MAHYA VE MAHYACILIK


Kültür, bir topluluğun bütün fertlerinin sahip olduğu, olayları ve meseleleri karşılayan, duyuş, düşünüş şekilleriyle , tarih içinde meydana gelen fikir ve sanat verimleri ve değer hükümlerinin bütünüdür. Kültürler daima ve kesin şekilde millîdir. Her kültür, bir milletin hayatının maddi olmayan taraflarının yekûnüdür. Bir milletin bütün sanat faaliyetlerinin, örf ve adetlerinin, tefekkür ve inançlarının, telâkki ve davranışlarının toplamı, o milletin kültürüdür. Sanat tarafı hiç olmayan veya dünyanın her yerinde aynı şekilde tatbik olunan veya oluna gelen şeyler kültür değildir.

Mahyacılık sanatı; diğer Müslüman ülkelerde olmayan, Türklere mahsus örf, âdet ve kültürüdür. Türkler, memleket mimarisinde zamanlarına göre büyük ilerlemeler yapmış, dinî binaları çok güzel bir şekilde süsleyerek ölümsüz eserler bırakmışlardır. Bu eserlerden biri olan Mahya; Ramazanda büyük camilerin karşılıklı iki minaresi arasında, ip gerilerek asılan ve geceleri yakılarak meydana getirilen ışıklı şekil veya yazılardır. Bu iş sadece Ramazan ayına mahsus olduğu için, bu deyim Farsça aylık manasına gelen "mahiye" kelimesinden türemiştir.




Gerçekten de mahyalar, dini ve milli gün ve gecelerimizde akşamdan sabaha kadar o heyecan ve kutsiyeti gökyüzünde sergileyerek ilan eden üstün zekanın eseridir. Başta Ramazan ayı olmak üzere, diğer önemli gün ve gecelerin akşamında minareler arasında ışıklı yazı yazma ve şekil yapma sanatı olan mahya, bir Türk buluşudur.

Mahyalar, her ne kadar diğer ulvi gecelerde etrafa ışık saçarak mesaj verirse de, o daha çok ramazan gecelerinde, minare ve camilerimizin elmas gerdanlıklarıdır.

Mahyacı, yazı veya şekli önce kareli kağıt üzerinde planlar. Her bir kareye isabet eden çizgiye göre yapılacak düğümleri hesaplar. Sonra ayrı ayrı iplere kandiller (lambalar) dizilir. Böylece harf ve çizgiler sırasıyla minareler arasındaki yerini alır. İşte o zaman mahya ustaları bir ömür boyu kazandığı hünerle, aylardan beri büyük bir titizlik ve gizlilik içerisinde hazırladığı tasarılarını uygulama alanına koyarak, sema ekranında sergiler. Bütün bu işler eskiden bir sır, bir rekabet ve bir yarışma havasını da taşırdı. Her gece yeni bir mahya kuranlar olduğu gibi, teravih namazından önceki mahyasını, teravihten sonra yeni bir mahya ile değiştirme ustalığına sahip, mesleğinin aşığı, sanat rekabetine gönül vermiş ünlü mahyacılar da vardı. Usta mahyacılar, namazdan önce gerdikleri mahyayı, herkes teravihte iken, birkaç saat içerisinde yenisiyle değiştirirdi. Diğer camilerin mahyacılarına bir bakıma tatlı bir meydan okuyuş anlamına gelen bu gösteriyle, unutulmaz ramazan gecelerine renk ve heyecan katarlardı.




Eskiden cami ve mescitlerimizin içleri de, geceleri kandiller ve mumlarla aydınlatılmış, bu aydınlatmaya da ayrıca süslü bir şekil verilmiştir. Kandillerin ve kandil avizelerinin asılışında ince bir zevk hakim olmuş ve bunlar camilerin içlerini çok zarif bir şekle sokmuştur. Mumlar da ilk saffın önlerine güzel şekillerde büyüklü küçüklü dizilmiş, bu ahenge büyük bir güzellik vermiştir.

