Gerçekte bir tevhid dini olan İslâm, önümüze insanın tabiatı, rolü, görevi, akıbeti ve psikolojik yapısıyla ilgili doğru, kapsamlı bir görüş koymuştur. Araştırmaları, mukayeseleri ve deneylerinin gerçekçi, sıhhatli ve doğru bir anlayıştan kaynaklanabilmesi için psikoloji, sosyoloji ve antropoloji ilimleriyle meşgul olanların, bu İslâmî görüşü açık seçik bilmesi gerekir. Çünkü bu, çarpıtma, sapıklık, dinsizlik, putperestlik, doğru yoldan ayrılma Batı ve Doğu düşünürlerinden birçoğunun içine düştüğü metod hataları karşısında yegâne teminattır.

I-KUR\'AN\'A GÖRE İNSANIN YAPISI ve GERÇEK YORUMU

Batı dünyasında insanın yapısı ve tabiatıyla ilgili birbiri ile çelişkili ve değersiz bazı teorilerin kısaca verilmesinden sonra, bu konuda gerçek İslâmî görüşün esaslarını araştırmamız gerekir. Bu görüşün bulunmaması, hem Batı ve hem Doğu dünyasında (Sovyetler, Doğu Avrupa ve Çin\'de) dinsizlik akımlarının doğduğu bir kargaşa ve probleme sebeb olmuştur.

Gerçekte bir tevhid dini olan İslâm, önümüze insanın tabiatı, rolü, görevi, âkıbeti ve psikolojik yapısıyla ilgili doğru, kapsamlı bir görüş koymuştur. Araştırmaları, mukayeseleri ve deneylerinin gerçekçi, sıhhatli ve doğru bir anlayıştan kaynaklanabilmesi için psikoloji, sosyoloji ve antropoloji ilimleriyle meşgul olanların, bu İslâmî görüşü açık seçik bilmesi gerekir. Çünkü bu, çarpıtma, sapıklık, dinsizlik, putperestlik, doğru yoldan ayrılma Batı ve Doğu düşünürlerinden birçoğunun içine düştüğü metod hataları karşısında yegâne teminattır. Bu hataların en önemlisi bütünü araştırmadan ve kavramadan, parçayı bütün şeklinde değerlendirmektir. Gerçekte ve Kur\'ân düşüncesine uygun olarak insan, Allah\'ın yeryüzündeki halifesidir. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: \"Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek kimseler mi yaratacaksın, dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğiniz şeyleri her halde ben bilirim, dedi. Allah, Adem\'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları, meleklere arzedip: Eğer siz görüşünüzde doğru iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi. Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz âlim ve hakim olan ancak Sensin dediler. (Bunun üzerine): Ey Âdem! Onların isimlerini meleklere haber ver, dedi. Âdem onların isimlerini onlara bildirince: Ben size, muhakkak göklerde ve yerde görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim; bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi. Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem\'e secde edin, demiştik. İblis hariç, hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu. Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman, her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sâdece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik. Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları cennetten onları çıkardı. Bunun üzerine: Biriniz diğerinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lazımdır, dedik. Âdem, Rabbinden birtakım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır. Hepiniz oradan inin, dedik; yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidayet geldiği zaman, kim benim hidayetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliktir, onlar orada ebedî kalacaklardır.\" (Bakam, 2/30-35) (**)

