Nedir Bu Edebiyat?


EDEBİYAT, etkisi ya da güzelliği bakımından değer taşıyan yazılara denir. Ne var ki,bugüne kadar edebiyatın tanımı üzerinde tam bir görüş birliğine varılamamıştır. Edebiyat yapıtları yazıldıkları ülkeye, çağa ve ortama, ayrıca, türlerine göre sınıflandı*rılır. Örneğin, Alman edebiyatı denince Al*manca konuşulan ülkelerin edebiyatı, Ro*mantik edebiyat denince 18. yüzyıl sonuyla 19. yüzyıl başında Avrupa'da ortaya çıkan edebiyat akımı, roman denince de, birbiriyle ilintili bir olaylar zincirinin, belirli bir ortam*da, bir grup insanın davranışlarını etkileyişini dile getiren uzunca, düzyazı biçiminde yazıl*mış yapıtlar akla gelir.

Her ülkenin kendi ulusal edebiyatı vardır. Bunlardan bazıları ayrı maddelerde anlatıl*mıştır. Öbürleri için ilgili ülkelerin maddeleri*ne başvurulabilir. Ayrıca YUNANCA ve LATİNCE maddelerinde de bu konuda bilgi vardır; çünkü bu dillerde yazan yazarların daha sonraki Avrupa edebiyatı üzerinde çok büyük etkileri olmuştur.

AĞIT ALEGORİ
ALMAN EDEBİYATI
AMERİKAN EDEBİYATI
ARAP EDEBİYATI
BİLİMKURGU
ÇOCUK EDEBİYATI
DENEME
DESTAN
DİVAN EDEBİYATI
DÜZYAZI
FABL
FRANSIZ EDEBİYATI
GÜNLÜK
HALK EDEBİYATI
İBRANİ EDEBİYATI

EDEBİYAT-I CEDİDE, Tanzimat'tan sonra ülkemizde her alanda görülen yenileşme ça*basının edebiyat alanına yansıması sonucun*da oluşan bir akımdır. Edebiyat tarihimizde Tanzimat edebiyatı diye adlandırılan dönem*de öykü, roman, oyun gibi edebiyatımızda daha önce örnekleri bulunmayan türlerde yapıtlar verilmeye başlamıştı. "Yeni edebi*yat" anlamına gelen Edebiyat-ı Cedide Akı-mı'nın egemen olduğu 19. yüzyıl sonlarında, özellikle şiirde ve romanda yeni ürünler ortaya çıktı ve edebiyatımızda ikinci büyük yenileşme atılımı oldu

Bu akımı başlatanlar 1895-1901 yılları ara*sında Servet-i Fünun adlı bir dergi çıkardılar, düşüncelerini ve özellikle yeni şiir örneklerini bu dergide yayımladılar. Bu nedenle Edebi-yat-ı Cedide topluluğunun oluşturduğu edebi*yata sonradan Servet-i Fünun edebiyatı adı verilmiştir

Halid Ziya (Uşaklıgil), Süleyman Nesip, Tevfik Fikret, Hüseyin Suat, Ali Ekrem (Bolayır), Cenab Şahabeddin, Süleyman Na*zif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Safveti Ziya, Mehmet Rauf, Ahmed Şuayb, Faik Ali (Ozansoy), Hüseyin Siret (Özsever), Celal Sahir (Erozan) bu akımın içinde ürün vermiş şair ve yazarlardır.

Etiketler:
Beğeniler: 2
Favoriler: 2
İzlenmeler: 975
favori
like
share
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:13

