Bir Amerikalı'ya "West Point deyince yaşına bağlı olarak birçok renkli yanıt alacağınıza emin olabilirsiniz. Hudson Vadisi'nin yükseklerinde yer alan sarp kayalıkların muhteşem manzarasını hatırlayacaktır kimileri. Bazıları uzun gri hat imajını düşünecektir. Bir kısmı ise Lee, Grant, Eisenhower, MacArthur ve Patton'ı hatırlayacaktır.

Yaşı daha büyükçe olan kimileri ise Doc Blanchard ve Glenn Davis'i hatırlayacaklardır. Birkaç kişi de MacArthur'un öğrencilere yaptığı konuşmanın "Görev, Şeref, Ülke" bölümünü tekrarlayacaktır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, akademi, 1960 ve 1970'li yıllarda West Point'i lanetleyen az sayıda insan dışında, çoğunluk için saygı ve korkuyla karışık duygularla önemli bir yer edinmiştir.

West Point Akademisi'ne güzel bir bahar günü başlayan birinci sınıf öğrencisi diğer öğrencilere pek benzemiyor, akademi standartlarının biraz altında kalıyordu. 1.65 metrelik boyuyla kıl payı kabul edilmişti.

Akademiye giriş öncesi yapılması gereken işlerle uğraşırken genç öğrenci korkunç bir şok yaşadı; berberle karşı karşıya geldi. Bütün çabalarına rağmen West Point'in berberini akademinin kuralları dışında bir saç kesimine ikna edemedi. Uzun, kıvırcık, siyah saçlarına akademide kalacağı süre için veda etmek zorunda kaldı. Buna rağmen geriye kalan saçları hala koyu ve lüleliydi. Bu da ona askeriyenin dışında yabancı biri havası veriyordu. Bu özelliğine bir de miyop olması eklenince pek kolay arkadaş edineceğe benzemiyordu.

Akademiye on yedinci yaşına basmadan on gün önce, 4 hafta süren bir hastalığın bitiminde başlamıştı. Zayıf düşmüş olmasına rağmen oldukça iyimser ve karşı karşıya kalacağı disiplin zorunlulukları açısından da korkusuzdu. Bu yaşına kadar katlanmak zorunda kaldığı annesinin katı kurallarından daha kötü olamazdı ya. Annesinin evi akademiye yakın olsa da elinden geldiğince az ev izni alacaktı.

Annesinin otoritesinden kurtulmuş olan gencin akademide başını belaya sokması uzun zaman almadı. Başını alıp okulun bulunduğu topraklardan uzaklaşıyor, akademinin zorunlu sınırlarının dışına çıkıyordu. "Disipline karşı üstünde çalışılmış küstahlık içeren bir tavrı olduğu ama buna rağmen bir cazibesi olduğu" söylenirdi.

Bir keresinde iskambil kağıtlarıyla yakalandı. İskambil kağıdı "bulundurmaktan" ceza almıştı ama o, cezası daha ağır olan kullanma suçunu işlediğinde diretti. Bu, sadece kendisinin değil, oda arkadaşlarının da izinsiz kalmasına yol açacaktı.

Okula geldikten kısa bir süre sonra daha sonraki yıllarda da anlatılacak bir disiplin olayı yaşandı. Birinci sınıf öğrencileri için üniforma kurallarında ayakkabı giyilmesi zorunluydu, bot giymek ise yasaklanmıştı. Ancak hayatta güzel şeylerin keyfini çıkartmayı bilmeyenlerin yıldıramayacağı genç öğrenci kendine bir çift siyah binici çizmesi edinmişti.

Bunları göze çarpacak bir şekilde diğer ayakkabılarının yanında, dolabında tutmakta ısrar ediyordu. Bu çizmeleri bulundurmaktan, uygunsuzca sergilemekten ve gerektiği gibi boyayıp parlatmamış olmaktan ihtar aldı. Bunun üzerine genç öğrenci büyük bir cüretle komutanına bir yazı yazıp aldığı ihtarı eleştirdi, üstelik bunu oldukça sert ve aşağılayıcı bir üslupla yaptı.

