Kişilik
İnsanın diğer canlılarla olan farklarını sıralamaya başlarsak bir tanesine en yukarıda yer vermemiz gerekir. Bu da kendi eyleminin bilincinde oluşudur. Burada eylem derken fiil, edim, iş gibi hareket içeren bir kavram kullanıyoruz. Ancak bu kavram, günlük yaşantımızdaki yürümek, okumak, konuşmak gibi basit hareketlerin daha geniş anlamını kapsar.Yaşantımızın tümünün içinde her türlü durağan dışılığı ifade etmek istiyorum,öyle ki eylem kelimesine psikolojik davranışlar da giriyor. Diğer canlılar sadece eylemde bulunur, insan ise kendi eylemleri üzerinde düşünür. Buna ilave olarak her bireyin, bebeklik evresinden sonra kendi kendisinin bilincinde olması gibi bir yeteneği vardır. Herkesin kendi bilinci olduğuna göre, kişiler sadece görünüş ve beden yapısı yönünden değil, hiç kimseyle paylaşılmayan bilince sahip oluyorlar demektir. Üstelik bu bilinç süreklidir de. Aslında bu konu hemen herkesin çok iyi bildiği bir olgudur. Ben sizinle aynı düşünceleri paylaşabilirim. Birtakım olaylardaki heyecanımız, zevklerimiz, üzüntülerimiz de benzerlik gösterebilir. Ama benim kendi bilincimde olma tarzımın sizinki ile ortak olduğunu ileri süremem. Buna rağmen her ikimizin de kendi bilincine varma eyleminin ortak noktalar içerdiğini ama ayrıntıların farklı olduğunu söyleyebilirim. Bu kadarı bile her ikimizin ayrı ve tek birey olması için yeterlidir. İnsanın kendi kendinin bilincine varma gerçeği, evrim sürecinde ne zaman tam olarak olgunlaştı? Bu soruya kesin bir cevap vermek gerçekten çok zor. Ama belli bir evreden sonra bu olgunun toplumun tümü tarafından irdelendiğini biliyoruz. İnsan spontane, yani kendiliğinden (isterseniz içinden geldiği şekilde diyelim) davrandığında diğer insanlar tarafından yadırganır. Zira böyle bir durum, o eylemi yapan kişinin diğerlerinden daha fazla haz duyma isteğini yansıtıyor demektir. Bu nedenle kendi bireysel çıkarları doğrultusunda davranan bir kişi başkaları tarafından suçlanacağını bilir. Ya da kendi kendine suçluluk duygusuna kapılır. Her iki durum da kendi kendinin bilincinde olmanın toplum tarafından denetlenmesi anlamına gelir. Şu halde insanı öteki canlılardan ayıran kendini bilme özelliği, hem ahlak kurallarını hem de öteki canlılar için söz konusu olmayan suçluluk duygusunu doğurur.
İnsanın kendini tek olarak görebilme ve öteki insanlardan ayırabilme yeteneği sosyal bağlar kurmasına engel değildir. Ama bu yetenek bazen doğal olması gereken sevecenlik bağlarını aşan aşırı davranışlara neden olur. Dinlerin ele aldığı konuların bir tanesi de budur. Nitekim İncil’de Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi öyküsüyle simgelenmiştir.
İnsanın bir zamanlar masum, suç işleme yeteneğinden yoksun, bilinçsiz ve aldatmacadan habersiz olduğu söylenir. Ayrıca insanın, gelecekte yücelmiş bir konuma erişeceğini, bilincinin bencillikten arınacağını da söyleyenler vardır.
Her iki konu genel anlamıyla felsefeyle ilgilidir.
Hatta geçmişe veya geleceğe bakmaya gerek te yoktur. Çocukluğun en büyük mutluluğuna gerekçe bilgi eksikliğidir. Bu durum, henüz kendi kendinin bilincinde olmama evresiyle ilgilidir. Buna rağmen salt bilimsellik uğruna yaşamın bütün gerçeklerini görmezden gelmemeliyiz. İnsan, çevresini bilir, onu denetler. Üstelik bu bilme ve denetleme olgusu kendine özgü,kendinin ve çevresindeki dünya ile ilişkisinin bilincinde olması şeklindedir. Ama konu bu kadarıyla sınırlı değildir.
İnsan ayrıca kendi bireysel varlığının geçici olduğunun da bilincindedir, yani ölümlü olduğunu bilir.
İnsanın kendi dışındaki dünyayı bilmesi ve onu denetlemesi, kendisi ile çevresi arasındaki ilişkinin bilincinde oluşu, diğer taraftan ölümlü olduğunu da anlaması, hem kendi geçmişine hem de kendi geleceğine ilgi duymasına neden olur.
Böyle bir tanım ilk bakışta biraz anlamsız görünür. Ama kendimizi şimdiki zamanda yaşayan ben olarak görmenin yanı sıra en azından kendi atalarımızın devam eden bir ferdi olarak düşünürsek ister istemez geçmişle bağlantı kurmuş oluruz.
Mitoloji ve tarih hep geçmişle olan ilgimizi yansıtır. Ölümlü olmamızın bilincini taşımamız, bizleri ölümümüzden sonra anımsanmamızı sağlayacak olgular üretmeye zorlar. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. En basit hatıra eşyasından başlayarak anıtlara saraylara ve hatta piramitlere kadar genişleyen objeler örneği hep anımsanma isteğinden doğan olgulardır. Hem geçmişe hem de geleceğe yönelik ilgimiz ölümlülük konusunda bizleri rahatlatmaya yarayan davranışlardır.