İşte bu, insanın mâhiyeti, yaradılışının şartları ve onun görevi konusunda doğru bir Kur\'ân ifadesidir. Çünkü o, insanın iki yönünü de yani şehevî (kendisinde hayvanlarla müşterek olduğu toprakla ilgili yönü) ve ilâhî, rûhî, ulvî yönü ki bunun kaynağı Allah\'ın ruhudur, ve akılda, iradede, üstün zihinsel kabiliyetlerde, zekada vs. kendini gösterir. İşte bunlar, onu kulluğa, tefekküre, yeryüzünde Allah\'ın dinini hâkim kılmaya, beşerî ilişkilere ve yeryüzünü imâra ehil kılan kabiliyetlerdir. Gene bu ruhî güçler, göklerin, yerin ve dağların korktukları için kabul etmedikleri, fakat Allah\'ın kendisine teklif ettiği o emaneti taşımağa onu ehil kılan güçlerdir. Nitekim: \"Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi), doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir.\" (Ahzâb, 33/72) buyrulmaktadır. Bu tamamen doğru ve gerçeği getiren Kur\'ân vasıtası ile biz insanı, yapısı ve görevi cihetleri ile tanıyabiliyoruz. Çünkü Yüce Allah, yeryüzünde insanı halife kıldı ve orada Allah\'ın dinini yayması için üremesini ve çoğalmasını istedi. İşte (yeme, içme, uyuma ve cinsiyet gibi) arzuların yaratılış sebebi budur. İnsan, Allah\'ın dinini yaymak ve O\'na ibadet etmekle yükümlüdür ki bunlar yüksek potansiyellere (kudurât) ihtiyaç duyan vazifelerdir. İşte insandaki Allah\'ın rûhunun yorumu budur. Ona görevini (Yüce Allah\'ın kendisine çizdiği şekilde) yapma imkânı sağlayan güçleri veren de bu ruhtur. Bizzat Allah\'ın insanın önceki durumunu ve onu yaratacağını melekler topluluğuna ilân etmesi, O\'nun insana son derece değer verdiğini gösterir. Bu durumda melekler, bu haberden korkmuşlar, \"Allah\'ın emrine karşı gelmez, emrolunduklarını daima yerine getirirler.\"(Tahrim, 66/6) âyeti gereğince şimdiye kadar kendisine böyle bir müracaatta bulunmadıkları halde), o yeni yaratığı açıklayacak olan fazla bilgi ve izah isteğiyle Rablerine başvurmuşlardı. Sonra da iş, Rablerinin emriyle meleklerin Adem\'e secde etmesiyle sonuçlanmıştı. Aslında bu, Allah\'ın insanı yaratma mucizesine karşı bir secde idi. Allah\'a halife olmak; inşâ, îcâd, îmâr, değiştirme, başkalaştırma ve irade faaliyetlerini kapsar. Bütün bunlar, kendisinden halîfesine bir kıvılcım veren ve türlü bilgilerle donatan Yüce Yaratıcının özelliklerindendir. Nitekim âyette şöyle buyrulmuştur: \"Allah, Âdem\'e bütün isimleri öğretti.\" (Bakara. 2131)

Allah ona ilim vermiş, öğrenme ve keşfetme gücü bahşetmiştir. İşte bu, insana verilen ilâhî ruhtan kaynaklanan bir güçtür. Allah, insana bu büyük öğrenme kabiliyetini vererek göklerde ve yerde bulunan her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Bir âyette şöyle buyrulmaktadır. \"Göklerde ve yerde olanların da hepsini emrinize vermiştir.\"(Câsiye. 45/13) Ancak insan, hayvanî ve toprağa ait yönü itibariyle, şehvet denilen birtakım arzulara ve içgüdülere sahip olarak yaratılmıştır. Allah Teâlâ insanın tabiatına, bunları belli bir hikmetle (beşer cinsinin devamı için cinsiyet içgüdüsü; ana-babaların çocuklarına bakması için analık-babalık içgüdüsü; benliğin korunması için yeme, içme, uyuma; dini, nefsi, malı ve evlâdı korumak için de savaş ve saldırganlık içgüdüsü vs.) koymuştur. Bu hususta da Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: \"Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar, sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah\'ın yanındadır.\" (Âl-i İmran, 3/14)