Edebiyat nedir, Edebiyat hakkında, Edebiyat üzerine, Edebiyat


Bizden bir önceki neslin hayatında kabul edilmesi zor olan ancak bizim yaşamımızın bir parçası olmaya başlamış olan internet, yeni neslin içinde büyüdüğü bir dünya haline kolayca geliverdi.
İlk yıllarda askeri alanda kullanım alanı bulan bu teknoloji daha sonra bilgi paylaşımı ve iletişim için yaygınlaştırıldı. Günümüzde ticari, kültürel, eğitim, ekonomi ve devlet daireleri başta olmak üzere birçok alanda yerini almış durumdadır. Sınırsız bilgi kaynağına çok çabuk sürede düşük maliyetlerle ulaşabilmenin cazibesi kısa sürede internet kullanımının yaygınlaşmasına sebep oldu. Günümüzde gündelik market alışverişimizi dahi internetten yapma imkânına sahibiz.
Bu bağlamda gençler için yeterli düzeyde bilgisayar kullanır hale gelmek ve internetten çeşitli alanlarda faydalanmak çok zaman almadı. Okullarda ders kayıtlarının internetten yapılıyor olması, araştırma konularının internetten daha �kolay� bulunuyor olması, zorunlu ve dolaylı olarak öğrencileri internet kullanımına itmiş oldu. Devir onların devriydi, bilgi çağında internet gibi birçok kesim için gerekli olan bir teknolojiye uyum sağlamış olmak onlara büyük bir avantaj sağladı.
Genç bir bireyin ilgi alanlarının neredeyse tümünü kapsayacak ve onu kendisine bağımlı hale getirebilecek bu gücün, her eve girmeye başlarken olumlu ve olumsuz birçok etkiyi de beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Türkiye�de internetin yaygınlaşmaya başladığı günlerden itibaren yayınlanan web sitelerinin çoğunu dünyada da olduğu gibi ticari web siteler oluşturmaktaydı. Yurtdışı ile iletişim kurmanın yanı sıra yeni pazarlar bulma hedefi, firmalar için göze alınabilir bir maliyetti. Diğer taraftan sesini duyurmak isteyenler, �biz de buradayız� diyenler de kendilerini tanıtan web siteleri yapılandırmaya başladılar.
Eğitim alanında ise zaten kendi internet altyapılarını kuran üniversiteler mevcuttu. Önceleri genelde İngilizce olarak yayınlanan web sitelerinin Türkçeleşmesi, Türkiye�de internet hizmetinin yaygınlaşması ile paralel olarak gelişti. Neticede bu hizmet kullanımının artması, gelişmeyi ve büyümeyi tetiklemiş oldu. Türkçe içeriğe sahip web sitelerinin çoğalması da okumayı seven ve meraklı gençleri bilgisayar başına topladı. Web sitelerinde birçok konu ile ilgili doküman bulabilmenin yanı sıra paylaşma ve tartışma sayfaları gibi internet ortamları da oluşmuş durumdaydı.
Edebiyatseverlerin, internetteki Türkçe içerikli web sitelerinin artışı ve içerik desteği konusunda en fazla girişimi gösterenler olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Bir dönem yaşanan �kişisel edebiyat siteleri� akımı birçok amatör edebiyatçıyı bir araya getirdi. Bu amatör edebiyatçılar arasından sıyrılıp profesyonel edebiyat dünyasına adımını atmayı başaranlar mevcut basılı edebiyat dergilerine eser vermeye başlamış olmalılar. Diğer yandan kendisini en iyi ifade etme biçimi olarak yazı yazmayı seçenler veya şiir yazmayı deneyenler ise her gün bir yenisi açılan edebiyat sitelerini e-posta yağmuruna tutuyorlardı. Nice şiir siteleri hergün binlerce amatör edebiyatçıya hizmet verdiler. Hatta birçok kişinin de popülaritesinden ötürü mutlaka ziyaret etmiş olduğunu düşündüğüm eski bir şiir sitesinde, sitenin okuyucuları tarafından puanlamaya tabi tutulan şiirlerin değerlendirilerek listelendiğini görmüştüm. En çok şiir yazan site üyesi ödül alıyor, diğer okurlar ve katılımcılar tarafından da takdir ediliyordu. Takdir edilme, beğenilme ve övgüler alma gibi beklentiler arka planda varlıklarını koruyor olmalıydı ki sayfalardaki şiir enflasyonu açıkça göze çarpıyordu. Siteye gönderilen eserlerin diğer kişiler tarafından okunup yorumlanabilmesi ise kendisini bu yolla ifade eden kişinin anlaşılıp anlaşılmadığını tarttığı bir başka unsur olarak algılanabilir. Şiirle kendi haykırışlarına yankı bulabilen kişiler şiir yazmaya sanırım devam etmişlerdir. Sadece şiir için bunları söylemek yanlış olur. Benzer karaktere sahip düzyazı ağırlıklı web sitelerine de rastlamak mümkündü. Öyküler, denemeler, makaleler; şiire kıyasla daha geri planda kaldıklarını söyleyebiliriz. Bir yandan bazı edebiyat siteleri, daha ciddi bir çizgi yakalamayı hedeflerken öykü, roman, deneme, anı gibi çeşitlere de yer vermeye başladılar. Bir yandan bu edebiyat siteleri internetteki varlıklarını devam ettirirken, diğer yandan yazı yazmayı hobi edinmiş veya internet üstünden profesyonel olmayı hedef seçmiş kişiler yavaş yavaş defterlerini bilgisayara aktarmaya başladılar. Öyle veya böyle bu birikim her geçen gün çoğalarak internet ortamına aktarıldı. Diğer taraftan edebiyatla ilgili olan ancak eserlerini profesyonel dergilere göndermeye cesaret edemeyen kişiler, çalışmalarının değerlendirilebileceği uygun siteler ile bağlantı kurmaya çalıştılar. İlk adımın sanal bir dünyaya daha kolay atılması edebiyat dünyasına yeni isimler kazandırdı. Ve internetin sağlamış olduğu bu rahatlıkla birlikte eser ortaya çıkartma isteği duyanlar bu konuya daha fazla eğildiler.
