Aşık - Tekke Edebiyatı


AŞIK EDEBİYATI
Âşık,Türk Halk Edebiyatında XVI. yy'ın başından itibaren görülen şair tipidir.Âşığın şairlik gücünü rüyasında pirin sunduğu "âşk badesini" içmekle ve "sevgilisinin hayalini" görmekle kazandığına inanılır.

Rüya da genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır.Rüyaların süsü ak sakallı bir derviş ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır.Bardağın rüyada tas halinde görülmesine de sık sık rastlanır.Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere aşk dolusu denir. Fars Edebiyatı'nın etkisiyle bâde adını da almaktadır.Bunlar;erlik, pirlik ve âşk badesi diye adlandırılırlar.

Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler.Ondan hem usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri öğrenirler.Âşık meclislerinde,kahvelerde bu ustaların sanatlarını icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra,ustalaşan ozanlarda kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder.
Âşık,bilgi,duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir.Atışmalardaki amaç;yarışmak ve kazanmaktır.Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar.Ayağa uygun dörtlük söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer.

Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur.Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar.Bir kısım usta saz şairleri ise,bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar.Çıldırlı Âşık Şenlik,Ercişli Emrah,Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir.
Tonguzların Şaman,Moğol ve Baryatlar'ın Bo veya Bugue,Yakutların Oyun,Oğuzların Ozan dedikleri bu geleneğin temsilcileri toplumun yaşam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını şiirleriyle dile getirmişlerdir.
Yunus Emre,Pir Sultan Abdal,Köroğlu,Dadaloğlu,Karacaoğlan,Erzurumlu Emrah,Ercişli Emrah,Dertli,Aşık Veysel bu geleneğin en önemli temsilcileri olmuştur.Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır.
TEKKE ŞİİRİ
Tekke şiiri, dini ve tasavvufi halk şiiri adı ile de anılmakta olup XI. ve XII.yy'larda tanrı aşkı ve ahiret duygularını dile getiren aşıkların yarattığı bir edebiyat türünün ürünüdür.Dini ve tasavvufi halk şiirinin en önemli ustaları Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli vb.dir.


Geleneksel Olgular


Aşıklık Gelenekleri
Bir toplulukta eskiden olmalarından ötürü saygın tutulup,kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar,alışkanlıklar,bilgi,töre ve davranışlar olarak ifade edilen aşıklık geleneği diğer kültür değerlerinde olduğu gibi,belirli bir işlevi yerine getirmek,bir ihtiyacı karşılamak üzere geleneksel kültürün yarattığı kültür değeridir.Halk şiirinde aşıkların şiirlerini dörtlük düzenine göre söylemesi gelenektendir.Yine dörtlük düzeninde hece ölçüsünü ve bu ölçünün yedili,sekizli, onbirli olanlarını kullanmaları geleneğin belirgin örneklerindendir.
Aşıklık geleneklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
1)Mahlas Alma

2)Rüya Sonrası Aşık Olma. (Bade içme)

3)Usta - Çırak

4)Atışma - Karşılaşma

5)Leb - değmez (dudak değmez)

6)Askı (muamma)

7)Dedim - Dedi Tarzı Söyleyiş

8)Tarih Bildirme

9)Nazire Söyleme

10)Saz Çalma.

1)Mahlas Alma
Mahlas,şairlerin yazdıkları şiirlerde asıl adlarının yerine kullandıkları takma ada denir.Halk edebiyatında mahlas geleneğe bağlı uygulanan bir kuraldır. Aşıkların çoğunun asıl ismi unutulmuş,mahlasları isim olarak kullanılır olmuştur.Dadaloğlu'nun asıl adı Veli,Sümmani'nin Hüseyin,Gevheri'nin Mehmet vb.'dir.Aşık geleneğe uygun olarak kullanacağı mahlası şu yollarla alır:
a)Mahlasını Kendi Seçerek Alma:
-Adını,soyadını mahlas olarak kullanır.

-Yaşayışına ve sanatına uygun olarak kendi seçtiği herhangi bir ismi mahlas olarak kullanır.
b)Bir Usta Aşıktan İmam, Pir Ya Da Mürşitten Alma.
- Usta aşık çırağı sınava tabi tutar.

- Usta aşık çırağının durumuna göre bir mahlası uygun görür.

