundan fışkırarak tutuşup bizi yakan, düşmanımız mı dostumuz mu olduğunu bir türlü anlayamadığımız o “kendimizi yüceltme” arzusu. Sürekli olarak bize “en mükemmel, en harika, en muhteşem, en dokunulmaz” olduğumuzu fısıldayan, şehvetli soluğuyla bizi kendi yalanlarına inandıran şeytanımız.

Hiçbir ses onun sesi kadar inandırıcı değil.
Öyle gizemli, öyle buğulu, kaynağı öylesine belirsiz bir ses ki aklın parlak sesi onun yanında solgun ve anlamsız kalıyor. O konuştuğunda içimizdeki bütün sesler susuyor, konuşabilenler ise kendini duyuramıyor. Ve, bizim “en muhteşem, en harika, sevilmeyi en çok hakeden” olduğumuz inancını zedeleyecek her insanı, her davranışı “yok edilecek” bir düşman gibi gösteriyor bize. Onu yok etmek için gerekirse kendimizi bile yok etmeye ikna ediyor bizi.
“En mükemmel” olduğumuza inancımız ne kadar güçlüyse, kırılganlığımız, öfkemiz, düşmanlığımız da o kadar artıyor.

Biri, bize “en sevilen olmadığımızı” sezdirdiğinde, hatta bu konuda en küçük bir kuşku yarattığında içimizdeki ses, “sevilmeyi en çok hak eden olduğunu kanıtla bana” diyor, “seni yeterince sevmeyenin canını acıt, onu yok et, bana gücünü ve mükemmeliyetini göster.” Bu büyülü emri aldıktan sonra artık biz o emrin, itaatsizliği asla düşünemeyen kölesi oluyoruz. Çünkü emri veren, o emirle birlikte korkunç bir acı da zerkediyor ruhumuza, bütün zerrelerimiz tahammülü zor bir acıyla doluyor. O acıdan kurtulabilmek için o emri yerine getirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz. “Bizi yeterince sevmeyeni” cezalandırmanın yollarını arıyoruz hemen. Onun canını nasıl yakacağımızı araştırıyoruz. Bizi çıldırtan, uykularımızı harap eden, hayattan koparan, kıvrandıran o acıdan kurtulmak için zehirli ot yutmuş bir at gibi dört yana koşuyor, herkese saldırıyoruz.

İki şey arıyoruz.
“Bizim herkesten çok sevilmeyi hak edecek birisi olduğumuzu bize kanıtlayacak” yeni birisi. “Bizi yeterince sevmeyeni cezalandıracak” bir davranış. Genellikle, aradığımız bu iki şeyin aslında aynı yerde, “bir başka” insanda toplandığına inanıyoruz.

O başka insanı aramaya başlıyoruz bu sefer. Telaşlı ve acıklı bir arayış giriyor hayatımıza. Bu acıyı dindirecek birini bulmalıyız. Bir an önce bu acıdan kurtulmalıyız. “Bizim sevilmeyi en çok hak eden insan olduğumuzu” bize kanıtlayacak birini ararken öylesine çaresiz kalıyoruz ki bazen o insanın “kim” olduğuna bile aldırmıyoruz. O acının dinmesi lazım çünkü. Birini bulmak yetmiyor tabii. Bir de, bizi kıran, bizi üzen, içimizdeki şeytanı uyandırıp onun ruhumuza acı doldurmasına sebep olanı cezalandırmamız gerek.

İşte, hayatımızın en büyük çelişkilerinden biriyle karılaşıyoruz burada.
Bizi en çok üzebilen, çoğunlukla bizim en çok sevdiğimiz insan oluyor ve biz sevdiğimizi cezalandırmak için uğraşıyoruz.

Bir başkasını bulmakla, bir başka hayat kurmakla yetinmeyip, yaptıklarının anlaşılmasını isteyen bir seri katil gibi açıkça görülebilecek izler bırakmaya başlıyoruz. Bunu yaparken, “en çok sevdiğimizi” kaybedeceğimizi de biliyoruz.
Kaybetmenin uzun sürecek bir başka acı yaratacağını da...Ama o an duyduğumuz acı öylesine dayanılmaz ki daha sonra duyacağımız acıya aldıramayacak bir hale geliyoruz. Ve, iki acıdan, daha kısa vadeli ama daha keskin olanını yatıştırmayı tercih ediyoruz.O an için, bir başka gelecekten vazgeçiyoruz.

Bunu çoğumuz yapıyoruz.
Hepimizin içinde yatıyor o şeytan çünkü. Ama en talihsizlerimiz, geleceğini değiştirdiği halde “canını acıtmak” istediklerinin canını acıtamayanlar oluyor.
Hem hayat değişiyor hem de istediği cezalandırmanın sağlanamadığını gören, arzuladığı tatmine ulaşamayan şeytanımızın bizi “cezalandırması”, ruhumuza acıyı zerketmesi sürüyor.

Bunun bir çaresi var mı?

Bizi tümüyle iyileştirecek bir çaresi yok herhalde, bütün diğer duygularımız gibi bu da ilahi bir kudret tarafından yerleştirilmiş içimize, silinip atılamıyor. Belki bizi körleştiren bu acıyı yaşarken gözlerini açık tutmayı başaran bir zeka, bizi yatıştıran bir tecrübe, okuduğumuz kitaplardan arta kalan bir olgunluk, yetiştirilirken bize anlatılan ölçüler, içimizdeki patlamaları bastırmayı öğretebilir bize.
Ama bunun için bile...
Bu acılardan birkaç kere geçmemiz, o korkunç “sevginin” bizi ve hayatımızı ne hale getirdiğini birkaç kere görmemiz gerekiyor herhalde.



Ahmet Altan

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 319
favori
like
share
MiSS-FENER Tarih: 15.09.2008 00:37
Emeğine Sağlık Ayla..
Mckodq Tarih: 14.09.2008 12:13
Ellerine Sağlık