Edebiyat sitelerine usta yazarların yön vermeleri çok önemlidir; genç yeteneklerin çalışmalarının oralarda değerlendirilmesi, edebiyata ısındırılmaları ve giderek edebiyat dünyasına tüm varlıklarıyla dahil olmaları ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. İlk inşasından bu yana teknik yönetmenliğini üstlendiğim Edebistan.com�da yürüttüğümüz çabayı ve aldığımız verimli sonuçları bunun gerekliliğine örnek olarak verebilirim. Orada, �Kalemin Dili� bölümüne eser gönderen amatör edebiyatçıların eserleri yayın yönetmenince değerlendirilmekte, uygun görülen eserler sitenin ilk güncellenme tarihinde yayınlanmaktadır. Eğer usta yazarlar bu konuda hakim bir rol üstlenmezlerse, edebiyat siteleri bir amatörler yarışmasına dönüşecektir ki bunun ne edebiyat sevdalılarına ne de Türk edebiyatına bir katkısı olmayacak, bilakis şimdiki enflasyon katlanarak sürecektir.
Bir web sitesinin aylık edebiyat dergisi olmasının yanı sıra istekli kişiler için de bir edebiyat okulu niteliği taşımasının bu yolla mümkün kılınacağına inanıyorum. İleride daha da özel bir edebiyat platformu çerçevesinde kurulabilecek bir edebiyat okulu ile yeni yazarları edebiyat camiası ile tanıştırmak sanırım tüm edebiyatçıların ideallerinden biridir. Elbette bu ideallerin gerçekleştirilmesi bazı teknik altyapı yeterliliğini gerektirmektedir.
Burada şunu da belirtmeliyim ki veri aktarım yöntemleri ve web sitelerinin altyapılarının zenginleştirilmesi, birikimin internete aktarımı konusunda yolu açan en önemli unsurlar oldular. Zamanla statik HTML sayfaları yerlerini dinamik içerik özelliğine sahip ASP, PHP, JSP� gibi yeni nesil web teknolojilerine bıraktılar. Günümüzde yeni web teknolojileri ile daha da etkileşimli ve görsel hitap gücü daha fazla olan sayfalar tasarlamak mümkün hale gelmiştir. Veritabanı imkanları açısından da, daha hızlı ve kapsamlı hizmetleri daha düşük maliyetler ile kullanabiliyor oluşumuz bizlere web sayfalarındaki özellikler açısından yeni kapıları açtı. Buna göre daha kapsamlı bilgileri, daha küçük alanlarda, daha hızlı hizmet edecek biçimde, daha fazla ziyaretçiye sunmak olanaklı hale geldi. Bu imkânlar ışığında artık değil sayfalarda yer alan birkaç alıntıyı yayınlamak, eserleri tümüyle veritabanında bulundurmak bile daha kolay hale geldi. Görsel estetik bilinci, içerik düzeni, veri aktarım hızları, kişiye özel uygulamalar, e-posta listeleri gibi kavramlar gündelik internet yaşamımızın birer parçası olmaya başladığında her alanda oluşturulan web siteleri daha özel ve yeni ziyaretçiler çekecek özellikte hazırlanmaya başlandı. Daha etkileşimli hizmet veren siteler gözde oldular, güncelliğini kaybeden siteler ise ziyaretçilerini yitirerek kapanmaya yüz tuttular. Bugün, yeni çıkan kitaplar hakkında yapılan değerlendirmelere göz atıp ilgilendiğimiz kitaplardan birkaç sayfa okuyabiliyor, satın alma işlemleriniyse birkaç dakika içersinde gerçekleştirebiliyoruz. Bunun yanı sıra bazı kitapları bilgisayar ortamında okuma imkânı da bulabiliyoruz. Çeşitli web sitelerinden veya haber gruplarında oluşturulan e-kitap başlıkları altından indirebileceğimiz kitapları avuçiçi bilgisayarımıza (palm) yükleyip otobüste bile okuma imkânımız var.
Bahsettiğim uygulamalar günümüzde cep telefonlarından da yürütülebilmektedir. SMS ile gönderilen mesajın aynı anda web sitesinde yayınlandığı bazı siteler biliyorum. Üye olan kişiler bu sitelere gönderdikleri kısa mesajları, siteyi o anda takip eden kişilerin anında yayında görebilecekleri şekilde ulaştırmış oluyorlar. GSM�in, internetin bir organı gibi işlev kazanmaya başlaması web sitelerinin alışagelmiş güncellik anlayışlarının değişmesine yol açacağını düşünüyorum. GSM ile bütünleşmiş bir uygulamaya sahip olan web sitesinde içerik yönetim sistemi de güzel programlandığında, dergi formatını anımsatan günümüz site biçimi, yerini daha etkileşimli ve sürekli içerik ile beslenen bir oluşuma bırakabilir. Sadece edebiyat siteleri açısından değil edebiyatçılar açısından da geniş bir kullanım alanı doğacağına eminim. Kim bilir, belki bugün internet ortamında okumaktan keyif alamayan kişiler yarın ellerine elektronik dergileri alıp güncel eserleri oradan takip ediyor olacaklar. (HECE AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ, SAYI: 96, ARALIK 2004)
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:12

