Kötü Okuyucu ve Edebiyat



Elsa Triolet bir yazısında, "Sanat eseri değil mi, vur abalıya!" diyordu. Gerçekten de öyle. Hemen her zaman, her yerde topun ağzına ilk tutulan sanat eseri ve sanatçı olur. Politikacısı, eleştirmeni, okuyucusu sahipsiz sandıktan bu alanda başıboş at koştururlar. Bilir bilmez yargılar verirler; şaşılası bir sorumsuzlukla göklere çıkarırlar kimi sanatçıyı, kimini yerin dibine batırırlar, ödüllerle satın almaya çalışırlar onu; hapislerle, sürgünlerle, açlıkla susturmaya.

Öte yandan ne sanatçı, ne de sanat eseri yoktan varolmadığına göre, onu hazırlayan, içinde yaşatan, destekleyen ya da iten çevrenin sanatçı ve eseri üzerinde, iyi ya da kötü, etkili olması kaçınılmaz, üstelik doğaldır da.

Ehrenburg, iyi yetişmiş bir okuyucunun sanatçıyı yeni ve özgün eserler vermeye zorlayacağını yazıyordu. Ya iyi yetişmemiş, okuduğunu değerlendirme yeteneğinden yoksun okuyucu? Ne katkıda bulunabilir sanatçının yaratma çabasına? Onu nasıl kendisini aşmaya itebilir? Bırakın kendisini aşmaya itmeyi, kösteklemez mi, canından bezdirmez mi? Sağır bir duygusuzluk içinde savsaklamaya, yerinde saymaya nerdeyse zorlamaz mı onu?

Görülüyor ki, dolaylı ya da dolaysız etkisiyle okur kütlesi önemli bir ağırlık olarak vardır bir ülkenin sanat ve edebiyatında. Gerçekten, varlığı ve yetişmişliği sanat-edebiyat hareketine çok şey katan; ilkelliği, yetişmemişliği yani bir dereceye kadar yokluğu ise andan çok şeyler götüren bir etken.

Sanatçının okuyucuyu düşünerek, onu kerteriz alarak eser vereceği demek değildir bu. Söz konusu, bir karşılıklı etkilenme, bir duygu ve beyin alışverişidir. (Okuyucuya boş veren, gününün insanı için yazmadığını söyleyen yazar çıkmamış mıdır? Çıkmıştır, ama insan eylemlerinin ilk bakışta görünmez bağlarla birbirine bağlı olduğu toplumsal yaşamada sağlıklı bir durum değildir bu.)

Bu durumda, bugüne kadar alışılanın tersine biraz da okuyucu üzerinde durmak, onun iyi niteliklerinden çok eksiklerini göz önüne sermek gerekli görünüyor bana. İyi niteliklerinden çok, dedim. Nitelikli okuyucu o kadar az ki ülkemizde! Sözümüz onlara değil zaten.

Bu yazıda bu niteliksiz okuyucuyu belirgin tipler hâlinde vermeye, bu tiplerin ortak özelliklerini ortaya çıkarmaya çalışacağım. Bu satırlarda kendilerini bulanlar kızmasınlar yine. Kızmaları bir tek şeyi gösterir olsa olsa; iyi okuyucu olmamakta direndiklerini. Çünkü yaptığım, iyi niyetli bir özeleştiridir. Kendimizi yargılamadır.

Okuyucu çoğunlukla cahildir bizde sanat konusunda. Yetişmemiştir. Sanatın toplumsal yaşamdaki yeri ve gerekliliği üzerinde belirgin bir fikri yoktur. Sanat faaliyetlerini izlemesi, nerdeyse içgüdü diyebileceğimiz belli bir alışkanlıktan öte gitmez. Bunun için de şiirle romanı, romanla öyküyü, öyküyle gazete haberlerini birbirine karıştırır. Şiiri öykü gibi okumaya kalkar, o tadı bekler ondan. "Ne anlatıyor bu şiir?" sorusunu sorar çoğunlukla, insan toplumunun tarihsel gelişimi içinde çeşitli sanat türlerinin hangi zorunlu toplumsal nedenlerden, hangi toplumsal ilişkinin sonucu olarak doğduğunu bilmez, insanın estetik etkinliğinin tarih içinde geçirdiği değişikliklerden, genel bir sanat kuramı bilgisinden habersizdir. Bu yüzden de sanatçı yaratış bir rastlantıdır, "olsa da olur, olmasa da" türünden bir etkinliktir onun için. Toplumumuzda sanatçılığın para getirmez bir uğraş oluşu, onun sanat eserini ve sanatçıyı hafife alışını daha da kolaylaştırır. Bu ise sanatçıya yerli yersiz karışmalara, ona akıl vermeğe götürür onu.