Allah Teâlâ, insanı kendisiyle azmini ve iradesini ölçeceği bir imtihana tâbî tutmuştur. Bu ilâhî ve gerçek bir imtihandır. Hataya, tahrife, yalana ve sebatsızlığa mâruz beşerî ve nefsî imtihanlar gibi değildir. Bu ilâhî imtihan, yeryüzünden önce, cennette mahallî bir imtihandı. O, muayyen ağaca Adem\'in yaklaşmaktan ve yemekten nehyedilmesi sûretiyle olmuştur. O ağaç, Âdem için bir şehvet (arzu) olmuştur. Ancak şeytanın vesvesesi, onun azmini, iradesini ve emri tutmasını zayıflatmış ve neticede bu imtihanı kaybetmiştir. Şeytanın kendisine vaadettiği ve eskimeyecek olan, o ebediyet ve saltanat ağacına tamah ederek onun vesveseleri karşısında dayanamamıştır. Nitekim âyette zikredilmektedir: \"Andolsun Biz, önceden Âdem\'e (o ağaçtan yememesini) emretmiştik, o unuttu. Biz onda günaha işlemeye karşı bir azim (ve sebat) bulmadık.\"(Tâhâ, 20/15) Şüphesiz ki insanı Allah yarattı ve nefsinin ona verdiği vesveseleri bilir ve O, ona şah damarından daha yakındır.

Adem\'in hatasının, kendisinden ayrılmayan ve kıyamete kadar da ayrılmayacak olan ebedî bir hata (aslî suç) olduğuna, Mesih\'in (Hz. Îsâ) insanlık için kanını fedâ ettiğine ve bir daha fedâ etmek üzere tekrar döneceğine kail olan yanlış kilise tasavvurunun aksine, İslâm\'ın bu insan anlayışı, gerçekçi ve doğru bir anlayıştır. Çünkü o, insanın, şehvet sevgisiyle yaratılmış, şeytanın vesveselerine mâruz olan; ne kadar zayıf bir varlık olduğunu açıklamaktadır. Ancak bu beşerî zaaf, ebedî bir zaaf değildir. Nitekim Âdem (as)\'in cennetteki hatası da kıyâmete kadar kendisinden ayrılmayan bir hata değildir. Çünkü Allah onu peygamber olarak seçmiş, tevbesini kabûl etmiştir ki Allah\'ın rahmeti her şeyi kaplayacak kadar geniştir. Allah şöyle buyurur: \"Âdem, Rabbinden birtakım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır. Hepiniz oradan inin, dedik; yalnız (iyi bilin ki) size Benden bir hidâyet geldiği zaman, kim Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar ise cehennemliktir, onlar orada ebedî kalacaklardır.\"(Bakara, 2/37-39)

II- İSLÂMÎ AÇIDAN NEFSİN SINIFLANDIRILMASI
İnsan nefsinde doğuştan bir zayıflık olduğu için, Allah onu; takvasını, yükselmesini ve ulvî derecelere ulaşmasını sağlayacak unsurlarla donatmıştır. Buna göre nefiste sadece cinsiyet ve saldırganlık içgüdülerininin doğuştan (fıtrî); içgüdülerin üstüne yükselme, arzuları frenleme, dindarlık ve değerlere bağlılık gibi kabiliyetlerin hepsinin yaradılışa aykırı olarak sonradan kazanılmış şeyler olduğunu iddia eden Freud nazariyesi, değerini kaybetmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: \"Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.\" (Şems, 91/7-10)

İslâm\'ın nefis hakkındaki objektif ve gerçeğe uygun tahlili, insan nefsinin üç mertebesinin bulunduğu esasına dayanır:

1. Nesf-i emmâre: (Kötülüğü emreden nefis): Bu bencil, saldırgan ve içgüdüsel nefistir. Bunlar insan fıtratının bazı yönleridir. Nitekim âyette: (Hz. Yusuf (as) dilinden) \"Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabbimin esirgediği bir nefis ola. Rabbim bağışlayan ve esirgeyendir,\" (Yusuf; 12/53) buyrulmaktadır.