- Şeyh ve pirin manevi tesiriyle mahlas alır.
c) Rüyasında bade içerken alma.
2)Rüya Sonra Aşık Olma (Bade İçme)
Rüya motifi Türk Halk Edebiyatında sıkça karşımıza çıkan bir motiftir.Genellikle halk hikayelerinde yer alan bu motif bazı aşıkların hayat hikayeleri içinde de görülmektedir.Aşıklar aşıklığa başlamayı ya da yetişip usta aşık olmayı geleneksel bir unsur olarak gördükleri iki önemli yol,usta yanında yetişme ya da rüyada bade içerek badeli aşık olmaya bağlarlar.
Bade,şerbet,su gibi içilecek bir mai olabileceği gibi elma,nar,ekmek,üzüm gibi herhangi bir yiyecek de olabilir.Aşık edebiyatında bade içme rüya motifi bir gelenek icabıdır. İnanışa göre aşık olmak için ya usta yanında yetişmek ya da mutlaka "pir" elinden bade içmek gerekir.
Bade aşığa;
- Bir pir tarafından,

- Üçler tarafından,

- Beşler tarafından,

- Yediler tarafından,

- Kırklar tarafından verilir.
3)Usta - Çırak
Aşık edebiyatında yüzyıllar boyu yaşatılan geleneklerin en önemlilerinden biri de usta çırak geleneğidir.Aşıklar genellikle bir usta aşığın yanında onun çırağı olarak yetenekler ölçüsünde olgunlaşırlar.Gelenek gereği icracılık ve aşığın şairlikteki ustalığı için üstat da denilen bir aşığın yanında ders almaları gerekmektedir.Genç aşığın ustasının yanında çok büyük bir sabır göstermesi gerekmektedir. Sabrın sonunda çırak ustasının hayır duasını alarak tek başına halk önüne çıkma iznine kavuşur.
4)Aşık Karşılaşmaları:
Atışma,aşıkların dinleyenler karşısında,deyişme sırasında birbirini iğneleyici fakat mizah çerçevesi içinde söyleşmeleridir.Karşılama,aşıkların rakibine üstün gelmek için soru cevaplı tarzı seçmesi yada onu mat etmenin yollarını aramasıdır.Aşıkların doğaçlama, karşılıklı olarak belirli bir kural çerçevesinde söyleşmelerine "atışma" denir.Atışma, en az iki aşığın dinleyici huzurunda karşı karşıya gelerek birbirlerini sazda ve sözde belli kurallar çerçevesinde denenmeleri esasına dayanır.
5)Leb - Değmez
Aşıkların ustalıklarını sergilemek için bir nevi söz hüneri olarak başvurdukları bir biçimdir.İçinde (B,P,M,V,F) dudak ve diş-dudak sesleri bulunmadan söylenilen şiir demektir.Aşıkların dudakları arasına iğne koyarak yarıştıkları bir atışma biçimidir.
6)Askı (Muamma)
Muamma,halk şiirinde bir kimsenin ya da varlığın adını gizleyen şiir demektir.Aşık edebiyatında muammanın özel bir önemi vardır.Aşıklarca muamma düzenlemek ya da bir muammayı çözmek bilgi ve zeka ister."Murat Uraz" muammanın uygulanışını şu şekilde anlatmaktadır:
Kahvelerde muamma teşhir edildiği gecelerde;sigara ve nargile içilmez,kimse sesli konuşmaz,herkes intizam içinde oturur. Halk şairi tarafından hazırlanmış muamma büyük ve uzaktan okunabilecek bir yazı ile kağıda yazılır ve tahtaya yapıştırılır.Tahtaya bir milimetre kalınlığında bal mumu sürülür.

Aşıklar nöbetle kahveye gelenlere işine ve halk arasındaki derecesine göre ağırlamalar söylerler.Ağırlanan kişi de ağırlığına göre muammanın etrafındaki bal mumu sürülmüş tahtaya para yapıştırır.Muammayı kim çözerse paraları alır ve muammayı tertipleyen aşık da bir taksim çıkarırdı.Şayet bu muamma birkaç gece kahve duvarında asılı kalır,kimse tarafından da çözülmemiş olursa sahibi olan aşık bunun ne olduğunu söyler ve bütün paraları alırdı.
7)Dedim - Dedi Tarzı Söyleşi
Halk şiirinde yaygın olarak kullanılan bir biçim olup koşma ve semailerdeki aşık ve sevgilinin (dedim-dedi ifadesine bağlı) karşılıklı söyleşmeleridir.
8)Tarih Bildirme
Aşık,kıtlık,yangın,sel felaketleri,salgın hastalık,önemli savaşlar vb. toplumu yakından ilgilendiren sosyal hayatla ilgili olaylarla kendi doğum tarihini şiirlerinde tarihi birer belge olmasını istemiş ve genellikle ilk yada son dörtlükte bazen de ara yerde tarih belirtmiştir.
9)Nazire Söyleme
Nazire,bir şairin şiirini diğer bir şair tarafından aynı uyak ve ölçüde benzer bir biçimde yazma demektir.
10)Saz Çalma
Saz,aşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup aşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir.