EDEBİYAT NEDİR?

Edebiyatın ne olduğunu anlayabilmek için onun, dilden, konuşma ve düzyazı dilinden farklı olan yanlarını ortaya koymak gereklidir.
Konuşma ve düzyazı dilinde, dil bir araç, sözcükleri kullanmakla girişilmiş, belli bir amaca dönük eylemdir. Doğruyu araştırma, ortaya koyma, başkalarına iletme aracıdır. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler görevini yaptıktan sonra işe yaramaz hale gelir. Önemli olan meydana getireceği sonuçlardır. Sonuç yani amaç, onu okuyan, ya da dinleyendeki değişimdir. Düşüncemizi dile getiren sözcükleri nasıl biçimlendirdiğimizi unuturuz. Onlar aracılığı ile düşüncemizi ilettiğimiz kişi de onların nasıl biçimlendirildiğine dikkat etmez. Unutur. Dil, bizi doğrudan doğruya öteki insanlarla yada eşya ve düşüncelerle karşı karşıya getirir. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler saydamdır. Uçarıdır. Aradan kaybolur gider.
Oysa şiir ve edebiyatta bunların tam tersi oluşmaktadır.
Şiir ve edebiyatta dil bir araç değil, biraz amaçtır. Şiir ve edebiyatta dil, sözcükler, cümleler ve biçimler nesnel (objektif) hale gelirler, şeyleşirler.
İnsanla öteki insanların, eşyanın ve düşüncelerin arasına girip saydamlaşmaz şiir. Uçarı hale gelmez konuşma ve düzyazı da olduğu gibi. Tam tersine, karşımıza çıkar. Resim gibi, heykel, müzik, yapı gibi (eşya) değeri kazanır.
Şair cümle kurmaz, bir nesne meydana getirir. Sözcüklerle, güzel, unutulmaz biçimler yaratır. Sözcüklerin bir araya özel biçimler altında getirilişinde derin eğilimler dürtüsü vardır.
Şair, dilde olduğu gibi sözcüklerden yararlanmaz. Onlara yararlı olur. Renk, ses, hacim gibi onları şeyleştirir, kırar, bozar ve yeniden birleştirerek bir şiir dünyası kurar.
Sözlerin ve sözcüklerin nesnelleştirilerek özel işaretler, deyişler, tılsımlı biçimler haline getirilmesi, bunların sihir ve büyü alanında kullanılması, unutulmayan, ezberlenen özel biçimlerle tekrar edilmesi, şiirin doğuşunu hazırlayan en eski etkenlerdir. Bu yönden denilebilir ki, yazı şöyle dursun, tam konuşma dilinin bile gerçekleşmediği, insanın ve insanlığını en eski tarihinde şiir ve şiir dili vardır. Demek ki, edebiyat, dilden önce idi.
Bununla beraber gerçek şiir ve edebiyat yazının bulunup kullanılmasından sonra gelişmiştir.
Sanat dışı konularda (politika, hukuk, mektup vb. alanlarda) bile ilk yazılı metinler, edebiyata yakın, destanî, güzellik iddiası ile yüklü oldukça nesnel eserler olmuşlardır.

EDEBİYATTA AKIM DENİLİNCE NE ANLAŞILIR?