2. Nefs-i levvâme: Bu sahibine dönüp onu hakka, istiğfara ve doğru yola döndürmeğe çalışan nefistir. Yüce Allah şöyle buyurur: \"Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim. \"(Kıyâme, 75/1-2)

3. Nefs-i mutmainne: Bu da Allah\'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah\'tan olduğuna imân ile, Allah\'ın emrettiği şeye uyması ve haram kıldığından kaçınması itibariyle, nefis mertebelerinin en yükseğidir. Allah Teâlâ: \"Ey huzura eren nefis! Sen O\'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir.\"(Fecr, 89/27-30) buyrulmaktadır.

Denebilir ki, Freud, şahsiyet nazariyesiyle İslâm\'ın nefis hakkındaki bu üçlü tasnifini çirkinleştirmiştir. O, bu nazariyesinde şahsiyeti id, ego ve süper ego şeklinde taksim eder. İd, nefsin ırsî, şehevî ve içgüdüsel yönüdür (cinsiyet ve saldırganlık). Ego, şahsiyetin gerçekleşen yönüdür ve sonradan kazanılmıştır. Süper ego, şahsiyetin ideal tarafıdır ve o da insan tabiatına zıt olarak sonradan edinilen kısmıdır. O, değerleri, dinî inançları ve yüce idealleri nefsin bu kısmından sayar ve bunları, tabiî arzuların şuuraltına itilmesi ve insanın arzularını gerçekleştirmede başarısızlığa uğraması sonucu meydana gelen psikolojik problemlerin birçoğunun sebebi olarak kabul eder. Freud, din duygusunun fıtrî oluşunu, insanın Yaratıcı ile irtibatının tabiî olduğunu ve böyle olmadığı takdirde ne din, ne ideal, ne de değer diye bir şeyin bulunamayacağını; dinlerin farklı oluşunun ise, tevhid dîni olan İslâm\'la temsil edilen selim fıtrattan sapma sonucu meydana geldiğini bilmezlikten gelmiştir.

III- İNSANIN TEMÂYÜLLERİ VE İHTİYAÇLARINI KARŞILAMADA İSLÂMÎ DENGE
İnsanın ihtiyaçlarına ve isteklerine cevap vermede İslâm\'ın öngördüğü çare, fevkalâde ince (dakik) bir ölçü ile temâyüz eder. Çünkü insan, bir yönüyle bedenî, yani içgüdüsel ve toprağa ait, diğer yönüyle de rûhî ve ilâhî bir yapıya sahiptir. Nitekim âyette: \"Rabbin meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir İnsan yaratacağım. Onu biçimlendirip ona ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.\" (Sâd, 38/71-72) buyrulmaktadır.

Buna göre o, çift tabiatlı yegâne varlıktır; kendisi için yaratıldığı o büyük vazifesini yerine getirebilmesi için Allah Teâlâ, onu bu yaratılış özellikleriyle donatmıştır. Hayvanlar, sadece şehevî yönü, bunun aksine melekler de sadece nurânî yönü temsil ederler. İnsana gelince, onun iki yönlü bir tabiatı vardır ve biri diğerine galip gelmeyecek şekilde ölçülü ve dengeli olarak bu iki yönün doyurulması, tatmin edilmesi gerekir. Eğer Allah, insanın sadece ruhtan ibaret olmasını isteseydi muhakkak öyle yapardı; eğer onu sadece beden (madde) olarak yaratmak isteseydi, gene öyle yaratırdı. Allah Teâlâ, onun çift yönlü bir tabiata sahip olmasını istemiştir. Bu sebeple biri diğerine tecavüz etmeyecek şekilde hem ruhun, hem de bedenin ihtiyaçlarının karşılanması lâzımdır. Bu, İslâm\'ın savunduğu bir görüştür ki o, israfı ve aşırılığı reddeder. Gene o, bedenî içgüdülerin doyurulması yönünden aşırı giden ve böylece insanı hayvan-mertebesine düşüren, ruhî yükselişini ve özelliğini kaybettiren; ayrıca Allah\'ın, onun için belirlediği vazifesini de ortadan kaldıran maddeci görüşe karşı çıkmıştır. Diğer yandan İslâm, israfın ve taşkınlığın zıddı olan aşırı sûfîlik örneği üzerinde durur ki, bu anlayış (sûfîlik) de yanıltıcı bir denge düşüncesi esasına dayalı bir ruhbanlığa davet eder. Bu görüşe göre, beden ve ruh iki zıt yöndedir; beden zaafa uğradığı zaman ruh şeffaflaşma, yükselme, Allah\'ı idrak etme ve O\'nu görme gücü derecelerine ulaşır. Bunun için de bedenin zayıflaması ve şehvetlerin öldürülmesi gerekir ki, ruh saflaşsın ve yüce hallere ve makamlara ulaşsın. (Mutlak yalnızlık makamı ruhun saflaşmasına ulaşmaktır veya nirvanaya (cennete) ermektir. Nitekim, bazı ensarın halleri böyledir.)