Türler


A)HECELİ TÜRLER
1)Koşma:Türk Halk şiirinin en yaygın türüdür.Hece ölçüsünün 6+5=11 ya da 4+4+3=11'li kalıbı kullanılır.Konuları bakımından koşmanın kişi ve doğa güzelliğini övenine "güzelleme",yiğitlik konusunu işleyenine "koçaklama",bir kişi ya da toplumun kötü yönlerini eleştirenlere "taşlama",yasla ilgili olanlarına "ağıt" adı verilmektedir.
2)Semai:Halk şiirinde hecenin sekizli ölçüsü ile koşma biçiminde tertip edilip özel bir ezgi ile söylenen şiirlere denir.Genellikle en az üç, en fazla beş dörtlükten oluşur.Çoğunlukla;doğa,güzellik ve ayrılık temalarını işler.
3)Varsağı:Güney Anadolu'da "Varsak" boyu halkınca özel bir ezgi ile söylenen nazım türlerinden biridir.Dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişmektedir.Varsağı, biçimce semaiye benzemekte olup semai gibi hece ölçüsünün sekizli kalıbıyla söylenmektedir.Aralarındaki fark söyleyiş biçimlerinde ve ezgilerindedir.
4)Destan:Aşıkların sevgilerini,kahramanlık olaylarını, günlük olaylarla ilgili kimi durumları ve bazı acıklı olayları anlattıkları biçim olarak halk edebiyatı nazım türlerinden koşmaya benzeyen, koşmadan dörtlük sayısı, konu, anlatım ve ezgi yönünden ayrılan halk şiiri türüdür.
B)ARUZLU TÜRLER
1)Divan:Halk şiirleri arasında "divani" adıyla bilinen divan,aşık edebiyatı nazım şekillerinden olup,aruzun fâilâtün / fâilâtün / fâilâtün / fâilün kalıbıyla söylenmiş şiirlerdir.
2)Selis:Halk edebiyatında feilâtün (fâilatün) / feilâtün / feilâtün / feilün yazılan şiirlerdir.Genellikle 19. yy aşıkları tarafından kullanılan selisin en fazla yazılan tipi gazel biçiminde olanıdır.Hece ölçüsünün on beşli kalıbına da uyan selislerin en belirgin özellikleri farklı bir ezgiye sahip olmalıdır.
3)Semai:Aşık edebiyatında hece ölçüsü ile yazılan semailerden başka bir de divan edebiyatının etkisi ile aruzla yazılmış semailer bulunmaktadır.Semai aruz ölçüsünün mefâilün / mefâilün / mefâilün / mefâilün kalıbıyla yazılan ve özel bir beste ile okunan aşık edebiyatı ürünüdür.
4)Kalenderi
5)Satranç:Aruzun mefteilün / müfteilün / mefteilün / müfteilün kalıbıyla yazılan gazel biçimindeki şiirlerdir.
6)Vezni Aher:Aruzun müstef'ilâtün / müstef'ilâtün / müstef'ilâtün / müstafilâtün kalıbıyla yazılan şiirlerdir.

Tekke Şiiri
Tekke şiiri,dini ve tasavvufi halk şiiri adı ile de anılmakta olup XI. ve XII.yy'larda tanrı aşkı ve ahiret duygularını dile getiren aşıkların yarattığı bir edebiyat türünün ürünüdür.Dini ve tasavvufi halk şiirinin en önemli ustaları Ahmet Yesevi,Yunus Emre,Hacı Bayram-ı Veli vb.'dir.
Tekke Şiirinde Türler
1)İlahi:İlahiler, tasavvuf görüş ve anlayışını anlatan bunun inceliklerini, ilahi hikmetleri ve sırları dile getiren manzumeler olup herhangi bir tarikatın izini taşımaksızın Tanrı'yı öven,Tanrı'nın büyüklüğü ve gücünü telkin eden şiirlerdir. Dini törenlerde ve dergahlarda kendine özgü bir makamla söylenir. İlahiler dörtlükler ya da beyitlerle yazılırlar.Dörtlüklerle yazılanlar genellikle 7'li, 8'li bazen de 11'li hece ölçüsü ile koşma uyak düzeninde yazılır.Beyit ile yazılanlar ise genellikle 11,14 ve 16'lı hece ölçüsü ile bazıları ise aruz ölçüsüyle yazılır.
2)Nefes:Dini temellere bağlı aşık edebiyatı nazım şekillerinden ilahilerin Alevi-Bekteşi aşıklarınca yazılanlarına denir.Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud,Alevi-Bektaşi ilkeleri tarikat kurallarıyla ilgilidir.Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşma gibidir.Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7,8,11'li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır.
3)Ayin:Mutasavvuflara has bazı hal ve hareketleri ifade etmek için ilk defa İranlılar tarafından kullanılan ayin terimi daha sonra Türk Tasavvuf Edebiyatına da geçmiş Mevlevilerin sema meclislerinde söyledikleri ilahilere verilen ad olmuştur.
4)Tapuğ:Gülşeni tarikatında ayinler sırasında okunan şiirlere tapuğ denir.
5)Durak:Mevlevi dışındaki tarikatların hemen hepsinde bulunan fakat genellikle Halveti Tarikatına mensup kişilerce zikrin birinci bölümünü teşkil eden Kelime-i Tevhidden sonra İsm-i Celal zikrine geçmeden önce verilen orada bir yada iki zakir tarafından her makamdan okunan,serbest olarak bestelenmiş Türkçe manzumelerdir.
6)Cumhur:Mevlevi ve Bektaşi dergahları dışında topluca okunan ilahilere verilen addır.
7)Hikmet:Dini ve tasavvufi halk şiirinde şairin anlayış ve sezgilerine göre din konularını işleyen şiirlere denir.
8)Devriye:Dini ve tasavvufi halk edebiyatında devir nazariyesini işleyen şiirlerdir.Devriye;evrenin ve insanın Tanrı'dan çıkıp, tekrar Tanrı'ya dönmesi felsefesine göre yazılan tasavvufi şiirlerdir.
9)Şathiye:Dini ve tasavvufi halk şiirinde genel olarak mizahi manzumelere şathiye adı verilir.Şathiyeler,mutasavvuf şairlerce söylenmiş ya da yazılmış, tasavvufi inançları dile getiren, anlaşılması yorumlanmasına bağlı şiirlerdir.
10)Tevhid:Allah'ı, yaratılış ve kainatın aslı gibi unsurları bir arada yorumlayan manzumelere "tevhid" denir.Divan edebiyatı nazım türlerinden gazel, kaside ve mesnevi biçimlerinde kaleme alınmışlardır.
11)Nutuk:Tekkelerde tarikat ulularının özellikle eğitici mahiyette olmak üzere söyledikleri şiirlere verilen addır.
12)Deme:Alevi tarikatından olan tasavvuf şiirlerinin tarikatlarını ve hareketleriyle ilgili temaları işleyen, sorunlarını konu edinen şiirlerine "deme" adı verilir. Genellikle 8'li hece ölçüsüyle yazılan demeler saz eşliğinde kendine özgü bir makamla söylenir.
13)Duvaz:Düvaz imam,düvaze,imam da denilen duvazlar On İki İmam'ı öven nefeslerdir.