Akım, insan düşüncesinin ve yaşamının, tarih içinde değişik dünya görüşlerinin birbirini izleyerek devam etmesidir.
Tarih boyunca insanlar her çağda bilim ve felsefe verilerinden, sosyal, ekonomik, siyasal gerçeklerden esinlenerek, ileriye doğru atılımlar yaparak, eskiyen düşünce ve biçimlerin yerine yenilerini ve başkalarını koyarlar.
“İyiye, Güzele ve Doğruya” sloganı ile ifade edilen bu atılımlar yeni ahlâk, estetik ve bilim değerleri getirirler.
Sanat ve edebiyat akımları her çağın kendine özgü gerçekleri ve değerleri açısından ortaya atılan güzellik anlayışları, estetik görüşleri ve ölçüleridir.
Edebiyat ve sanat akımları, milli ve milletlerarası bilimsel, felsefi, sosyal, ekonomik, siyasal, ahlâki, dinsel yaşamın ürünleri olurlar ve tarihsel değerlerin uzantısı içinde eskiye ve kurulu düzene varolan edebiyat ve sanat anlayışına karşı ihtilâlci karakter taşırlar.
Ama bu devrimci karakter çoğu kez yöntemlerde ve yöntemlerin uygulanışında göze çarpar. Oysa edebiyat ve sanat akımları tarih içinde klâsik görüşlere zaman zaman dönerek tazelemeler, tekrarlar, yeniden değerlendirilişler yapmaktadırlar.
Her toplumun edebiyatında, kendisine özgü milli akımlar, aşamalar vardır. Fakat bunlardan bir kısmı ulusal sınırları aşarak uluslararası değer ve kapsam kazanırlar. Sonra bunlar ulusal sanatları etkiler.
Edebiyat ve sanat akımlarına ekol, okul, meslek ve çığır da denilmektedir.


DÜNYA ÇAPINDA ETKİLER YAPMIŞ OLAN SANAT VE EDEBİYAT
AKIMLARININ EN ÜNLÜLERİ HANGİLERİDİR?

Uluslararası değer taşıyan etkili edebiyat akımlarını şöyle sıralayabiliriz:

1- İlkel edebiyat
2- Doğu edebiyatı
3- Anadolu edebiyatı
4- Arap edebiyatı
5- Batı edebiyatı
6- Mistik edebiyat
7- Hıristiyan edebiyatı
8- İslâm edebiyatı
9- Hümanist edebiyat
10- Rönesans
11- Klasisizm
12- Romantizm
13- Realizm
14- Natüralizm
15- Parnassizm
16- Sembolizm
17- Kübizm
18- Fütürizm
19- Dadaizm
20- Sürrealizm
21- Egzistansiyalizm

Kaynakça; "Edebiyat Akımları" Dergisi- Makale yazıları I
1999/ Ankara
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:11

Vurgu

bir metini okurken veya konuşma sırasında bazı sözcüklerin, hecelerin diğer sözcük ve hecelere göre daha baskılı okunmasına veya söylenmesine vurgu denir.

Vezin

vezin edebiyat’ta ölçü demektir.
*hece vezni:
hece ölçüsü şiiri oluşturan dizelerdeki hece sayılarının eşit olmalı kuralına dayanan ölçüdür. hece ölçüsünde dizeler iki yada daha çok parçaya bölünür.dizelerin bu bölüm yerlerine durak denir. duraklar sözcükleri bölmez.
*aruz vezni:
aruz ölçüsü hecelerin kısa uzun (açık kapalı) olması kuralına dayanan ölçüdür. ölçü, ahengi sağlayan ögelerdir.
*satranç vezni:
halk şiirinde aruzun “müfteilün müfteilün müfteilün müfteilün” kalıbı.
“Ben hiç vezne, kafiyeye bakmam, bu bana bir Allah vergisi, içimden gelir söylerim.”- M. Ş. Esendal.
“Divan şairlerimiz aruz vezninde pek güzel kasideler, gazeller yazmışlar.”- B. Felek.
Makale
Bir konuyu,bir olayı,bir eseri ele alıp çeşitli özelliklerini ayrıntılarıyla inceleyen ve
onunla bir takım sonuçlara ulaşan;yahut bir görüşü,bir iddiayı belge ve kanıtlarla destekleyen yazılara makale denir.
Özellikleri:
-Görüş yazının girişinde ortaya konmalıdır.
-Fikir bir takım belgelerle kanıtlanmalıdır.
-Nesnel olmalıdır.
Eleştiri
Türü,özelliği ne olursa olsun her türlü sanat faaliyetini,sanat eserini yahut bir kişinin herhangi bir konudaki görüşlerini okuma ve inceleme sonucunda ortaya konan değerlendirmenin genel adıdır.
Eleştiri:
* Öznel eleştiri
* Tarihi ve sosyolojik eleştiri
* Yazara/sanatçıya yönelik eleştiri
* Esere yönelik eleştiri
* Çözümleyici eleştiri
Deneme
Sanat,edebiyat,hayat,dünya görüşü gibi herhangi bir konuda yazarın duygu ve düşüncelerini kesin sonuçlara varmadan anlatmasıdır.Tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez yazarının kişisel bakış açısı ve deneyimini aktaran orta uzunluktaki edebi metinlerdir. Bu türün yaratıcısı 16. Yüzyıl Fansız yazarı Michel de Montaigne’dir. Yazdığı metinlerin kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik edebi parçalar olduğunu vurgulamak için deneme adını seçmiştir.Türk edebiyatına deneme, diğer edebi türler gibi Tanzimat’tan sonra Batı’nın etkisiyle girdi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı deneme türünde eserler veren önemli yazarlarımızdır. Ancak deneme türünün en önemi yazarı Nurullah Ataç’tır. Ataç, denemelerinde kişisel tavrını açıkça ortaya koyan, dilde yenilikçi ve titiz, üslupta akıcı bir yazardır.
Mizah
* Olayların gülünç, alışılmadık ve çelişkili yönlerini yansıtarak insanı düşündürme, eğlendirme ya da güldürme sanatıdır. Bu amaçla yazılan edebi eserler de mizah türü için de değerlendirilir. En kaba şakadan en ince espriye kadar bütün mizah örnekleri, birbiri ile uyum içindeki olaylar arasındaki çelişkinin birdenbire ortaya çıkarılmasına dayanır. Mizah gelenek ve kuralların sorgulanmasında önemli bir rol oynar. İki amacı vardır, saldırma ve savunma. İnsanın topluca yaşamaya başladığı dönemle birlikte mizah da otaya çıkmıştır. Kentleşmeyle birlikte daha soyut ve dolaylı bir özellik kazandı.
* Mizahı bedensel şiddetten ayırıp keskin dilli bir sanata dönüştüren Atinalılar olmuştur. Ortaçağda kilise ve kralları alaya alan masallarıyla şenliklerde halkı eğlendiren öykü anlatıcıları jonglörler ve gezgin minstrel’le birlikte açık cinsel çağrışımları da olan yeni bir mizah türü yaygınlaştı. 20. yüzyılda yeni bir mizah türü doğdu. Komik öğelerin yanı sıra ürkütücü ve korkunç öğelere de yer veren kara mizah ortaya çıktı. Siyasal mizah da bu dönemde önem kazandı.
Anı
Kişisel yaşantının bütünü ya da belli bölümlerini ya da gözlemleri dile getirmek amacıyla yazılmış edebi metinler ya da kayıtlardır. Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal olaylara verdiği önem nedeniyle ayrılır.Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar öncelikle kendilerini konu edinirken, anı yazarları çoğunlukla çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış ya da bu olayların yakın gözlemcisi olmuş kişilerdir.
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:09