Bu aşırı görüşlerin aksine, İslâm, ruhun istekleriyle bedenin istekleri yahut din ile dünya arasında tam bir denge sağlamak sûretiyle bu meseleyi çözüme kavuşturur. Yüce Allah şöyle buyurur: \"Allah\'ın sana verdiği (bu servet) içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.\" (Kasas, 28/77). \"De ki: Allah\'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?\" (A\'raf, 7/32). \"Yiyin, için, fakat israf etmeyin.\" (A\'raf. 7/31) \"Kadınlarınız sîzin tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz biçimde varın.\" (Bakara, 2/223)

Bir hadiste: \"Ebediyyen yaşayacakmışsın gibi dünyan için çalış, yarın ölecekmişsin gibi de ahiretin için çalış\"1 buyrulmaktadır.

İbadette aşırı giderek gecenin bütününde namaz kılan, devamlı oruç tutan, kadınlarla cinsî ilişkiden uzak duran kimsenin durumu Hz. Peygamber\'e (sav) bildirildiği zaman şöyle buyurdu: \"Allah\'tan en çok korkanınız ve en müttakiniz olduğum halde ben, hem namaz kılarım, hem uyurum; hem oruç tutarım, hem iftar ederim (tutmam); kadınlardan da uzak durmam.\" Sonunda Hz. Peygamber umûmî bir kaide olarak şöyle dedi: \"Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.\"2

İslâm dini, insanın diğer insanlarla olan ilişkilerini tanzim ettiği gibi, insanın Allah\'la olan ilişkisini de düzenlemiştir. İslâm, yemek, içmek ve cinsî ilişki kurmak gibi tabiî ihtiyaçları; haramlardan uzak, dengeli, ölçülü bir şekilde ve helâllik çerçevesinde mübah kılmıştır.

Yüce Allah, insanı güçlükleri göğüsleyebilmesi, kendi hayat yolunu çizebilmesi ve kendisi için yaratıldığı en büyük görevini yapmaya devam edebilmesi için mücadele etme, yarışma ve çalışma gücü ile donatmıştır. Bu yeryüzündeki görevini ve sorumluluğunu yerine getirebilmesi için zarûrî bir güçtür. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: \"Eğer Allah\'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah, bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.\" (Bakara, 2/251)

Şu halde mücadele, hayatta temel ve sosyal bir ameliyedir. İbn Haldûn gibi bazı İslâm araştırmacıları, asabiyet konusundaki nazariyelerinin doğruluğuna delil olarak yukarıdaki ayeti göstermişlerdir. Buna ilâve olarak Yüce Allah, Âdem (as)\'i peygamber olarak seçmiş, tevbesini kabul etmiş, hidayet vermiş ve onun için yeryüzünde ölene dek karar kılacağı yer ve geçimlik ihsan etmiştir: \"Sizin için, yeryüzünde bir süreye kadar karar kılacağınız bir yer ve geçimlik vardır.\" (Bakara, 2/36)