Halk Şairleri




Aşık Veysel Şatıroğlu
Dadaloğlu
Dertli
Ercişli Emrah
Erzurumlu Emrah
Karacaoğlan
Köroğlu
Mahzuni Şerif
Pir Sultan Abdal
Seyrani
Sümmani
Yunus Emre
Mevlüt Şafak
Murat Çobanoğlu
Şerafettin Taşlıova

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 2325
favori
like
share
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:40

AŞIK EDEBİYATI

Âşık, Türk Halk Edebiyatında XVI. yy'ın başından itibaren görülen şair tipidir. Âşığın şairlik gücünü rüyasında pirin sunduğu "âşk badesini" içmekle ve "sevgilisinin hayalini" görmekle kazandığına inanılır. Rüya da genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır. Rüyaların süsü ak sakallı bir derviş ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır. Bardağın rüyada tas halinde görülmesine de sık sık rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere aşk dolusu denir. Fars Edebiyatı'nın etkisiyle bâde adını da almaktadır. Bunlar; erlik, pirlik ve âşk badesi diye adlandırılırlar.


Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler. Ondan hem usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri öğrenirler. Âşık meclislerinde, kahvelerde bu ustaların sanatlarını icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra, ustalaşan ozanlarda kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder.

Âşık, bilgi, duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir. Atışmalardaki amaç; yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük söyleyemiyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer.

Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar. Çıldırlı Âşık Şenlik, Ercişli Emrah, Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir.

Tonguzların Şaman, Moğol ve Baryatlar'ın Bo veya Bugue, Yakutların Oyun, Oğuzların Ozan dedikleri bu geleneğin temsilcileri toplumun yaşam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını şiirleriyle dile getirmişlerdir.

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah, Ercişli Emrah, Dertli, Aşık Veysel bu geleneğin en önemli temsilcileri olmuştur.

Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır.

TEKKE ŞİİRİ

Tekke şiiri, dini ve tasavvufi halk şiiri adı ile de anılmakta olup XI. ve XII.yy'larda tanrı aşkı ve ahiret duygularını dile getiren aşıkların yarattığı bir edebiyat türünün ürünüdür. Dini ve tasavvufi halk şiirinin en önemli ustaları Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli vb.'dir.

Aşıklık Gelenekleri
Bir toplulukta eskiden olmalarından ötürü saygın tutulup, kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar olarak ifade edilen aşıklık geleneği diğer kültür değerlerinde olduğu gibi, belirli bir işlevi yerine getirmek, bir ihtiyacı karşılamak üzere geleneksel kültürün yarattığı kültür değeridir.

Halk şiirinde aşıkların şiirlerini dörtlük düzenine göre söylemesi gelenektendir. Yine dörtlük düzeninde hece ölçüsünü ve bu ölçünün yedili, sekizli, onbirli olanlarını kullanmaları geleneğin belirgin örneklerindendir.

Aşıklık geleneklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Mahlas alma.
2. Rüya sonrası aşık olma. (Bade içme)
3. Usta - Çırak
4. Atışma - karşılaşma
5. Leb - değmez (dudak değmez)
6. Askı (muamma)
7. Dedim - dedi tarzı söyleyiş.
8. Tarih bildirme.
9. Nazire söyleme.
10. Saz çalma.