Türkler; çok büyük heyecanlar aldığı ve benimsediği, dininin de katıldığı bir özenle camilerin dışlarını aydınlatarak süslemek için de bir çare aradı. Evvelâ, minarelerde bazı özel geceleri kandil yakmayı düşündü. Nitekim II. Selim zamanında veladet, miraç, berat kandillerinde ve bayramlarda minare ve camilerin kandiller ile süslenmesiyle başlar. I. Ahmet bundan pek hoşlandığı için, bütün camilerde aynı usule riayet olunmasını emrederek bunu mecburi bir kaide haline koymuştur. Kandille aydınlatma işi yalnız camilere mahsus olmayıp, II. Mahmut zamanında, mübarek gecelerde herkesin kapılarının önlerini kandillerle aydınlatmaları adet olmuştur.

Minareler arasında kurulan bu mahyaların I. Ahmet zamanında icat edildiği rivayet edilmektedir. Rivayete göre; Fatih Camii müezzinlerinden hattat hafız Ahmet Kefevi'nin, gayet sanatkârâne yapmış olduğu mahya I. Ahmet'e hediye edilmiş ve hoşuna gitmiştir. Çizgi ve resimlerle süslenen mahyanın dini adaba muvafık olmak şartıyla ramazan gecelerinde minareler arasında, mümkün olursa kandillerle tatbik edilmesi arzu edilmiştir. Yine aynı rivayete göre; ilk mahya Sultanahmet Camii'nde kurulmuştur. III. Ahmet devrinde damadı İbrahim Paşa'nın sadareti esnasında bütün salatin camilerde ramazanlarda mahya kurulması emredilmiştir. Emirnamede yalnız salatin camileri kaydı vardır. Zira salatin camileri diğer camilerden farklı olarak iki minareye sahiptir. Mahya ise ancak iki minare arasına kurulur. İstisnai olarak tek minareli camilerde de minare ile kubbe alemi arasına gerilen ip üzerine de mahya kurulmuştur. Zira eskiden zengin olanlar rastgele cami yaptıramazlardı. Bütün inşaatta olduğu gibi bunda da bir kayıt ve şart vardır. Nitekim paşalar bir minareli ve zeminle beraber cami yapabilirlerdi. Diğer halk ve esnaf daha ufak camiler yaptırmışlardır. Bunda; servetin ölçüsünden daha ziyade konulan kurallara uymak söz konusudur.

Salatin camilerinde mahya kurulmasına ferman çıktığı zaman, Eyüp Camii'nin minareleri arası mahya kurulamayacak derecede kısa olduğu için, yeniden iki şerefeli iki minare daha ilave edilmiştir. Üsküdar'daki Mihrimah Camii de evvela tek minareli imiş. Üsküdar halkı "Burada da mahya isteriz" diye ısrar edince, camiye bir minare daha ilave edilmiştir. Yalnız A. Süheyl Ünver, bu rivayetleri teyit edecek kaynaklara rastlamadığını söylemektedir.

Türkiye'nin diğer yerlerindeki mahyacılık hakkında da sabık Mebani-i Hayriye (hayır amaçlı binalar) müdürü Esat Bey'in verdiği bilgiye göre; Mahya Türkiye'den başka yerde yoktur. Edirne, İstanbul ve Bursa'da ve bir ramazana mahsus olmak üzere Konya'da kurulmuştur. Rumeli'de Siroz'da da kurulmuştur. Talep üzerine, süleymaniye kayyumu ve mahyacısı Mısır'a da gitmiş, lakin minare araları açık ve kafi derecede olmadığından iyi mahya kurulamamıştır.

Mahyada en çok kullanılan yazılar ise şunlardır: "İnna fetahna leke fethan mübina" (arası geniş minarelerde), Ya Gani, Ya Mabut, Ya Kafi, Ya Şafi, Ya Kerim, Maşallah, Tebarekallah, Bismillah, Leyle-i Kadir, son gecelerde el-firak" vs. daha pek çokları vardır. Bunların çoğunda hareke yoktur. Doğrudan yazıdır. Bazen nadir olarak hareke, şeddeler, noktalar ve hemze konur. Yazı çeşidi daha ziyade sülüstür. Nesih ve rık'a yoktur. Talik çok nadirdir. Mahyacılarda meşhur hattatların eserlerini taklit ederek mahya yapmak merakları da vardı. Birbirleriyle model yarışması yapanlar ve hatta rekabete girişenler de çoktur.