İnsan, mücadele ve yarışma güçleriyle donatılmış olunca, karar kılacağı bir yere ve geçimliğe ihtiyacı vardır. O, kendisinden hidayet alabilmesi için Allah\'la sürekli iletişim kurma ihtiyacı içindedir. \"Hidayetime uyanlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.\" (Bakara. 2/38) Allah\'ın insana hidayet etmesi o doğmadan önce, henüz zürriyet âlemindeyken başlar: \"Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da: Evet (Rabbimiz olduğuna) şahit olduk, dediler.\" (A\'raf, 7/172)

Çeşitli antropoloji araştırmaları, insanın Allah\'a yönelişinin bütün insanlar arasında genel ve fıtrî bir yöneliş olduğunu ortaya koymuştur. Bu sebeple eski-yeni, ilkel-uygar hiçbir toplum yoktur ki belli bir Tanrı tasavvuru ile kendileriyle ona yaklaştıklarına inandıkları birtakım prensipler ve ibadetlerle ilgili dinî bir sisteme sahip bulunmasın. Müslüman olmayan bütün toplumlardaki bu anlayışlar, bozulmamış fıtrattan bir sapış olunca (çünkü Allah katında gerçek din İslâm\'dır) bu durum, muhtevaları itibariyle terbiyenin ve aklın bozulmasından ileri gelmektedir. Kim doğru yola giderse, ancak kendi lehine gitmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Küfredenin de günahı ancak kendisinedir. İslâm terbiyesinin üslûbu budur, yani gerçekleri açık seçik ortaya koymaktır. Nitekim Kur\'ân\'da: \"Biz ona iki yolu (doğru ve eğri) da gösterdik.\" (Beled, 90/10) buyrulmaktadır. Artık o, ister şükretsin, isterse küfretsin. İşte bu, özendirme (tergib) ve sakındırma (terhib) üslûbudur.

IV- İSLÂM\'DA NEFİS KAVRAMI
Yunan filozofları akıl, ruh ve nefisten söz ederken onları safiyetlerine ve cevherlerinin ulviyetine göre derecelendirdiler. Onlara göre bunların ilki ve en şereflisi akıldır. Çünkü yine onların görüşüne göre, mutlak aklın cevheri Allah Teâlâdır ve ilâhî akıl maddeden ve heyûlâdan münezzeh olan faal akıldır (Poietikos). İnsan aklı veya münfail (pasif) akıl (Pothetikos) ondan sudûr eder. Bundan sonra safiyet ve şeref bakımından ruh ve nefis gelir. Onlara göre ruh, nur unsuruna daha yakındır. Nefis ise, hava ve toprak unsurlarına daha yakındır.

Tevhid dini olan İslâm\'ın bu konudaki görüşüne gelince; onun, bu kuvveleri ilâhî sıfatlara yakınlık derecelerine göre tasnif etmiş olduğunu görüyoruz. Onların en aşağı derecede olanı, bu sıfatlardan en uzak olanıdır. Ruh, Allah\'ın ruhundan istimdad etmiş olması ve insanın, duyu organlarımız tarafından algılanamayan gizli bir yanı bulunması ve ölümsüz bir unsur olması sebebiyle ve varlığın sırrı olduğu için, Yüce Allah onunla ilgili ilmi kendine tahsis etmiştir. Çünkü sınırlı insan aklının onu ihata etmeye ve kavramaya gücü yetmez, ancak onunla ilgili olan bazı ipuçları ve tezahürleri idrak edebilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: \"Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size (onun hakkında) ancak az bir bilgi verilmiştir\" (İsrâ. 17/85)

