uluslarası çapta ün sahibi fotoğrafçımız.
camlihemsinlidir, bulutlarin ulkesi isimli harikulade fotograf kitabinda, buyuk olcude hemsin bolgesine yer verir.
çocuk fotoğraflarına özellikle bayılırım kendisinin. fotoğraftan taşacak gibi muhteşem insan portreleri vardır.
kendi ağzından öz geçmişi.... en gıcık olduğu şey öz geçmiş ve en öz gelecek geyikleridir. aslında fotoğrafla ve fotoğrafçılıkla pek ilgisi yoktur, sadece serseri hayatından geride kalanları en güzel bazılarının, inatla resim dediği ama kökeni latince den gelen ve şu an yazıştığımız dilde ışıkla yazı yazmak anlamına gelen fotoğrafta, daha eksiksiz bulabildiği için tercih etmiştir.

nerde doğdunuz ve bu doğacılık nasıl başladı? rize, çamlıhemşin'in boğaziçi köyünde doğdum. daha doğrusu doğduktan sonra dedemin yanına oraya bırakıldım. ailemin çok uzun süre çocukları olmamış, tam ümidi kestiklerinde ben dünyaya gelmişim, hem de ilk torun olarak. doğmadan önce şöyle garip bir hikaye var: dedeme rüyasında birisi 'senin bir torunun olacak, ismini cemal koy yoksa yaşamaz' diyor. hatta dedem, anneme gidiyor ve 'sen benden saklıyor musun, hamile misin' diyor. annem; yok diyorsa da o sıralar hamile kalmış. 11 ay sonra ben doğuyorum. dedem ben doğmadan, benimle cemal'im diye konuşuyormuş. hatta şarkı söylermiş. önce ankara'da, sonra istanbul'da esnaflık falan yaparken bir şeye canı sıkılmış, paraya pula değer vermeyip köyüne geri dönmüş. arı yetiştirmeye başlamış. babamlar istanbul'da kalmışlar, beni dedeme oyuncak olarak vermişler. doğaya tutkum o zamanlar başladı. ben hala topa tekme atamam. dedemin şemsiyesiyle evin üçüncü katından aşağı atlardım. ilk atladığımda şemsiye kapanmıştı, aşağıya vurmuştum bohça gibi. sonra dedem, şemsiye kapanmasın diye misinayla sapını bağladı ve böylece ben ilk denemelerime başladım. döne döne iniyordum, yaprak gibi aşağıya. hayatım aşağı yukarı orda şekillendi. daha sonra şehirde geçen zamanlarımda da o büyük oyuncak dükkanını daha doğrusu o koca lunaparkı hep özledim. peki, şehire ne zaman geldiniz? annem, babam zaten şehirde, istanbul'daydı. 6 yaşından sonra şehirle bağım oldu ama tam olarak 10 yaşında geldim. ilkokulu bitirmiştim ve ortaokulu okumak için istanbul'a geldim. bu işi bir yandan spora bir yandan da yaşam tarzına dönüştürmeniz nasıl oldu.? çok ufak yaşta araziye tek başıma gitmeye başladım. kaçkarlar gibi bir parkta dünyaya gelmişsen bir takım yetileri zaten arazide kendi kendine kazanıyorsun. kendimle özleştirdiğim bir söz var: balık ıslak olduğunu bilmez. dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlar bana sorarlardı; dağcı mısın diye, ben de dağcı ne demek derdim. o zamanlar doğanın içinde olmak bu kadar popüler de değildi. insanlar ezilmişliklerinin, bu şehrin silik yok olmuşluklarının içinde yavaş yavaş doğayı farketmeye başladıkları zaman, bir doğa modası başladı. insanlar için doktor olmak, avukat olmak yetmiyordu, bir de doğayla savaşmak gibi bir terim kullanıyorlardı. doğayla mücadele etti, günlerce şunu yaptı, bunu yaptı... o zamanlar anlayamayarak bakıyordum, bu insanlar neyin mücadelesinden bahsediyorlar, kime karşı savaşıyorlar diye. niye dağcı, treekingci gibi sıfatlarla kendilerine bir yakıştırma bulmaya çalışıyorlar diye düşünüyordum. ben hiçbir zaman skor için çabalamadım. umrumda da değildi. ama çok iddalı bir yanım da var. bütün bu doğal yapı içinde, dünyada ve türkiye'de skora gittiğini söyleyen her insana da onun aksini kanıtlarım. doğada sana, senin yaşadığın skoru bin kez yalatacak insan vardır. hillary everest'e ilk çıkan adam olarak bilinir ama telzing ona nal toplatır, onu omzundan çeke çeke oraya götürmüştür. birisi orda yaşamayı hayat tarzı olarak benimsemiştir, birisi ise oraya ulaşmayı bir skora ulaşmak için konulmuş hedef olarak algılamaktadır. bu iki insan arasında muklak farklar var. kendimi bir telzing'le özdeşleştirmek istemiyorum, ondan kendime pay almak istemiyorum ama doğayla yaşamayı kendime yaşam tarzı olarak benimsemiş biriyim. onun için de, ne zaman başladın, bu sporu niye yapıyorsun gibi sorulara kesin cevaplarım yok.

