ESKİ NESİR

Zaman bakımından 14. yüzyıl başlarından 19. yüzyıl ortalarına kadar süren nesirdir. Eski nesir, bu zaman içinde hayli değişik ve çeşitli durumlar göstermiş bölümelere de ayrılmıştır. Eski nesir;
a. halk nesiri
b. divan nesiri
olarak iki kısma ayrılabilir. Divan nesri de birbirinden farklı üç üslup halinde görülür.
1 – Edebi nesir (İnşa)
2 – Tarih nesri
3 – Öğretici nesir
A. HALK NESRİ

Halk nesri denince, doğrudan doğruya halkın verimi olan yada halkın ağzından derlenen eserler akla gelmelidir. Halk içi,n yazılmış “öğretici” eserler bu konuya girmez.
Çoğu sözlü folklor verimi olan halk nesirlerinden, bize kalan yazılı örnekler çok azdır. Elimizdekilerin çoğu da zamanlarında yazıya geçmemiş ve daha sonra yazılmış oldukları için asıl yaratıldıkları çağın dil ve üslup özelliklerini taşımazlar. Bunlar arasında Battal Gazi, Hamzaname, Eba Müslim, Hz. Ali Cenkleri gibi kitaplar meydana geldikleri çağların dilini az çok saklamış olsalar bile, söylenme ve yazılmalar sırasında hayli değişmelere uğramış oldukları için, halk nesrine örnek verilemezler.
Bu durumda, eski halk nesrinin elimizde kalan biricik eseri Dede Korkut Kitabıdır. Çünkü 15. yüzyıl Doğu Anadolu bölgelerimiz halkının dillerinden derlenmiş olan bu kitap aynen yazıldığı biçimde korunabilmiştir.
B. DİVAN NESRİ (İnşa)

Orta dönem nesrinin halk ve divan nesirleri diye iki kola ayrıldığını görmüştük. Daha çok “inşa” diye anılan divan nesrini 1- Edebi Nesir 2- Tarih Nesri 3- Öğretici Nesir olmak üzere üç bölümde inceleyeceğiz. Yalnız ayrı ayrı bölümlere geçmeden önce her üç çeşitin de ortaklaşa yönlerini belirtmek gerekir :
a. Bu nesirde bir Türkçe yazmak düşüncesi yoktur. Şairlerde ara sıra görülen sadelik kaygısı (nesir yazanlar) arasında hiç görülmez öyle ki çok sade olan bazı parçalar bile anlaşılmak arzusundan çok ????? yorulabilir. Yalız öğretici nesir yazıcılarında halka seslenmek kaygısı sezilmektedir.
Türkçe, Arapça, Farsça kelimeler sanki tek bir dilin özcüğü gibi ayırt edilmeksizin kullanılır. İşte adı geçen üç dilin karması bu yazı diline sonradan Osmanlıca denmiştir. İnşa yazarları birbirine kaynaşmamış olan bu üç dilin pek bol kelimeleriyle süslü, zengin, ömürsüz ve yapmacık bir nesir meydana getirmişlerdir.
Tanzimat’tan sonra bu nesir şuurlu tepkilerle karşılaşmış ve kelimenin özleşmesi günümüze kadar sürmüştür.
b. Bu nesirde Türkçe cümle yapısına dokunulmamıştır. Cümlede özne-tümleç-yüklem dizisi korunmuştur. Yalnız cümlenin yapısı Farsça ve Arapça tamlamalar, yabancı fiil çekimleri, ön ve son ekleri katılmıştır.
c. Cümleler gereksiz yere uzatılmıştır. Noktalama işaretleri, cümle bitimlerinde sık sık kullanılan (-ip, -up, -erek, -icek, -ıcak) bağ fiiller uzun diziler meydana getirir. Bundan dolayı cümleleri anlamak zorlaşır.
d. Bu nesirde fikirden çok süse önem vermiştir. Üslupta güzellik yalnız kelime dizimlerinde aranmıştır. Üçüzlü beşizli isim ve sıfat tanımına bunun için çok yer ayrılmıştır. Nesirden çok nazım kuralları aranmıştır. Bir çok parçalarda art arda gelen cümleler arasında simetrikler ve seciler (nesir kafiyesi) kullanılmıştır.
e. Farsça’dan geçmiş olan (ki) bazen (kim) edatı ile Arapça’dan gelen (ve) (bazen vü, ü) bağlacı bu nesirde çok kullanılır