1- Mahlas Alma:

Mahlas, şairlerin yazdıkları şiirlerde asıl adlarının yerine kullandıkları takma ada denir.

Halk edebiyatında mahlas geleneğe bağlı uygulanan bir kuraldır. Aşıkların çoğunun asıl ismi unutulmuş, mahlasları isim olarak kullanılır olmuştur. Dadaloğlu'nun asıl adı Veli, Sümmani'nin Hüseyin, Gevheri'nin Mehmet vb.'dir.

Aşık geleneğe uygun olarak kullanacağı mahlası şu yollarla alır:

a) Mahlasını Kendi Seçerek Alma:

- Adını, soyadını mahlas olarak kullanır.
- Yaşayışına ve sanatına uygun olarak kendi seçtiği herhangi bir ismi mahlas olarak kullanır.

b) Bir usta aşıktan imam, pir ya da mürşitten alma.

- Usta aşık çırağı sınava tabi tutar.
- Usta aşık çırağının durumuna göre bir mahlası uygun görür.
- Şeyh ve pirin manevi tesiriyle mahlas alır.

c) Rüyasında bade içerken alma.

2- Rüya Sonra Aşık Olma (Bade İçme) :

Rüya motifi Türk Halk Edebiyatında sıkça karşımıza çıkan bir motiftir. Genellikle halk hikayelerinde yer alan bu motif bazı aşıkların hayat hikayeleri içinde de görülmektedir.

Aşıklar aşıklığa başlamayı ya da yetişip usta aşık olmayı geleneksel bir unsur olarak gördükleri iki önemli yol, usta yanında yetişme ya da rüyada bade içerek badeli aşık olmaya bağlarlar.

Bade, şerbet, su gibi içilecek bir mai olabileceği gibi elme, nar, ekmek, üzüm gibi herhangi bir yiyecek de olabilir.

Aşık edebiyatında bade içme rüya motifi bir gelenek icabıdır. İnanışa göre aşık olmak için ya usta yanında yetişmek ya da mutlaka "pir" elinden bade içmek gerekir.

Bade aşığa;

- Bir pir tarafından,
- Üçler tarafından,
- Beşler tarafından,
- Yediler tarafından,
- Kırklar tarafından verilir.

3- Usta - Çırak:

Aşık edebiyatında yüzyıllar boyu yaşatılan geleneklerin en önemlilerinden biri de usta çırak geleneğidir. Aşıklar genellikle bir usta aşığın yanında onun çırağı olarak yetenekler ölçüsünde olgunlaşırlar.

Gelenek gereği icracılık ve aşığın şairlikteki ustalığı için üstad da denilen bir aşığın yanında ders almaları gerekmektedir. Genç aşığın ustasının yanında çok büyük bir sabır göstermesi gerekmektedir. Sabrın sonunda çırak ustasının hayır duasını alarak tek başına halk önüne çıkma iznine kavuşur.

4- Aşık Karşılaşmaları:

Atışma, aşıkların dinleyenler karşısında, deyişme sırasında birbirini iğneleyici fakat mizah çerçevesi içinde söyleşmeleridir.

Karşılama,aşıkların rakibine üstün gelmek için soru cevaplı tarzı seçmesi yada onu mat etmenin yollarını aramasıdır.

Aşıkların doğaçlama, karşılıklı olarak belirli bir kural çerçevesinde söyleşmelerine "atışma" denir. Atışma, en az iki aşığın dinleyici huzurunda karşı karşıya gelerek birbirlerini sazda ve sözde belli kurallar çerçevesinde denenmeleri esasına dayanır.

5- Leb-Değmez:

Aşıkların ustalıklarını sergilemek için bir nevi söz hüneri olarak başvurdukları bir biçimdir. İçinde (B,P,M,V,F) dudak ve diş-dudak sesleri bulunmadan söylenilen şiir demektir. Aşıkların dudakları arasına iğne koyarak yarıştıkları bir atışma biçimidir.

6- Askı (Muamma):

Muamma, halk şiirinde bir kimsenin ya da varlığın adını gizleyen şiir demektir. Aşık edebiyatında muammanın özel bir önemi vardır. Aşıklarca muamma düzenlemek ya da bir muammayı çözmek bilgi ve zeka ister.

"Murat Uraz" muammanın uygulanışını şu şekilde anlatmaktadır:

Kahvelerde muamma teşhir edildiği gecelerde; sigara ve nargile içilmez, kimse sesli konuşmaz, herkes intizam içinde oturur. Halk şairi tarafından hazırlanmış muamma büyük ve uzaktan okunabilecek bir yazı ile kağıda yazılır ve tahtaya yapıştırılır. Tahtaya bir milimetre kalınlığında bal mumu sürülür. Aşıklar nöbetle kahveye gelenlere işine ve halk arasındaki derecesine göre ağırlamalar söylerler. Ağırlanan kişi de ağırlığına göre muammanın etrafındaki bal mumu sürülmüş tahtaya para yapıştırır. Muammayı kim çözerse paraları alır ve muammayı tertipleyen aşık da bir taksim çıkarırdı. Şayet bu muamma birkaç gece kahve duvarında asılı kalır, kimse tarafından da çözülmemiş olursa sahibi olan aşık bunun ne olduğunu söyler ve bütün paraları alırdı.