hangi doğa sporlarını yapıyorsunuz? hepsini yapıyorum. parapent yapıyorum, dalıyorum, mağraya iniyorum, kayaya çıkıyorum, kayak yapıyorum, doğada önüme çıkan herşeyi yapıyorum.

fotoğraf da çekiyorsunuz? fotoğraf benim için hatıra defterimin bir sayfası gibi. orda var olmayı nasıl anlatabilirsiniz ki. kastamonu'daki kullücü size ne kadar anlatırsam anlatayım bu resimdeki derinlik duygusunu size veremezdim. bir karede, bir insanın o boyut içindeki yok oluşunu gördüğün zaman o fotoğraftan o hissi alıyorsun. vay beee diyorsun. fotoğraf benim insanlara kelimelerle izah edemeyeceğim, bana normal, onlara ürpertici gelen, 'wow' dedirten görüntüler. 'wow' kelimesini dedirttiği için bir fotoğraf makinasıyla ilişki kurmuş durumdayım. yoksa fotoğraf da çok umrumda olmadı ilk zamanlar. sonra sonra, fotoğrafın keyfini aldığım da doğru. hala bir araziye gittiğimde makineyi araziden bıkmaya başladıktan sonra hatırlıyorum. oyundan sıkılmaya başlayınca, bu oyunu defterime yazayım diye fotoğraf çekmeye başlıyorum. şimdi yeni oyunum ise kamera. fotoğrafı bir kenara bırakmıyorum ama bu yeni oyunumla da oynamak istiyorum. çünkü canlı görüntü, fotoğraftan daha güzel değil belki ama daha farklı diyebilirim. ben türkiye'de doğa fotoğrafçılığıyla ilgili görsel bir set oluşturana kadar türkiye'de bir sürü insan doğa fotoğrafçısıyım derdi. birden bire o sinsile gitti. kimse artık doğa fotoğrafçısıyım diyemiyor. bende fotoğrafçı değilim ama o kriteri ben koydum.

bu işten para kazanmaya nasıl başladınız. fotoğrafla mı? ben hayatımda hiç profesyonel olarak çalışmadım. 6 yıllık atlas'ı da dahil ediyorum buna. atlas'tan önce hollanda'da bir vakfın türkiye turlarının organizasyonunda çalışıyordum. 79'dan körfez savaşı'na kadar bu işte çalıştım. türkiye'ye çeşitli ülkelerden turlar geliyordu. ben onları -genelde arazide- gezdiriyordum. daha sonra hollanda'da bir süre ikamet ettim. o zamanlar türkiye'den her yere şimdiki gibi uçak bulmak mümkün değildi. ayrıca bu tür ulaşımlar ve geziler çok da pahalıydı. fakat hollanda'da böyle bir imkan vardı. rotherdam'da çok büyük bir kütüphane vardı. hergün oraya birkaç saat gidip belgesel izliyordum, kitaplar okuyordum. bbc, dicovery channel'ı sürekli izliyordum. dünyada ne kadar belgesel varsa izliyordum. bir baktım 3 ay geçti. bundan sonra ben buraları neden gezmiyorum duygusuna kapıldım. norveç , finlandiya, güney afrika, tunus, cezayir her yeri gezmeye başladım. türkiye'nin aksine çok ucuz paralara turlar vardı. fransa'ya bisiklet turu düzenliyorlar, onlara katılıyorum, parapent kurslarına gidiyorum bir çok fırsatlar yakalama şansım oldu. 83 senesinin kışında kaçkarlara kayağa gelmiştim. babam beni hürriyet'ten aradıklarını söyledi. gittim weekend diye bir dergi çıkaracaklardı. 'sen çok geziyorsun, bu işin içinde olmanı isteriz' dediler. ben de türkiye'de o tür dergilerden çok olduğunu, bir çoğrafya dergisi çıkarmanın daha anlamlı olacağını söyledim. türkiye birçok kültürün beşiği ve bu konuda çok malzemesi olan bir ülke. onlar da bu fikre bir fırsat tanıdılar. hollanda'dan air france'la dönmüştüm. o hava yolunun atlas diye bir dergisi vardı. kapağında da rafting fotoğrafı vardı. ordan esinlenerek bu derginin adını atlas koymayı düşündük. dergi hürriyet grubu içinde çıkmaya başladı. ben hollanda'ya bir daha dönemedim. bu işin içine daldım çünkü . atlas'ta neler yaptınız? bana göre çok şey yaptım. türkiye'de bu konuda bir konsept oluşmasına sebep olduğumu düşünüyorum. atlas'tan ayrıldım çünkü; artık farklı yönlere doğru gitmeye başlamıştık. ve onların gittiği çizgi beni çok da cezbetmemeye başlamıştı. kutuplara gittiğinizi biliyoruz. bu atlas'ın bünyesinde gerçekleşen bir proje miydi? bu aslında benim kendi projemdi. atlas bu projeyle ilgili sponsor aramaya başladı. aslında çok da büyük bir proje değildi ama ilk olması açısından benim için önemliydi. vestel'in sponsorluğunda gerçekleşti. skora yönelik bir proje olmasından dolayı medya bunu çok kullandı. iki kişiydik ve 'kutuba giden ilk türkler' olması açısından ilgi çekti. sponsor amacına ulaştı mı ? hemde fazlasıyla amacına ulaştığını düşünüyorum. hergün bir televizyon kanalı, bir ropörtaj koşturmaktan yorulmuştum. medya bu olaya aşırı ilgi gösterdi. bu aşırı ilgi benim için biraz üzücüydü çünkü medyanın üzerinde durduğu şeyler değerli bilgiler değil, daha medyatik skora yönelik olaylardı. benim için bulutların ülkesi kitabım kutup gezisinden çok daha önemli bir olaydı. biraz kitabınızdan bahsedelim isterseniz.