Dayanıksızdır. Sanat eserini özümleme, sevme çabasında gücü çabucak tükeniverir. Örneğin bir okuyuşta kendisine hoş gelmeyen bir şiiri bırakıverir bir kenara. "Ben bundan bir şey anlamadım" der. Oysa aynı şiiri bir daha, iki üç kez daha okuma dayanıklılığını gösterse zamanla onun kendisine bir şey verdiğini (anlattığını değil) gizlerini yavaş yavaş önüne serdiğini görecektir. Giderek bir şiir okuma alışkanlığı edinecek, şiirden tat almasını öğrenecek, iyi şiiri kötüsünden ayırt etmeye başlayacak ve şiirin öteki sanatlardan ayrı, kendi başına bir sanat olduğunu görüp ayakları suya erecektir. Oysa usanır, yapamaz bunu.

Dolaysız etkisini göremediği her şeyde olduğu gibi öğrenmek yerine bırakıvermek, vazgeçmek daha kolay gelir ona. Roman için de, öykü için de aynı şey. İlkel okuyucu, romanın kaba iskeleti üzerinde dolaşır hep. Romanın dıştan görülen kalın çizgisini izler: "Kız oğlanı sever. Oğlan yoksuldur. Derken kıza zengin bir adam da âşık olur... vb." Kolay gelir ona bu. Şiirde çoğu kez duyuramadığı bu olay izleme düşkünlüğünü romanda iyice doyurur. Olayın gerisine bakmayı akıl edemez, ya da baksa da göremez. Çünkü her roman ayrı bir dünyadır onun için. Birbiriyle ilgisiz, birbirinden kopuk olaylar dünyası. Sanat eserindeki dünyanın gerçek yaşamdaki dünyayla tıpatıp bir benzerliği olmayışı okuyucunun bu zayıflığını daha da artırır: Yalnızca gördüğüne, eliyle dokunduğuna inanma alışkanlığı, sanat dünyasıyla gerçek dünya arasındaki görünmez bağları aramasını önler. Romandaki en yırtıcı, en rahatsız edici gerçeği okuduktan sonra hiç sarsılmadan yaşamdaki en uyuşuk en edilgen gerçeğe rahatlıkla dönebilmesi bundandır. Okuduğu şey romandır alt tarafı, Kendini, sanat eserinde bir an yaşadığı yanılsamaya bırakmamayı "gerçekçilik" sanır. Roman, giderek tüm sanat, uydurmalardan, inanılmaz olaylardan oluşmaktadır, onun gözünde, "hayatım bir romandır benim" derken "başımdan ne inanılmaz şeyler geçti bilseniz" demektedir aslında.

Ben-merkezcidir okuyucu. Bu yüzden bütün ben-merkezci insanlar gibi kendine çok güvenir. Yargılarına sımsıkı bağlıdır. Kolay kolay değiştiremez onları. Bu yargılarının temeli de kendi basit ve tok dünyasıdır. Dünyaya bir başkasının gözüyle bakmasını bilemediği için bütün değerlendirmeleri dönüp dolaşıp o tek ve boyutları sınırlı dünyaya dayanır. Sanatçının sunduğu, önerdiği dünyaya dolaysız etkilenmelere alışmış bir gözle bakar. Bu yüzden kendisini hemen ele veren, apaçık, bildirisi hiç zahmetsiz görülebilen sanat eserlerine düşkündür. Sanal eserinden, kütleleri kendi politik doğrultusunda eğilmesini isteyen bir politikacıyla; sanat eserini bir dinlenme, vakit geçirme, dünyayı unutma aracı olarak gören ya da doyurulmayı bekleyen bir küçüklük duygusuyla kendisinden aşağı sınıf ve tabakalar insanlarının acıklı yaşamını dile getirerek ağlatmasını isteyen niteliksiz okuyucu arasında pek büyük ayrım yoktur. Her ikisi de sanat eserinin gerçeğin bir yeniden yaratılışı olarak değil, kendilerini doğrulayan bir hazır "şey" olarak dışardan bakar çünkü. Gerçekleri bu şekilde her gün yeniden kavranılması, yeniden eleştirilmesi ve kurulması gereken birer olgu gibi görmemek, bunların bir kez varılmış düşünsel plândaki kategorilere uymasını beklemek gerçeklerden kaçmak olmaz mı?