7- Dedim - Dedi Tarzı Söyleşi:

Halk şiirinde yaygın olarak kullanılan bir biçim olup koşma ve semailerdeki aşık ve sevgilinin (dedim-dedi ifadesine bağlı) karşılıklı söyleşmeleridir.

8- Tarih Bildirme:

Aşık, kıtlık, yangın,sel felaketleri, salgın hastalık, önemli savaşlar vb. toplumu yakından ilgilendiren sosyal hayatla ilgili olaylarla kendi doğum tarihini şiirlerinde tarihi birer belge olmasını istemiş ve genellikle ilk yada son dörtlükte bazen de ara yerde tarih belirtmiştir.

9- Nazire Söyleme:

Nazire, bir şairin şiirini diğer bir şair tarafından aynı uyak ve ölçüde benzer bir biçimde yazma demektir.

10- Saz Çalma:

Saz, aşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup aşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir.
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:39

Şerafettin Taşlıova (Şeref)

Kars’ın Çıldır ilçesi Pekşeren (Gülyüzü) köyünde 1938 yılında doğdu. İlkokul mezunu olup evli ve yedi çocuk babasıdır. Âşık makamlarını ve halk hikâyeciliğini de bilen Şeref Taşlıova kendi deyişleri yanında usta malı da söylemektedir. “Gönül Bahçesi” adlı bir kitabı çok sayıda plak ve kaseti vardır.
Arzu iplik sevgi nakış
Ördükçe güzel görünür
Gönül gözü ile bakış
Gördükçe güzel görünür.
Zaman ince esen yeldir
Hayat ağaç günler daldır
Mutluluk uzunca yoldur
Vardıkça güzel görünür
Tatlı söz dil arasında
Diken var gül arasında
Hatıra yıl arasında
Durdukça güzel görünür
İnsanı yaşatan hava
Tatlı sözdür derde deva
Herkes hayalinde yuva
Kurdukça güzel görünür
Şeref der ki başka yandan
Kervanım ayrıldı handan
Seven sevdiğini candan
Sardıkça güzel görünür

BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:39

Murat Çobanoğlu


1940 yılında Kars’ta doğdu.İlkokul mezunu olan âşık evli ve dört çocuk babasıdır.Geçimini âşıklık geleneğini sürdürerek temin etmektedir.Saz çalmaya ve şiir söylemeye gördüğü bir rüyada bade içtikten sonra başlamıştır.Ustası,babası Gülistan Çobanoğludur.1968-1987 yılları arasında çıkardığı yirmiye yakın plak ve kaseti vardır.
İnsan dedikleri duvara benzer

Hele suvakları dökülsünde gör
Gördüğün her güzele aldanma
Saç ağarsın beli bükülsünde gör
Kara toprak insanları yoğurur
Vedası geleni bir bir çağırır
Arkası kuvvetli fazla bağırır
Dostları yanından çekilsin de gör
Demek ki dünyada olur dermanın
Birgün uyanırsın geçmiş zamanın
Bazı insan der ki ben bir aslanım
Ezrayıl peşine dakılsın da gör
Çobanoğlu kulak versen sözüne
Yazılanlar mutlak gelir yüzüne
Evde bile karı bakmaz yüzüne
Hele sırtın yere yıkılsında gör
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:38

Mevlüt Şafak


Erzurum’un Şenkaya ilçesi Bardız bucağı Çermik köyünde 1928 yılında doğdu.Yedi yaşında bir oyun sırasında gözlerini kaybetmiştir.Evli ve yedi çocuk babasıdır.Geçimini âşıklık geleneğini devam ettirerek sağlayan şafak kendi deyişlerini söylemektedir.Şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmaktadır.“Çağlayan Dere” adlı bir kitabı da vardır.
Göz yaşımla mektup yazdım rüzgara

Yellere sana ne söyledi bilemem
Seni hatırlarım günde yüz kere
Eller sana ne söyledi bilemem
Lalelerin rengi ayvalaştı mı
Muhannet dikene gül dolaştı mı
Bülbül menekşeye fısıldaştı mı
Güller sana ne söyledi bilemem
Hayat geçidine taşlar dökülmüş
Gönül pınarına yaşlar dökülmüş
Ah çeke ah çeke saçlar dökülmüş
Yıllar sana ne söyledi bilemem
Her gelen dünyada bir dava yapmış
Ne yapsa insana masiva yapmış
İnsanlar ne saray kuş yuva yapmış
Dallar sana ne söyledi bilemem
Mevlüt ihsanî de yandıkça yandı
Hayatından bıktı candan usandı
Gönül yaylasını gezdi dolandı
Çöller sana ne söyledi bilemem
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:38

Yunus Emre

Türk şair.Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür.İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir.Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi onunla ilgili kaynaklarda anlatılanlar da birbirini tutmaz.