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1868
favori
like
share
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 05:56

ÖĞRETİCİ NESİR

Öğretici nesir, üslup yönünde tarih nesrine çok benzer. Ancak doğrudan doğruya bilgi vermek için yazılmış olan öğretici eserlerde, anlatım biraz daha kuru ve sanatsızdır. Mecazlar daha az bulunur. tasvir, tahkiye, söyleşme bölümlerine pek rastlanmaz.
Konu bakımından, öğretici yazılar, oldukça çeşitlidir. Başta din ve tasavvuf olmak üzere tıp, eğitim, terbiye, ahlak, muaşeret, hukuk ve her türlü ilim konusunda eserler yazılmıştır.
Çoğu bilginlerimiz, eserlerini Arapça yazdılar. Yalnız düşünce, bilgi ve tecrübelerini halka ulaştırmak isteyen bazı ülkücü aydınlar görüldü. Adı geçen eserler onlarındır.
Bu kitaplarda verilen bilgiler, çokluk Doğu kaynaklarından gelir. Felsefe ve ilimde İslam (yani Türk, Arap ve Fars) filozof ve bilginlerinin 15. yüzyıla kadar araştırıp ortaya koydukları müsbet ve nazari ilim sonuçları tekrar elde edilmiştir. Yeni ve yaratıcı düşünce ve görüşlere az rastlanır. Çünkü o çağlarda bilgi (Rönesans’tan önce Batı’da olduğu gibi) skolastik bir nitelik taşımaktadır. Skolastik bilgi ve düşünce, eski üstatların bulduklar sonuçları, olduğu gibi kabul edip tartışmasız benimseyen ve yalnız yorumlamakla yetinen eğitim ve düşünce tarzına verilen isimdir.
Farabi, İbni Sina, İbni Haldun, İmam Gazali ve İbni Rüşt gibi büyük İslam filozofları, çevirmeler yolu ile Arapça’ya aktarılan eski Yunan felsefesini genişletip geliştirmek ve hatta yenileştirmek ve başka sistemlere bağlamak suretiyle, bir Doğu Rönesans’ı hazırlamışlardı. Doğudaki taze buluşların, hür ve geniş fikirlerin, yepyeni felsefe görüşlerinin, Batı Rönesansı üzerindeki etkileri de büyük olmuştur.
Ne yazık ki, 15. Yüzyıldan sonra bu Rönesans, hızını kaybetti. Batının büyük yükselişlerine karşılık bizde duraklama başladı. Düşünce ve ilim ufuklarımız daraldı. Batı ile kuvvetli fikir ve sanat dağıntıları da kuramadığımız için büsbütün, skolastiğe kapandık. Medreselerimiz müspet ilim öğretimi ve hatta felsefeyi bırakarak eski bilgileri tekrar ile yetindi.
Büyük imparatorluğumuzun çöküşünde ilim ve felsefe yolundaki bu durgunluğun olumsuz etkileri büyüktür. Çünkü yenilgiler karşısında yıkılıp çökmemek için yaratıcı düşünceye ve yeni buluşlara ihtiyaç vardır.
Bu öğretici eserlerde verilen bilgilerin belli başlı özelliği, tıpkı atasözleri gibi geleceğe ve denenmişliğe dayanmasıdır. Bu yönden hem milli hem de beşeri bir değer taşırlar. Gerçi yeni şeyler değillerdir ama, bunlar arasında din, tasavvuf ve ahlaka dair olanlar ön safta gelir. Öğretici nesri teşkil eden eserler arasında doğu dillerinden yapılmış tercümeler de önemli yer tutmaktadır.
Öğretici nesrin bazı örnekleri aşağıya alınacaktır. Bu yazıların çıkarıldığı eserler ve yazıcıları da kısaca tanıtılacaktır.