Kur\'ân-ı Kerîm\'in akıl ve nefisle ilgili beyanlarından anlaşıldığına göre nefis, tabiata ve hayatî güce daha yakındır. Bu hayatî güç de hem içgüdüyü, hem de iradeyi içine alır. Hem şuurlu, hem şuursuz olarak görev yapar. Bu hayatî güç, geçtiği birçok ayette, uyku ile ortadan kalkan ve öldürme ile kaybolan güç, nimeti hisseden, taat ve isyanı ilham eden, yaptığı iyilik ve kötülüğün muhasebesini yapan kuvvet mânâlarına gelmektedir. Şu halde o, ya aklın rehberliği ile doğru yolu bulmuş, ya da tabiat ve hevanın temayüllerine boyun eğmiş olarak işleyen, irade eden ve kıyamet gününde kendisi için adalet terazileri kurulacak olan bir güçtür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: \"Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır.\" (Zümer, 39/42). \"Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen O\'dur.\"(En\'am, 6/60) Kur\'ân-ı Kerîm\'de nefsin öldürülmesi zikredildiğinde bu, fert veya cemaate hitaba göre insan veya insanların öldürülmesi mânâsına gelir; \"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca, sapan kimse size zarar vermez.\"(Mâide, 5/105). \"Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur.\"(Mâide, 5/32). \"Ve kendinizi öldürmeyin. Allah, size karşı gerçekten merhametlidir.\" (Nisâ, 4/29). \"Sonra sizler, yine o kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir zümreyi yurtlarından çıkarıyorsunuz.\"(Bakara, 2/ 85). Fakat insan kavramı, nefis kavramından daha geneldir. Çünkü insan, nefsi, hevaî arzularından alıkoymakla yükümlüdür: \"Kim Rabbinin makamından korkmuş, nefsini de kötü arzulardan korumuşsa, onun barınağı da muhakkak cennet olacaktır.\"(Nâziât, 79/40-41).

Nefis, akıl ve ruhtan oluşan bu güçlerin hepsi, insanın benliğini meydana getirir. Bu kuvvelerden her biri insan benliğinin ilişkilerinden birini gösterir. İnsan benliği (şahsiyeti) herhangi bir şekilde müteaddi olamaz. Çünkü o benlik, hem nefis, hem akıl ve hem de ruh sahibidir. Ancak o, bütün bu hallerde tek bir insandır. Bunlar, bütün dillerde, zorunlu olarak, fonksiyonları ve tezahürleri idrak edilebilen, fakat kaynakları idrak edilemeyen gizli güçler şeklinde ifade edilirler. İnsanlar akıl, ruh, nefis melekelerinden bu şekilde söz etmişler, yine onlarla ilgili şuuraltı, şuur üstü, Allah fikri vicdan, hayal, hafıza, sezgi, zeka, düşünce ve modern psikolojideki aklî ve vicdanî diğer ameliyelerden bahsetmişlerdir. Bunlar, bilinen veya bilinmeyen kaynağı itibariyle bir olsa da, fonksiyonları ve görevlerini birbirinden ayırmak için farklı isimler altında zikredilmişlerdir. Bugün psikoloji mütehassıslarının incelediği tüm kuvveleri ile nefis, Kur\'ân\'da geçmektedir:

a) Nefs-i Emmâre: Bu, irsî yolla gelen içgüdüsel ve doğuştan (fıtrî) olan itici güç (motivasyon) karşılığıdır. \"Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabbimin esirgediği bir nefis ola. Rabbim bağışlayan, esirgeyendir.\" (Yûsuf, 12/53)

b) Nefs-i Mülhime: Bu nefsin şuur (idrak) gücü mukabilidir. \"Nefsi ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.\" (Şems, 91/7-10)

c) Nefs-i Levvâme: Bu, Allah\'ı tefekkür etme gücü mukabilidir. Muhasebe eden ve muhasebeye çekilecek olan nefis, demektir. İşte bu sebepledir ki Kıyâme Sûresi\'nde kıyâmet günü ile birlikte geçmektedir: \"Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim.\" (Kıyâme, 75/1-2)