Genç öğrenci birinci sınıf öğrencilerinin, daha önce yemekhanede yerlerine oturan üst sınıfların önünden geçip en dipteki masalara yerleşmeleri ve bunu yaparken de üst sınıfların onlarla dalga geçerek tempo tutmalarından oluşan akşam yemeği ve benzeri durumlara alışmakta fazla zorlanmamıştı.

Akşam yemekleri oldukça sıkıcı ve sıradandı. Sabahları kahvaltıda soğuk ya da füme edilmiş, dilimlenmiş dana eti, akşamlan ise haşlanmış ya da fırında dana eti yiyorlardı. Dana etinin yanında ayrıca et suyuna çorba, haşlanmış patates, puding, haşlanmış balık, bayat ekmek ve kahve oluyordu.

Genç öğrencinin okul arazisinden sıvışıp 3 km. ötedeki Buttermilk Falls denilen yerde bulunan Benny Haven adlı tavernaya gitmesi pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Burada alkolleşmiş elma suyu, siyah bira içer ve birada çırpılmış yumurta yerdi. Akademiden birkaç öğrenciye de rastlardı ama daha çok günlük yaşantısının sıkıcılığından uzaklaştıracak yöre sakinleriyle arkadaşlık ederdi.

Tavernadaki adamların çoğu dedikodu yapan ya da ortak problemlerini paylaşan o bölgenin çiftçileriydi. Çoğunluğu sütçülükle uğraşıyordu. Tavernayı sadece bir yabancının farkına varabileceği inek kokusu kaplamıştı.

Benny Haven'a giden öğrenciler kokuya aldırmazlardı. Lezzetli ev yemeği yiyebilecekleri bir yer olduğu için gidiyorlardı. Kuzu eti ya da fırında domuz yemek, kalkıştıkları zorlu yolculuğa değiyordu. Birkaçı da yediklerini sindirmek için üstüne birkaç bardak siyah bira içerdi.

Genç öğrenci, Benny'nin yerinde rastladığı okul arkadaşlarını genelde görmezlikten gelir, doğuştan gelen ketumluğunu kırıp az da olsa çiftçilerle sohbet etmeyi tercih ederdi. Çiftçilerin onu fark etmeleri ise ancak birkaç seferden sonra mümkün olmuştu.

Benny'nin yerine üçüncü gidişinde barda yanında duran kendi yaşlarında, genç bir çiftçiyle konuşmaya kalkıştı. Çiftçi belli ki uzun süredir oradaydı, bardağındaki köpükten sakalı ıslanmıştı.

"İneklerin ne durumda?" diye başladı konuşmaya genç öğrenci.

Cevap olarak genç çiftçi uzun uzun yüzüne baktı.

"Demek istediğim sütçülük bugünlerde ne durumda?" diye kekeledi öğrenci.

Çiftçi omzunu silkti, daha iyi olabileceğine benzer bir şeyler mırıldandı.

"Adım James ama bana Jim diyebilirsin" diye atıldı genç öğrenci.

"Andy. Tam adım Andrew Blake. Ben senin gibi kuzeyli değilim. Alabama'lıyım" diye gururlu bir edayla cevapladı çiftçi.

Genç öğrenci, "Bana Kuzeyli deme çünkü ben de Kuzey Carolina'danım" diye ikna edici bir şekilde yalan attı.

"Şiven Kuzey Carolina'ya pek benzemiyor anladığım kadarıyla."

"Orada doğdum ama uzun süre Avrupa'da yaşadım. Alabamalı'ysan neden New York'ta inek sağıyorsun?"

"Babamı kaybettim, sonra da pamuk ektiğimiz arazilerimizi kaybettik. Lanet olası banka el koydu. Tek çocuktum ve buraya süthanesi olan kuzenlerimin yanına geldim. Benim önemli biri olmadığımı düşünüyorsundur ama şunu bil ki ben okuma yazma biliyorum" diye ateşli ve neredeyse tartışmaya hazır bir şekilde cevapladı genç çiftçi.

"Ben aslında Güney eyaletleri dışında bir yerde yaşamazdım. En kısa sürede Atlanta'ya gidip orada bir iş bulacağım. Birkaç ay içinde yaşım tutuyor olacak."