TANIM
Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisidir. Belli başlı edebi akımlar, klasizm, romantizm (coşumculuk), parnasizm (sanat sanat içindir), naturalizm (doğalcılık), sembolizm (simgecilik), idealizm (ünanimizm), realizm (gerçekçilik), fütürizm (gelecekçilik), dadaizm, gerçeküstücülük (sürrealizm), letrizm (harfçilik), varoluşçuluk (egzistansiyalizm), personalizm (kişilikçilik) olarak sıralanabilir.
KLASİZM
Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.
ROMANTİZM
18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.
Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygınlaşma şansı buldu.
Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge’nin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngiltere’de William Blake, Almanya’da Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jean Paul, Novalis, Fransa’da Chateaubriand ve Madame de Stael romantizmin ilk temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset romantik akımın önemli yazarlarıdır.
REALİZM (Gerçekçilik)
Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve edebi eserlerin bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneğin, realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert ile Zola’nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya’da Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngiltere’de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika’da Theodore Dreiser, İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.
PARNASİZM

Adını, Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden alır. Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. 1830’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Temel kuramı "sanat sanat içindir" diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Bu akımın etkisindeki edebi eserlerde ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. Parnas şiir için "biçimciliği amaçlayan" şiir de denebilir. Parnasizm, bir yönüyle kendisinden sonraki doğalcılığa kaynak olmuştur. Zengin bir dil, zengin bir biçim, zengin ve yoğun bir duygusallık işlenir. Theophile Gautier’in şiirlerini, Theodore de Banville, Leconte de Lisle izlemiştir. Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeşleştirilir.
DOĞALCILIK (Natüralizm)

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir tutum ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir.
Doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in Historei de la Litterature Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluşturur. İlk doğalcı roman Goncourt Kardeşler’in bir hizmetçi kızın yaşamını konu alan Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola’nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola’nın yanısıra Guy de Maupassant, J. K. Huysmans, Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet doğalcı eserler veren yazarlardır.

SEMBOLİZM (Simgecilik)
19. yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgecilik, geleneksel Fransız şiirini hem teknik hem de tema açısından belirleyen katı kurallara bir tepki olarak başladı. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, şiirle insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları betimlemeyi amaçladı. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel eğretileme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar.
Simgeci şiirin başlıca temsilcileri Charles Baudelaire’nin şiir ve görüşlerinden fazlaca etkilenen Fransız Stephane Mallarme, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud’dur. Sembolik yazarlar arasında Jules Laforgue, Henry de Regnier, Rene Ghil, Gustave Kahn, Belçikalı Emile Verhaeren, ABD’li Stuart Merrill, Francis Viele Griffin yer alır.
İDEALİZM
Dünyayı ve varoluşu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin temel olduğu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm özellikleri edebi eserlerde de görülür. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip gelişen kentleriyle bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır.