Her bir kişinin bilinci kendisine özgü olduğundan ve bu olgu başkaları ile tümüyle paylaşılamadığına göre her insanın kendisini birey olarak algılaması, ister istemez onun yalnızlık duymasına neden olur. Burada bahsedilen, kalabalıktan uzak kalma, insanlardan ayrı durmak şeklindeki yalnızlık değildir.
Kendi varlığının bilincinde olan, kendisinin diğerlerinden apayrı olduğunu bilen bir insanın toplum içinde olsa bile görünmez bir zırhla çevrelendiğini hissetmesidir. Bugün için etrafımızda arkadaşlarımız olabilir. Ama günün birinde koşulların değişmesi sonucu kendimizi onların olmadığı bir ortam içinde bulabiliriz. Böyle bir olasılık her zaman vardır ve bunu hepimiz de biliriz.
İşin ilginç tarafı, bir insan, kendi bireyselliğinin bilincine ne kadar çok varırsa, yalnızlığının da o kadar farkında olur. Belki de bu nedenle yakınlarımızla olan ilişkilerimize dikkat ediyoruzdur.
Daha eski çağlarda, hatta o kadar uzak olmayan zamanlarda toplum-birey ilişkisi bugünküne benzemiyordu. Gerçi o dönemlerin insanları içinde oldukları durumu normal kabul ederlerdi, ama içlerinden birini günümüze getirebilseydik aradaki
farkı hemen anlayabilirdi. Nitekim eğitim ve kültürün kendi kendinin bilincinde olmayı arttırdığı, buna bağlı olarak bireyselliğin geliştiği günümüz toplumu gerçekten farklıdır. Artık toplum, geçmişte olduğu gibi organik bir bünye içinde yer alan elemanların mekanik davranışları gibi değildir. Bunu ben şahsen kendi geçmişim ile bugünü karşılaştırarak anlamış durumdayım.
Örneğin ortaokul dönemlerimde herkes gibi ben de sınıfın bir ferdi idim. Kendime ait hiçbir özelliğim olamazdı, sadece kurallara uyması gereken ve belirtilen şartlar içinde davranması istenen bir talebeydim. Ama bugünün aynı yaşlardaki çocukları cep telefonu kullanıyor, internet ile her türlü insanla ilişkiye geçiyor. Ayrı ayrı bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu günümüz toplumlarının en belirgin özelliği, iletişim olanaklarının artmasıdır.
Şimdiye kadar anlattıklarımız, konunun saf olarak görünüş biçimidir. Tıpkı kimyasal olarak saf su gibi. Oysa kullandığımız su görünüşte saf suya benzersede bileşim veya yapı olarak değişiktir. En azından değişik unsurları da barındırır. Gerçek hayat ta böyledir. Her şey yukarıda söylediklerimiz gibi değildir. Nitekim birçok kişi, kendi kendinin bilincinde olmanın, benliklerinin
tümünü kapsamadığını bu nedenle de eylemlerinin gizemli güçler tarafından yönetildiğini düşünür. Hatta bu güçlerin benlik içinde ama bilincin uzanamadığı yerde olduğunu sanır. Daha doğrusu, benliğinin içindeki gizemli güçler, bilinçlerince ulaşılamaz konumdadır. Böyle bir kişinin yaşam içindeki algısı artık bu yapı içinde şekillenmiştir. Söz konusu güçler, geçmiş dönemlerde kötü ruh ya da şeytan olarak biliniyordu. Günümüz ruhbilimi ise bu güçleri bireyi içten iten, tümüyle bilemediği veya denetleyemediği güdüler olarak tanımlıyor.
İster geçmişteki tanım, ister bugünkü tanım gerçeği pek değiştirmiyor. İnsanın kendi kendinin bilincinde olma süreci bireyselliğin oluşumunda bize yabancı olan olguların etkisindedir. Bu konuda verilen bir örnekte olduğu gibi insan, tam bir
bilgiye ya da denetime sahip olmadığı bir atın binicisi gibidir. Bazen binici ve at uyumlu biçimde birlikte hareket edebilir.
Bazen binici atı istemediği bir yönde gitmeye zorlayabilir. Bazen de at tarafından sürüklenir. Şu halde, kendimizi
kendi benliğimizle uyum içinde hissettiğimiz zamanlar olabilir. Kendi kendimizi denetlemeyi çoğunlukla başardığımız da doğrudur. Ama sürüklendiğimiz ve gerçekten yapmak istemediğimiz eylemleri de gerçekleştirdiğimiz olur. Gene kendimden örnek vermek gerekirse, ben de kaç kere şu şartlar oluşursa şu hareketi yapmayacağım diye kendi kendime karar versem de çoğu kez başarılı olamam.
İnsan eylemlerinin yönetimine etkin olduğu düşünülen güçler, benliğin dışında algılandıkları zaman ortaya ister istemez soyut objeler çıkar. Ama bilimsel analizimizi sürdürerek insan doğasının toplumsal ve tarihsel güçler tarafından belirlendiğini söylemeliyiz. Başka bir deyimle, bu güçler insanı ve onun yaşam biçimini dışarıdan etkiler. Aslında konu burada önemli bir yol ayırımına varıyor. İnsanın kendi içindeki güçler tarafından yönetildiğini varsayarak ruhbilimsel açıklamalara mı, dış koşullar tarafından belirlendiğini varsayarak tarihsel ve toplumsal açıklamalara mı, kulak vermeliyiz?
Kaynak : The Joy of Knowledge Encyclopaedia

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 512
favori
like
share