"Sana inanıyorum ve kararlılığını takdir ediyorum. Ortak çok yönümüz var. Ben de Güney'i seviyorum ve davasına inanıyorum. Bence eyaletlerin vatandaşlarının ne tür bir hayat sürdüreceğine karar vermeye yetkileri olması gerekir. Kölelik ekonomileri için gerekli. O kadar pamuğu yoksa nasıl yetiştireceksiniz?"

"Peki ya savaş çıkarsa? Güney için çarpışır mısın?' diye sordu çiftçi alaycı bir edayla.

"Ne tarafa sadakat beslediğimden hiç şüphem yok. Demek istediğin buysa eğer" yanıtını verdi öğrenci hiç duraksamadan.

"Ama ben..."

"Şey mi demek istiyorsun..."

"Tabii. Harp okulu öğrencisini bir kilometre öteden anlarım. Biz sizleri daha kapıda görünce ne olduğunuzu anlarız."

"Şu an harp okulunda öğrenci olmam orada kalacağım ya da fikrimi değiştirmeyeceğim anlamına gelmez. Doğrusu şu ki hayatımla ilgili farklı şeyler planlıyorum. Ama doğrusu ne olacağını tam olarak da bilmiyorum, nasıl bilebilirsin ki. Zaten Missouri Uzlaşması sonucunda..."

"Maine'le Missouri arasındaki anlaşmadan mı söz ediyorsun? Bak gördün mü? Okuma yazma bildiğimi söylemiştim."

"Ben de sana inandığımı söylemiştim. Bir bira daha ister misin?"

İki genç adam bardaklarını yeni arkadaşlıklarına kaldırdılar. Tam o sırada öfkeli konuşma sesleri duydular. Sandalyelerin oradan oraya itilmesi ve gürültüler düşüncelerini yarıda kesmişti. Bir çiftçi ile bir öğrenci arasında kavga çıkmıştı.

Genç öğrenci okul arkadaşlarının yanına giderek öfkeli arkadaşlarını yatıştırmaya, onları geri çekmeye çalıştı. Çiftçiler de kendi arkadaşları için aynı şeyi yapıyorlardı. Kimse, hele okuldaki sıkıcı yemeklerden buraya kaçan ve bir bardak birayla rahatlamak isteyen öğrencilerle kavga çıksın istemiyordu.

Harp okulu öğrencileri hemen kalkıp West Point'e dönmeye hazırlandılar. Çıkmadan önce öğrenci yeni arkadaşı ile vedalaştı. Bir dahaki sefere karşılaştıklarında onun kara kalem resmini yapmak için söz aldı. Hobisi olan resim yapmaktan söz etmişti. Benny Haven'a önceki gelişlerinde de bir şeyler çizmişti.

Andy isteyerek bu teklifi kabul ettiyse de bir daha karşılaşmadılar. Genç öğrenci kendini taslaklar karalamaya adamıştı. Sonraki yıllarda Andy'nin çok sevdiği Güney için savaşıp savaşmadığını ve büyük çatışma sırasında hayatta kalıp kalmadığını hep merak etti.

Akademideki ordu yetkilileri, kısa bir zaman içinde çok yol kat edecek olan fotoğraf bilimini sonunda ciddiye almaya başladılar. Savaş alanlarının doğru dürüst yapılmış haritalarına ve ayrıntılı çizimlerine ihtiyaçları olduğundan, akademide ders vermek için tanınmış bir ressamı işe aldılar.

Profesör, Lee'ye de Grant'e de çizim sanatı dersleri vermişti. Genç öğrenci bu profesörün derslerine daha önce hiçbir derse göstermediği bir ilgiyle giriyordu. Ayrıca bu ders onun akademik ortalamasını yükseltmek için de bir fırsat olmuştu.

Genç öğrenciyi savaş alanı çizimleri ve haritalarının hazırlanması işi büyülemişti. Yaptığı topografik çalışma, gölgeleme, karalama gibi farklılıkların çizime aktarılmasına da yardım ediyordu. Miyop olmasına rağmen hızla ilerlemişti. Ayrıca bulabildiği zamanlarda figüratif çizimler de yapıyordu.