d) Hata ve kusurlarını görüp tarayabilen nefis: Kur\'ân\'da buyrulduğu gibi: \"Belki insan, birtakım mazeretler ileri sürerse de, öz nefsine karşı şahitlik edecek.\" (Kıyâme, 75/14-15)

e) Nefs-i Mutmainne: Bu, Allah\'a ya da gayba tam inanma ve güvenme gücü mukabilidir: \"Ey huzura eren nefis! Sen O\'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.\" (Fecr, 89/27-28)

f) Yukarıdaki maddelerde insan nefsi tüm kuvveleri ile zikredilmiştir. Bu kuvvelerin hepsi Kur\'ân-ı Kerim\'de, Allah tarafından mükellef tutulan ve O\'nun huzûrunda sorguya çekilecek olan varlık olarak tanımlanmış bulunan insan kavramında toplanır: \"Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir.\" (Müddessir, 74/38). \"Biz, kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez.\" (Enbiyâ, 21/47). \"Kendiniz için dünyadan ne iyilik yapıp gönderirseniz, onu Allah yanında daha büyük bulacak ve karşılık olarak daha büyük mükâfat elde edeceksiniz.\" (Müzzemmil, 73/20).\" O günde ki, herkes işlediği ne iyilik varsa, onu önünde hazır bulacak.\" (Al-i İmrân, 3/30). \"Gökyüzü yarıldığında, yıldızlar döküldüğünde, denizler birleşip birbirine karıştığında, kabirler altüst olup içindekiler dışarıya çıkarıldığında, herkes ne yapıp gönderdiğini ve neyi ihmal ettiğini anlayacaktır. Ey İnsan! Seni o ihsanı bol olan Rabbine karşı aldatan nedir? O ki, seni yarattı, yapma düzen verdi ve seni dimdik yapıp, dilediği en güzel şekli verdi.\" (İnfitar, 82/1-8). \"Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda, (amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında, gökyüzü sıyrılıp alındığında, cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında, kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.\" (Tekvîr, 81/7-14)

\"Nefislerin çiftleştirilmesi\"nin anlamıyla ilgili olarak söylenenlerin hulâsası şudur: Nefisler, unsurları (mukavvimât) ve amelleri ile birleştirilir, ya da benzerleri ve akranları ile bir araya getirilir, demektir. Bu sebeple, nefsin hesaba çekilmesi demek, insanın hesaba çekilmesi demektir. Fakat insan kavramı, müstakil olarak zikredilmeleri halinde nefis, akıl ve ruh kavramlarından daha geneldir. Çünkü insan, nefsini hevâî arzularından nehyetmek için muhasebeye çeker. Ruh ise, Yaratıcı\'nın bir işidir, onun hakkında da insan ancak Allah\'ın öğrettiği kadarını bilebilir. Akıl, bu iki kuvve (nefis ve ruh) arasında bulunur; içgüdüleri disipline eder, ruhun da hidayetinden esinlenir.

Şu halde insan (Kur\'ân\'ın beyanına uygun olarak) aklıyla nefsine, ruhuyla da aklına hâkim olur. Bu sebeple insan, nefsi cihetiyle içgüdüleriyle ve biyolojik motivlerle ilgilidir; ruh yönüyle de ebediyet âlemiyle ve ilmi Allah yanında olan daimî varlık sırrı ile alâkası vardır. Akıl ancak, gücünün yettiği ve insan aklının sınırlılığı ölçüsünde Allah\'ın kendisine müyesser kıldığı şeyleri idrak edebilir. Fakat o, mutlak hakikati, ancak Hâlik, Bâri ve Musavvir olan Allah\'a mutlak îmânı yoluyla kavrayabilir.

Kaynak: Dr. NEBİL M. TEVFİK es-SEMÂLÛTÎ


Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 503
favori
like
share