Savaş zamanlarında, camilerde böyle mahyalar kurulmakla beraber; "Hilal-i ahmeri unutma (üzerinde hilal), Hubbü'l-vatan mine'l-iman, İstiklal mücadelesini müteakip; Yaşasın istiklaliyet, Tayyareyi unutma, Yaşasın Gazimiz, Yaşasın Misak-ı Milli, Eytama yardım gibi cümleler de mahya olarak yapılmıştır.

Şekillere gelince: Kızkulesi, kayık, vapur, köşk ve fıskiye, köprü, iki minareli ve kubbeli cami, ufak köprü, kayık resimleridir.

Doktor Rifat Osman Bey'in çocukluğunda hatırladığına göre Üsküdar'da Selimiye camiinde şu şekilde mahyalar kurulmuştur: Açık şemsiye, çorba kasesi, çiçek, köşklü kayık, köprü, toparabası (civarda topçular kışlası olduğundan)

Yeni harfle kurulan mahyalar: "İsraftan kaçın, Tayyare cemiyetine yardım. Yetimleri unutma, İsraftan kaç, Yerli malı al, (para biriktir), Himaye-i Etfale yardım. İçki aile düşmanıdır, Kumar insanı mahveder" (3) gibi, insanları milli birlik ve beraberliğe teşvik eden, yardımlaşmayı ve kötü huylardan vazgeçilmesini telkin eden güzel sözlerdir.

Bu mahya sözlerine ilave olarak; tarihimize şan ve şeref veren milli günlerin akşamlarında da halka ümit, heyecan ve güven veren mahyalar kurulurdu. Felaket günlerimizde bile, halkın duygu ve düşüncelerini dile getiren mesajları mahya olarak kuran mahyacıların adı hâlâ rahmet ve minnetle anılmaktadır. Halide Nusret Zorlutuna "Mahyalar içinde bir mahya vardır ki, ömrümce unutamam; İstanbul'un mütareke felâketi içinde bunaldığı bir ramazandı. İstiklâl savaşı, Anadolu ufkunda bir umut güneşi gibi kâh parlıyor, kâh sönüyordu. Bir gece, teravih namazından çıkanlar Bayezit camii'nin minareleri arasında bir şaheser beyit gördüler. ***** Kemal'in Âkifane bir beyti, karanlık gökte ışık ışık parlıyordu:

"Ta ki yükselsin ezanlarla müebbed namın
Galip et! Çünkü bu son ordusu İslâm'ın"

Binlerce Müslüman yürek o gece bu duayıa hıçkırarak "Amin..." dedi şeklinde satırlarıyla, o iki dizelik mahyada, asil Türk milletinin maşeri vicdanını, bir milletin uyanış müjdesini de sezer.

Bu Türk sanatı; yerli ve yabancı araştırmacıların konusu, romancıların ilham kaynağı, gezginlerin unutulmaz anıları olmuştur. Bir yabancı seyyah demiş ki: "Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler aralarında yazı yazmayı akıl etmeleri, bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette ne kadar ilerde olduklarının bir ifadesidir." Hakikaten biz, İslâmiyeti ve onun tatbikatını ne kadar bedii bir şekle sokmuşuz. Mesela, şu mahyayı benliğimize nasıl uydurmuşuz?

Mehmet Gökalp'in mahyalar karşısındaki duygularını dile getiren şu mısralarıyla noktalayalım:

Bir şehrayin var...
İki minare arasında.

Ayet ayet kalbimize yazar,
Mukaddes gecelerin manasını;

Bu nokta nokta ışıklar.
Lacivert zemine işlenmiş

"Allah'a İman'ın her harfi
Kamaştıran böyle gözlerimizi

Işık dolu, şanlı, büyük gecenin
İçimize doğan parlak güneşi







Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver,Mahya ve Mahyacılık

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 413
favori
like
share