Çalışmaları profesörün beğenisini kazandığı için ona çizimlerini yapacağı özel bir oda verdiler. Avrupa'da görmüş olduğu profesyonel stüdyolar gibiydi. Yüksek tavanlı, ışığı bol alan, geniş pencereli büyük bir odaydı. Odada ayrıca daha önceden profesörün kullandığı resim sehpası ve gerekli boyalarla vernik de vardı.

Genç öğrenci kendini hiç hissetmediği kadar mutlu ve zinde hissediyordu. Spor faaliyetlerindeki beceriksizliği ve diğer derslerdeki ilgisizlik yerini resme verdiği ilgi ve bu alandaki gelişime bırakmıştı. West Point civarında gördüğü her şeyi çizmeye başlamıştı. Nöbet bekleyen, işini yaparken uyuyakalan öğrencileri ve subayları resmediyordu. Hudson Vadisi'ni de. Çizim yapmak için eline geçen her şeyi, çadır bezini, kağıt parçalarını, defter sayfalarını, ders kitaplarını ve bulabildiği zamanlarda da tuvali kullanıyordu.

Çizim ve taslaklar içinde kendini kaybettiğinden sınıf derecesi gittikçe düşmeye başlamıştı. Cebir, İngilizce ve diğer derslerde neredeyse sınıf sonuncusuydu. Sırasında otururken diğer arkadaşlarından daha uzunca olan saçlarını elleriyle tarayıp öğretmenlerini sinir ederdi. Öğretmeni ile tartıştığı için kimyadan da kalmıştı.

Derslerdeki durumunun dışında aldığı ihtarların sayısı Grant'inkini bile geçmişti. Yer ölçümü dersinden kaçıp uyumaya gitmişti. Yoklamalarda eğitmenlerinin bilgisi ya da izni olmadan ortadan kayboluyor, "yok" rapor ediliyordu. Derslerde küstah davranıyordu.

Sonuç olarak ihtar sayısı 218'e çıkmıştı. Bu da üst sınırın 18 fazlasıydı ve okuldan atılmaya gerekçe oluşturuyordu. Atılgan ve cüretli karakterine uygun düşecek şekilde hemen Washington D.C.'ye, Savaş Bakanı olan Jefferson Davis'le okula geri alınmasını sağlamak için görüşmeye gitti. Ayrıca Denizcilik Bakanı'na da Annapolis'teki Denizcilik Akademisi'ne kabul edilmesi için başvuruda bulundu.

Kurallara aykırı olduğu için ve de yaş sınırı yüzünden Annapolis'e kabul edilmeyince askeri kariyerini noktaladı. Garip olan şu ki, hayatının geri kalanında West Point'teki günlerinden söz ederken hep mezun olmuş gibi konuşması, kovulmuş olduğunu hiçbir zaman ifade etmemesidir.

1850'lerde West Point'in kendisine çok yabancı olan dünyasına düşen genç öğrenci, Amerika'nın en ünlü, en önemli ressamlarından biri olan James Abbott McNeill Whistler'dı.

Whistler hayatının geri kalanını Amerika'nın dışında geçirecekti. Hayatının uzun bir bölümünü İngiltere'de geçirdiği halde İngilizlerden nefret ederdi. Ülkelerinde kısa sürelerle kalabildiği halde Fransızları severdi.

ABD'de kısa bir süre kalmış olsa da Amerika'nın en değerli ressamlarından biriydi. Portreler de dahil olmak üzere resim sanatına katkısı çok büyük olmuştur. Yaptığı resimlerden birkaçının adını vermek haksızlık olur ancak aralarında Whistler's Mother, The White Girl, The Music Room. Nocturne in Blue and Gold, Volpraise, Arrangement in Black and White, The Young American, The Peacock Roonı'un da bulunduğu yüzlerce resmi vardır.

En beğenilen manzara resimlerinde Thames Nehri kıyısını yansıtmıştır. Resmettiği konuyu sevmesi ve farklı zaman ve durumlarda resmetmesi dolayısıyla Thames Nehri'nin resmini en fazla yapan ressam olarak anılmaktadır.