Topluluk bilincini ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar Jules Romains’tir. Bu akımın temelleri, Romains’le Chenneviere’nin yazdığı Petit Traite de Versification (Şiir üzerine küçük inceleme) ve Georges Duhamel’le Charles Vildrac’ın kaleme aldığı Notes su la Technique Poetique (Şiir tekniği üzerine notlar) adlı eserlerde ortaya konulmuştur.

GELECEKÇİLİK (Fütürizm)
20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak değerlendirilir. İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’nin 1909’de Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınladığı bildiri gelecekçiliğin manifestosu oldu. Bildiride, "Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız" deniyordu. Bu geçmişin bütünüyle reddi demekti. Aynı bildiride, "Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz" sözleri, siyasal alanda o dönemde gelişen faşizmden yana bir tavrın da açık göstergesiydi.
Gelecekçiliğin kurucusu Marinetti, Avrupa’da birçok yazarı etkiledi. Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski gelecekçiliğe yöneldi. Rus gelecekçiler kendi bildirgelerini yayınladı. Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi. Şiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim devriminden sonra da gelecekçi akım güçlendi. Mayakovski’nin ölümüne kadar etkisini sürdürdü. İtalya’daki gelecekçiler ilk şiir antolojisini 1912’de yayınladı. Gelecekçilik faşizm ile özdeşleşti. Ve 1920’lerin ortalarına doğru etkisini yitirdi. Eserlerinde mantıklı cümleler kurmayı reddeden gelecekçilerin parolası, "sozcüklere özgürlük"tü. Ezra Pound, D. H. Lawrence ve Giovanni Papini bu akımdan etkilenen yazarlardır.
DADAİZM
Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı. Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1. Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Dada’cı yazarlar, Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı.

Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes’in yazılarının yer aldığı Litterature'dü. Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar gerçeküstücülüğe yöneldi.

GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (Sürrealizm)
Avrupa’da bir ve 2’nci dünya savaşları arasında gelişti. Bu akım temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların eserlerinden alır. 1924’te "Manifeste du Surrealisme"i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Ve bu bütünleşme içinde düşsel dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenin Breton için, bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği idi.

Breton’un yanısıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi deyimleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerini geliştirmeye" başladılar. Bu şairlerin dizelerindeki sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geldiği için insanı irkiltiyordu. Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.
1925’ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, başka akımlara yönelmeye başladı. Ama resimden, sinemaya, tiyatroya kadar bir çok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton’un yanısıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Arnaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir.
HARFÇİLİK (Letrizm)

Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou'nun yaptığı, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. Isou’ya göre, "harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz." Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, "sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması"dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.
VAROLUŞÇULUK (Egzistansiyalizm)
Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:

1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir.
3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.

Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.
KİŞİSELCİLİK

Kişiselcilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes'in "Düşünüyorum öyleyse varım" (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçekliğin dokusunu oluşturur.
Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:08

ÖYKÜ

Gerçek ya da düş ürünü bir olayı aktaran kısa düz yazı şeklindeki anlatıdır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır.
Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle düş ürünü olabilir, ya da son derece gerçekçidir. Genellikle ironik bir rastlantı yoluyla yaratılan özel bir an üzerindeki yoğunlaşma sürpriz sonlara olanak verir.
Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanslar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının yaygınlaşmasıyla edebi bir tür haline gelebildi. Edgar Allan Poe’nin Grotesk ve Arabesk öyküleri adlı eseriyle yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil Avrupa’da da etkili oldu. Almanya’da Heinrch von Kleist, ve E. T. A. Hoffmann, psikolojik ve metafizik sorunları öykülerinde masalsı bir anlatımla yansıttılar.
20. yüzyıla girildiğinde öyküler ilk kez genellikle gazete ve dergilerde yayınlanıyor ve bu yüzden gazeteciliğe özgü yerel renkler taşıyordu. Bret Harte’nin öyküleri, Ruyard Kipling’in Hindistan’daki yaşamı anlatan öyküleri, Mark Twain’in Missisippi öyküleri bu özelliktedir.
Rusya’da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov’un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağladı.


MASAL

Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindirella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.
Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. Lafontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne görmek gösterilebilir.
Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prenses ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.
Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.
Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.