Yaşamın, toplumsal etkinliklerin durmadan değişen yüzünü bir sanatçı yaratış düzeyinde yeniden ortaya koyan; bir ağaca, bir denize, bir caddeye, hepsinden önemlisi insana, insanlara reçeteli gözlüklerle bakmayan sanat eserleri bu tip okuyucuya bir şey vermez, ya da kızdırır onu.

Anlamadığı, sevemediği sanat türlerine, sanat eserlerine karşı tepkisini destekleyecek kalıp düşüncelere, peşin yargılara koşar bu anda. Rahatının bozulmasını, yargılarının sarsılmasını istemeyen sanat izleyicisi için sıcak bir döşektir bu kalıp düşünceler. Bunlardan, "sanat eğlendirici olmalıdır" ya da "sanat öğretici olmalıdır" gibi masum olanlarının yanısıra "Bale bir aristokrat sanatıdır", "Non-fıguratif resim bir burjuva yozlaşmasıdır; egemen sınıf aldatmacasıdır" gibi iddialı olanları da vardır.

Bu ve benzeri ucuz sloganlar sanat eserine karşı saygısızlığa, giderek onu bir emek ürünü saymamaya götürür okuru, seyirciyi. Doğru dürüst on şiirini okumadığı bir şairi yerin dibine batırır. En ilkel sinema bilgisinden yoksun olduğunu aklına bile getirmeden film eleştirmesine girişir, yönetmene akıl verir, içinde olayların kendi istediği gibi geçmediği bir roman sıfırdır onun gözünde. Alışılmışın dışına çıkan bir anlatım tekniği, bir öyküyü bir romanı, bir filmi suçlamasına yeter de artar bile. Tek ölçü kendisidir, o güne kadar e! yordamıyla edindiği kaba tecrübedir, alışkanlıktır çünkü.

Birgün, hem de bir aydın topluluğu içinde, şu soruyu sormuştu biri bana: "Picasso’yu, Kafka’yı çevirdiniz, anladık ama şu Saint-John Perse’i niye çevirdiniz?" Kendisi tanımadığı ya da sevmediği için Saint-John Perse üzerine Garaudy’nin oturup düşünmesi, bir kitap yazması önemsiz; benim tutup o kitabı Türkçe’ye çevirmiş olmamsa gereksizdi, boş bir çabaydı. Saint-John Perse’i, ya da şiir yazmayı yaşamakla bir tutan bir başka şairi tanıyıp da ne olacaktı sanki! Kendi bildikleri yeterdi kendine.

Sanatçı eserini yaratır; geçer gider; okuyucunun onu ne derece izlediği pek o kadar da önemli değildir, demeyeceğim ben. Sonuç olarak yeni bir şey ortaya koymaktadır sanatçı; parmağını o ana kadar görülmemiş bir şeye uzatmaktadır. Onun görülmesini, hem de gösterdiği gibi görülmesini ister. Körler ülkesinde resim, sağırlar ülkesinde müzik diye bir sanat olmazdı kuşkusuz. Okuyucusuz da edebiyat olmaz. Sanat eseriyle okuyucu ve izleyici arasındaki kopmuşluk olsa olsa büyük bir kısırlığa götürür sanat tutamını. Okuyucu ile sanat eseri arasında kurulacak olan köprü, bu çaba sonunda yaratılacak olan bilinçli okuyucu kütlesi daha yüksek düzeydeki sanat eserlerine olanaklar hazırlayacaktır. Bu yüzden, bilinçli, ne okuduğunu bilen bir okuyucu kütlesinin yetiştirilmesi her şeyden önce sanat-edebiyat ortamının geleceği için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Sanatçı yaratışı beslemeyen ucuz yargıları, üstünkörü değerlendirme alışkanlıklarını, kolaya kaçmaları umursamazlıkları, dışı parlak ama içi boş sloganları yıkmak, bunlarla savaşmak sanat eleştirisinin önünde durmakta olan büyük görevdir bugün.

Mehmet Doğan
Tekrarın Tekrarı

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 473
favori
like
share