19. yüzyıla kadar maddenin en küçük parçası olarak bilinen atom modeli hakkında bugün geçerli olan bilgilerimiz Niels Bohr ve Max Planck gibi fizikçilere dayanır. Eski Yunan’da Demokrit’le başlayan atoma dâir düşünceler, 20. yüzyılda kuantum fiziğindeki gelişmelerle çok farklı boyutlara taşınmıştır. Proton, nötron, elektron ve bunların daha alt birimleri olan parçacıklardan müteşekkil atomun yapısına yakından bakılacak olursa, şunlar görülür: Çekirdeğin etrafında belli bir mesafede dönen elektronlar, farklı elementlerde farklı miktarlarda bulunur. Meselâ hidrojen atomunda bir, helyum atomunda iki, uranyum atomunda doksan iki elektron mevcuttur. Çekirdek etrafında muazzam bir hızla hareket eden elektronlar, dışarı savrulmamak ve hem kendi aralarındaki hem de komşu atomların elektronlarının uyguladıkları itme kuvveti sebebiyle dağılmamak için, bir çekim kuvvetiyle çekirdekteki protonlara görünmez bir bağla bağlanmışlardır. Hem hareketli olmaları hem de birkaç kuvvetin tesirinde kalmaları sebebiyle elektronların hareketi oldukça karmaşıktır.
Zâriyat Sûresi’nin ilk beş âyetine fizikçi veya kimyacı nazarı ile bakıldığında sırasıyla elektron, proton, nötron ve atomun yapısına işaret edildiği görülecektir: “Tozutup savuranlar, sonra ağır yükü taşıyanlar, sonra kolayca akanlar, sonra iş bölümü yapanlar hakkı için size va’d olunan elbette doğrudur.’’
İlk tefsirlerin çoğunda müfessirler, bu âyetlerde geçen “zâriyat”, “hâmilat”, “câriyat” ve “mukassimat” kelimelerine sırasıyla “rüzgârlar”, “bulutlar”, “gemiler” ve “melekler” mânâsını vermişlerdir. Bazı müfessirler de, bu kelimelerle fiilî bir hâdisenin anlatıldığını düşünerek, tek bir makama itaat eden farklı toplulukların ifade edildiğini beyan etmişlerdir. Bu topluluğun üyelerinin peş peşe sıralanışı ve yaptıkları işler insana bambaşka ilhamlar vermekte, kalbi dikkate değer bir işe ve duruma bağlamaktadır. Zaten âyetlerin sonunda Yüce Rabb’imiz bu topluluk üzerine yemin etmekle, onların hususi bir yeri olduğunu belirtmiştir. Diğer taraftan bir fizikçi, Zâriyat Sûresi üzerinde biraz tefekkür ettiğinde, burada atomun yapısına dâir kapalı bazı işaretler bulabilir.
‘‘Ve’z-zâriyâtı zerven’’ (tozutup savuranlar): Zerv; tozutup götürmek, savurmak, kırıp ufalamak demektir. Tozutup savurma, genellikle rüzgârlar vasıtasıyla ortaya çıkan bir fiildir. Fakat bu fiil, kuantum teorisinin tarif ettiği atom modeli için de pekâlâ düşünülebilir. Bu teoriye göre atomun çekirdeği çevresindeki elektronlar, gezegen uydularının döndüğü gibi belirli yörüngelerde değil, bir bulut meydana getirecek şekilde sağa-sola savrularak (dalga görüntüsünde) hareket ederler. Oldukça karmaşık olan bu hareketin, rüzgârla sağa sola savrulan toz zerrelerinden bir farkı yoktur. Ayrıca elektron, mâhiyet ve hareket itibarıyla anlamakta zorlanabileceğimiz -hem dalga hem parçacık gibi davranabilme, aynı anda iki yerde bulunabilme, aynı anda iki delikten geçebilme, bazı yerlerde hiç bulunamama, kendi etrafında da dönebilme ve çekirdek etrafındaki yerinin tam olarak belirlenememesi gibi- bazı özelliklere sahiptir. Elektronların çekirdek etrafında bir oraya bir buraya savrulurcasına hareket etmesi “tozutup savuranlar” ifadesi ile bir uyum arz etmektedir.