Nerede, hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmiyor.Kimi kaynaklarda Anadolu'ya Doğu'dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olup,1238 dolaylarında doğduğu söylenirse de kesin değildir.1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü söylenir.Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır.

Yapılan araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı Divan ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir.Anadolu'da "Yunus Emre" adını taşıyan ve Yunus Emre'den çok sonraları yaşamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış,böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır.Gene Yunus Emre adını taşıyan ve başka şairlerin elinden çıktığı ileri sürülen 310 şiir daha derlenmiştir.Onun dil, şiir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan'daki şiirleri nedeniyledir.

Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından,dil,düşünce,duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir.Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır.Şiirde işlenen konular ise insan,Tanrı,Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci,barış,evren,ölüm, yetkinlik, olgunluk,alçakgönüllülük,erdem,eli açıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır.O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.
İnsan bir "sevgi varlığı"dır,tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur.Tin tanrısaldır,ölümsüzdür,gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa,tanrısal evrene dönme özlemi içindedir.Gövde dağılır,kendini kuran öğelere ayrılır.İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak,su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur.Bu dört ilke yaratılmıştır,yaratıcı da Tanrı'dır.

Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır.İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır.Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması,tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır.Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme,ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir.Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir,var olan yalnız Tanrı'dır,türlülük bir "görünüş"tür.Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır.Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir.Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde,biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır.Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir "yansıma" niteliğindedir,çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca "oluş" gerçekleşir. Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir.Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar.Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak,onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır.Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı,Tanrı'yı seven kendini sever.Çünkü sevgi kendini başkasında,başkasını kendinde bulmaktır.Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar.

Sevginin değerini yalnız seven bilir,sevmek de bir bilgelik,bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış,Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur.Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan,onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez.Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık).Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.

Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır.

Yaşamak belli nesnelere bağlanmak,yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir.Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur.

Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden,erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır.Erenin gözünde insan bir küçük evrendir,büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır.Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.
Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir.Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır.Gerçekte ölüm yoktur,tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır.Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan,salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden,erdemden,yetkinlikten,sevgiden yoksun kalmaktır.
Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur.Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer.Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır. Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da,Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın,kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü,Türkçe'nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı,sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarınıTürkçe'nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir,şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür.

Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır.Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması,bir varlık sorununu,bir düşünceyi dile getirmesi gerekir.İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır,konuşan Tanrı durumundadır.Yunus Emre'de Türkçe,şiir dili olma yanında,düşünceyi içeren,açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır.

Yunus Emre'nin biri şiiri,öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır.Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır.Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur.


YAPITLAR (başlıca):

Divan, (ö.s), 1943; Risaletü'n-Nushiye, (ö.s), 1965, ("Öğüt Kitapçığı").


Severem ben seni candan içeri
Yolum utmaz bu erkândan içeri
Nireye bakar isem toptolusun
Seni kanda koyam benden içeri
O bir dilberdürür yokdur nişânı
Nişan olur mı nişandan içeri
Beni sorma bana bende degülven
Suretün boş yürir tondan içeri
Beni benden alana irmez elüm
Kadem kim basa sultandan içeri
Tecellîden nasîb irdi kimine
Kiminün maksudı bundan içeri
Kime dîdar güninden şu'le değse
Anun şu'lesi var günden içeri
Senün ışkun beni benden alupdur
Ne şîrin derd bu dermandan içeri
Şerî'at tarikat yoldur varana
Hakîkat ma'rifet andan içeri
Süleyman kuş dili bilür didiler
Süleyman var Süleyman'dan içeri
Unutdum din diyânet kaldı benden
Bu ne mezhebdürür dinden içeri
Dinün terkidenün küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri
Geçer iken Yunus şeş oldı dosta
Ki kaldı kapuda andan içeri

(Yunus Emre)

BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:37

Sümmani


1861 yılında Narman’ın Samikale köyünde dünyaya gelmiştir.Genç yaşta Bedehşan şehri hakimi Abbas Han’ın kızı Gülperiyi rüyasında görerek onu aramak için yollara düşmüştür.
El ele vermiş degelen güzeller

Bir tanrı selamı vermez misiniz?
Mevlam sizi süs için mi yaratmış
Biz gel demeyince gelmez misiniz?
Karadır kaşınız yaydan nic’olur,
Bugün dünya yarın ahret nic’olur
Bir gönül yapması yüzbin hac olur
Siz gönül yapmasın bilmez misiniz?
Sümmani’yem ey dilyare niderim
Başım alıp diyar diyar giderim
Yarın mahşer günü dava ederim
Siz mahşer yerine gelmez misiniz?
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:37