James McNeill Whistler'in hayatı üretken bir ressamın hayatından çok bir macera romanı gibidir. Londra ve Paris sosyetesinin üst tabakası arasına girmiş olması, dostlarım da düşmanlarını da artırmıştı. Erkek modasını belirleyen ve sosyete tarafından aranılan biri olduğu gibi aynı zamanda dönemin ileri gelenleriyle çatışmaya giren, dövüş ve düelloya eğilim gösteren ve hakkında birçok dava açılan biriydi.

Aynı enerjiyi askeri kariyerine vermiş olsaydı herhalde döneminin ve İç Savaş'ın önemli isimleriyle -tabii ki Güney'in- bir arada anılırdı. Savaş sırasında büyük bir olasılıkla öldürülürdü ama ondaki cürete sahip olanların savaşlarda ilginç ve renkli hayatlarının olduğunu da unutmamalıyız.

Whistler, Şili ve Peru'nun İspanya'ya karşı 1866'da açtıkları savaşa katılmasını isteyen arkadaşlarına duraksamadan olumlu cevap vermişti. Belki de tıp okulu mezunu olan kardeşi Willie'nin İç Savaş'a katılmış ve birçok cephede cesaretini göstermiş olmasından dolayı kendini kötü hissediyordu.

Hemen vasiyetini hazırladı ve aynı gece Southampton'a gitti. Diğer arkadaşlarının Kaliforniya'ya gittiğini düşünmelerini sağladı ama deniz yoluyla Panama'ya gitti. Oradan da Şili'ye gitmek ve eyleme katılmak için bir gemiye bindi.

İspanya, eski kolonilerine karşı son kalan kuvvetiyle Cape Horn civarına ulak çaplı bir donanma göndermişti. Henüz kolonisi iken binken borçlarını garantilemek için Peru'dan Chinclia Adaları'nı almıştı. Ardından Şili de Peru'ya katıldı ve böylece kendi topraklarını 31 Mart 1866'daki Valparaiso bombardımanına açmış oldu.

Whistler, kişiliğine uygun bir şekilde Şili'ye varır varmaz cumhurbaşkanını aradığını ve ona hizmete hazır olduğunu söylediğini iddia etmişti. Aynı günlerde, o sırada limanda olan İngiliz, Fransız, Amerikan ve Rus donanmaları hiçbir açıklama yapmaksızın sahneyi İspanyollara bırakmış, İspanyol donanması da şehri bombalamıştı.

Bu sırada anlattığına göre, Whistler Şili'nin başkentinin güzel tepeleri üzerinde topladığı adamlarla at biniyormuş, oysa West Point'te at binme konusunda pek çabası olmamıştı. Şehre döndüğündeyse İspanyol denizcilerinin karaya çıkarak bombardımandan dolayı kentte çıkan yangınları söndürmeye yardım ettiklerini görmüştü.

İşte Şili'de Whistler'in katıldığı eylemlerin, çatışmanın hepsi bu kadardı. Whistler, West Point yenilgisi ve yaralanmış Güneyli gururunun acısını hafifletmek için o kadar uzağa gitmişti.

Yine de eski bir harp akademisi öğrencisi olarak olmasa da bir ressam olarak kendini kabul ettirecek kadar Şili'de kalıp, birçok kara ve deniz manzarasını resmetti. "Whistler tekniği" adı verilen gölgeleme tekniğini kullandığı "The Morning After The Revolution Valparaiso" hala klasik eserlerden biri olarak anılır.

Eski harp akademisi öğrencisi, şiddeti azalmakta olan savaşa bir daha katılmadı. Artık gerçek mesleğine karar vermiş ve iyi bir yer edinmişti. Amerikan göçmeniydi ama Victoria dönemi İngilteresi'nin kuşkusuz en önemli ressamıydı.

Biyografisini yazan Stanley Weintraub'un sözlerini aktaracak olursak:

"Herhangi bir insani çıkarın dışında formların ve renklerin düzenlenmesinin bir estetik tatmin duygusu yaratacağını göstermiş ve resim sanatının yeni yüzyıla yenilenmiş bir şekilde girmesini sağlamıştır."

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 426
favori
like
share
Rumeysa Arslan Tarih: 15.12.2014 16:12