TİYATRO

Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatıdır. Çoğu zaman yazılı bir metne dayanır. Be metnin adı senaryodur. Ancak tiyatronun tek öğesi edebiyat değildir. Oyunculuk, sahne düzeni, dekor, köstüm, aydınlatma, müzik ve dans gibi öğeleri de vardır. Burada tiyatro terimi, eser olarak edebi yönüyle ele alınmaktadır.
Başka bazı sanatlar gibi tiyatro da dinsel törelerden doğmuştur. Daha sonra dinden bağımsızlaşarak bir sanat olmuştur. Temelinde, ilke insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak canlandırma çabaları yatar. Doğa üstü güçlerin insanlara görünmesine aracılık etme çabaları da tiyatronun bir diğer amacıdır.
Tiyatro eserleri de diğer edebi eserler gibi genel edebi akımların etkisinde kalır. İlk insan topluluklarıyla birlikte ortaya çıkan tiyatro, antik çağlarda asıl kimliğine kavuşmaya başladı. İlk tiyatro şenliği MÖ 534’te Atina’da düzenlendi.

DENEME

Tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez yazarının kişisel bakış açısı ve deneyimini aktaran orta uzunluktaki edebi metinlerdir. Bu türün yaratıcısı 16. Yüzyıl Fansız yazarı Michel de Montaigne’dir. Yazdığı metinlerin kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik edebi parçalar olduğunu vurgulamak için deneme (essai) adını seçmiştir. Türk edebiyatına deneme, diğer edebi türler gibi Tanzimat’tan sonra Batı’nın etkisiyle girdi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal Beyatlı deneme türününde eserler veren önemli yazarlarımızdır. Ancak deneme türünün en önemi yazarı Nurullah Ataç’tır. Ataç, denemelerinde kişisel tavrını açıkça ortaya koyan, dilde yenilikçi ve titiz, üslupta akıcı bir yazardır.
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:07

Edebiyatın Tanımı
Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir. Edebiyatın ne olduğunu anlayabilmek için onun, dilden, konuşma ve düzyazı dilinden farklı olan yanlarını ortaya koymak gereklidir.

Konuşma ve düzyazı dilinde, dil bir araç, sözcükleri kullanmakla girişilmiş, belli bir amaca dönük eylemdir. Doğruyu araştırma, ortaya koyma, başkalarına iletme aracıdır. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler görevini yaptıktan sonra işe yaramaz hale gelir. Önemli olan meydana getireceği sonuçlardır. Sonuç yani amaç, onu okuyan, ya da dinleyendeki değişimdir. Düşüncemizi dile getiren sözcükleri nasıl biçimlendirdiğimizi unuturuz. Onlar aracılığı ile düşüncemizi ilettiğimiz kişi de onların nasıl biçimlendirildiğine dikkat etmez. Unutur. Dil, bizi doğrudan doğruya öteki insanlarla yada eşya ve düşüncelerle karşı karşıya getirir. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler saydamdır. Uçarıdır. Aradan kaybolur gider.

Oysa şiir ve edebiyatta bunların tam tersi oluşmaktadır. Şiir ve edebiyatta dil bir araç değil, biraz amaçtır. Şiir ve edebiyatta dil, sözcükler, cümleler ve biçimler nesnel (objektif) hale gelirler, şeyleşirler. İnsanla öteki insanların, eşyanın ve düşüncelerin arasına girip saydamlaşmaz şiir. Uçarı hale gelmez konuşma ve düzyazı da olduğu gibi. Tam tersine, karşımıza çıkar. Resim gibi, heykel, müzik, yapı gibi (eşya) değeri kazanır.
Şair cümle kurmaz, bir nesne meydana getirir. Sözcüklerle, güzel, unutulmaz biçimler yaratır. Sözcüklerin bir araya özel biçimler altında getirilişinde derin eğilimler dürtüsü vardır. Şair, dilde olduğu gibi sözcüklerden yararlanmaz. Onlara yararlı olur. Renk, ses, hacim gibi onları şeyleştirir, kırar, bozar ve yeniden birleştirerek bir şiir dünyası kurar.

Sözlerin ve sözcüklerin nesnelleştirilerek özel işaretler, deyişler, tılsımlı biçimler haline getirilmesi, bunların sihir ve büyü alanında kullanılması, unutulmayan, ezberlenen özel biçimlerle tekrar edilmesi, şiirin doğuşunu hazırlayan en eski etkenlerdir. Bu yönden denilebilir ki, yazı şöyle dursun, tam konuşma dilinin bile gerçekleşmediği, insanın ve insanlığını en eski tarihinde şiir ve şiir dili vardır. Demek ki, edebiyat, dilden önce idi.

Bununla beraber gerçek şiir ve edebiyat yazının bulunup kullanılmasından sonra gelişmiştir. Sanat dışı konularda (politika, hukuk, mektup vb. alanlarda) bile ilk yazılı metinler, edebiyata yakın, destanî, güzellik iddiası ile yüklü oldukça nesnel eserler olmuşlardır.