“Fe’l-hâmilâti vikran” (sonra ağır yükü taşıyanlar) âyetinin de her atomun merkezinde bulunan çekirdeğe işaret edebileceği düşünülmüştür. Atomun yoğunluğu her tarafında eşit değildir. Neredeyse bütün kütlesi çekirdeğine yerleştirilmiştir. Dar bir hacme sıkıştırılmış proton ve nötronlar atomun kütlesinin % 99,95’ini oluşturur. Bu hâli ile çoğu boşluktan ibaret olan atomun çekirdeğindeki yoğunluk yaklaşık 2,3.1017 kg/m3’tür. Çekirdekteki proton ve nötronların miktarları elementten elemente değişiklik arz eder. Proton ve nötronların her biri elektrondan 1.837 defa daha ağırdır. Burada “ağır yükü taşıyanlar” ifadesi ile atomun kütlesinin hemen tamamını sırtlayan çekirdeğe, dolayısıyla da proton ile nötrona işaret edilmiş olabilir.
“Fe’l-câriyâti yüsran” (sonra kolayca akanlar) âyetinde ise dolaylı olarak, çekirdekteki yüksüz parçacıklara -nötronlara- işaret edilmektedir. Elektrik yükleri olmadığından nötronlar; elektron ve protonlar gibi yüklü parçacıklar tarafından itilip çekilmezler. Nötronların bu özellikleri kullanılarak atom, nükleer bombalarda ve reaktörlerde parçalanır. Nötrona verilen bu hususiyetler göz önüne alındığında “kolayca akanlar” ifadesi bu parçacıkları daha iyi tarif eder.
“Fe’l-mukassimâti emran” (sonra iş bölümü yapanlar hakkı için) âyetinde ise, 109 çeşit atomun varlığına ve kâinatın inşasında bu atomların bir denge, ölçü ve âhenk içinde beraberce kullanıldığına dâir işaretler bulunabilir. Kâinattaki her şey, atomların belli bir plân ve program dâhilinde istihdamıyla inşa edilen moleküller ile bu moleküllerden yaratılan varlıklardan ibarettir. Meselâ bazen birkaç atom bir araya getirilerek su gibi basit moleküller, bazen de çok sayıda atom bir araya getirilerek protein gibi son derece büyük ve kompleks yapılara sahip moleküller inşa edilir. Bu varlıklar öyle hassas dengeler üzerine bina edilmiştir ki, bunları oluşturan moleküllerde meydana gelebilecek en küçük bir değişme (bir atom eklenmesi veya ayrılması gibi), içtiğimiz suyu zehire, yenilmez bir şeyi yenilebilir hâle, kötü bir kokuyu miski ambere, akışkan bir maddeyi katı hâle dönüştürebilir.
Oldukça hassas dengeler üzerinde oturan bu parçacıkların tesadüfler neticesi bir araya gelmeleri ve birbirlerinin yardımına koşmaları imkânsızdır. Bu mükemmellik, atomlar üzerinde düşünen herkesi, üstün bir yaratılışa ve bu yaratılışın her an, sonsuz ve mutlak bir Kudret’in kontrol ve idaresinde olduğu hakikatine götürür.
Zâriyat Sûresi’nin ilk üç âyeti ile atomun bileşenlerine, dördüncü âyeti ile de atomun kendisine işaret edilerek, kâinatın temel taşları mesabesindeki bu yapıların ehemmiyeti günümüz insanının idrâkine sunulmuş olabilir. Zîrâ atom, mahiyeti ve çalışma sistemi ile harika bir şekilde bina edilmiştir. Bu âyetlerde üzerine yemin edilen fiil ve hâdiselerin bir işârî mânâsı olan atomun; basit, boşu boşuna, tesadüf eseri, hassasiyetten uzak ve rastgele meydana gelmediği îmâsı vardır. Bu hâli ile atom, insanın dikkatlerini kendine çeken yeminin yardımı ile; güçlü alametler, ilhamlar ve mânâlar ihtiva eden deliller hâline gelmektedir. Kâinatın dili ile doğrudan doğruya insan fıtratına seslenmek mânâsına gelen bu durum, ilham yollarından biridir. Bu ilhamla donanan araştırmacılar, Allah’ın kudretini daha iyi idrak ederler.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 456
favori
like
share