Seyrani

Kayseri ilinin Develi (eski Everek) ilçesi imamı Cafer Ağa’nın oğludur.Divan geleneğine uymaya çalışarak aruzla ve ağdalı bir dille şiirler yazmıştır.Asıl başarısını âşık geleneğine bağlı şiirlerinde göstermiştir.Güzelleme ve taşlama türünde oldukça başarılı örnekler vermiştir.
Gönül senden geçer yardan geçemez

Bağlanmış ikrara kavi özlüyüm
Her sözüm dinleyen özüm seçemez
Sırat köprüsünden ince sözlüyüm
Benim sözüm çürük değil sağ gibi
Çürük sözler erir akar yağ gibi
Üzerinden kervan geçer dağ gibi
Yokuşluyum sanma beni düzlüyüm
Yolcu ateş yakmak ile yol almaz
Erenlerin dokunduğu çul yanmaz
Cehennemde günah yanar kul yanmaz
Ben günahtan sürmelenmiş gözlüyüm
Seyrani aradım onu her yerde
Aşk-ı hakikatla düştüm bu derde
Tuttum günahımdan yüzüme perde
Rabbim divanında kara yüzlüyüm
Ateş vapurunu icat eyleyen
Yelken açıp yel kadrini ne bilsin
Süleyman dır kuş dilini söyleyen
Her Süleyman dil kadrini ne bilsin
Hayvanlarda bir kaç çeşit fıkralar
Kimi düzen aşar kimi yorgalar
Gübreliğe inip kokan kargalar
Has bahçede gül kadrini ne bilsin
Seyrani babanın beli büküldü
Ağzının içinde dili döküldü
Davud nebi haddesinden çekildi
Saz çalmayan tel kadrini ne bilsin
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:36

Pir Sultan Abdal

Hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur.Sivas’ın Banaz köyünde doğmuştur.Asıl adı Haydar’dır.Divan edebiyatının etkisinde kalmadan,sözlü edebiyatın birikimlerinden yararlanarak kendine özgü duru bir dil oluşturmuştur.
Şu kanlı zalimin ettiği işler


Gaip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı boynuma takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni
Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa ırahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaraler beni
Alçakta yüksekte yatan erler
Yetişin imdada aldı dert beni
Başım aldı hangi yere gideyim
Gittiğim yerde buldu dert beni
Oturup benimle ibadet kıldı
Yalan söyledi de yüzüme güldü
Yalın kılıç olup üstüme geldi
Çaldı bölük bölük böldü dert beni
Üstümüzden gelen boran, kış gibi
Yavru şahin pençesinde kuş gibi
Seher sabahında rüya, düş gibi
Çağırta bağırta aldı dert beni
Abdal Pir Sultan’ım gönlüm hastadır
Kimseye diyemem gönlüm yastadır
Bilmem deli oldu bilmem ustadır
Şöyle bir sevdaya saldı dert beni
Seyyah olup şu ölemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkârımca okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
İki elim kalkmaz oldu dizimden
Bilmem amelinden bilmem özümden
Akıttım kanlı yaş iki gözümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Yine boralandı dağların başı
Akıttım gözümden kan ile yaşı
Emaneti alır ol veren kişi
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Bozuk şu cihanın pergeri bozuk
Yazıktır şu geçen ömrüme yazık
Tükendi daneler kalmadı azık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Pir Sultan’ım eydür ummana dalam
Gidenler gelmedi haberin alam
Abdal oldum çullar giydim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.
BLUEROJ Tarih: 11.10.2008 06:36

Mahzuni Şerif

1940’lı yılların başında doğmuştur.Oniki yaşından bu yana halk ozanlığı geleneğini devam ettirmektedir.Toplumsal sorunların neden ve sonuçlarını sorgulayan,toplumsal hemen her konuyu eserlerinde bilinçlendirici bir şekilde dile getiren günümüz halk ozanlarındandır.
Sora Sora

Divane ettin aklımı
Taştan taşa vura vura
Aradım can yoldaşımı
Baştan başa sora sora
Kimi yanar kimi söner
Kimi iner kimi biner
Saraylar virana döner
Baştan başa dura dura
Gir Mahzuni dost bağına
Kar yamış dostluk dağına
Gençliğim ömrüm çağına
Baştan başa yara yara
Şu Dünyanın Aleni
Kolay değil şu dünyanın aleni
Kuru lafla sürülmez ki süreyim
Tutupta nefsime idam kararı
Vicdan vardır verilmez ki vereyim
İçime akıyor gözümün yaşı
Ne kadar zor olur ahbalan taşı
Erciyes Dağı’nda uçan bir kuşu
Kör gözünen görülmezki göreyim
Kalkmadı dizimin gayrı dermanı
Ekin ektim yapamadım harmanı
Suçum yokken beyler vermiş fermanı
Dost Mahzuni verilmez ki vereyim