genelde atlas zamanında çektiğiniz fotoğraflardan mı oluşturulmuş bir kitap 'bulutların ülkesi'? hayır. daha önceden, tek başıma, ya da tur gezdirdiğim zamanlardan beri çektiğim fotoğrafları bir kitap haline getirdim. tabi buna atlas'ta yaptığım gezi ve fotoğraflar da dahildi. bu kitabı oluşturmamın sebebi türkiye ile ilgili böyle bir kitabın bulunmaması. sadece ara güler'in istanbul görüntülerinden oluşan kitapları mevcut. sami güner'in de netikim öyle. bunlar da gerekli ama türkiye sadece bunlardan ibaret değil. ben türkiye'yi karış karış gezen biri olarak bunu çok iyi biliyorum. bu sebeple bu kitabı oluşturdum. ama elbette ki benim kitabım da türkiye'yi tanıtmakta yeterli değil, bunun gibi on kitap daha olsa ancak ifade edilebilinir. türkiye'de futbola bu kadar para harcanıyor fakat kültür bakanlığı'nın bütçesi kendine yetmez. özel sektör ise skoral projelere ilgi duyuyor. artık türkiye kültüre, sanata destek vermek zorunda bu arada birçok da serginiz oldu 6 tane sergim oldu. alarko'nun desteğinde gerçekleştirdim bu sergilerin çoğunu. 88'den 96'ya kadar birçok sergide de yer aldım.

bundan sora yapmak istedikleriniz neler? ben çocukken kaptan cousto'yu seyrederdim ve onun kurduğu ekibi, yaptığı seferleri karada yapmayı düşlerdim. iki tane arazi kamyonu, bir helikopter, hower craft, belki paramotor, kar motosikleti tam donanımlı bir ekiple bütün dünyayı kendime bir oyun alanı haline getirmeyi düşlerdim. atlas'a 6 yılımı vermem, bu düşümü gerçekletirebileceğimi düşündüğüm içindi. şimdi bu düşlerimi asya ekspedisyonu'nda gerçekleştirmeyi düşünüyorum. asya ekspedisyonu; istanbul boğazı'nda başlayıp bering boğazı'na uzanan uzun bir yolculuğu kapsıyor. rotamız üzerinde 13 tane ülke var. bir buçuk sene sürecek olan bu yolculuk kısaca anadolu, sibirya, yakutya , anadyr 'ı kapsayacak. bu projede zamana tanıklık etmeyi amaçlıyorsunuz, peki bunun için ne gibi dökümanlar hazırlayacaksınız? fotoğrafla, video filmle, hatta çizgi roman ile bütün anları kaydedeceğiz. bu envanterler üniversiteden hocalarımız tarafından redakte edilip, ham mamülden ürün haline getirilecek, birer eser olarak tarihte yerlerini alacaklar.

ekip kaç kişi düşünülüyor? arazi ekibi 4-5 kişi arasında fakat bir de destek ekibi var ki bu da hiç küçümsenmeyecek bir sayıda. pr uzmanları, işin koordinatörleri, herhalde 30 kişiyi bulur. sürekli giden ekip 4 kişi. o ekibi burada 24 saat izleyecek bir ekip daha gerekli. bütün bu bilgilerin iletilmesi, iletilen bilgilerin teydi, koordinasyonlar, bu bilgilerin bize geri dönmesi, bizi yönlendirmesi açısından çok önemli. işte bu lojistik ekip bize bunları sağlayacak.

ekibinizde kimler var? bir türkolog , sosyolog, antropolog, tarihçi, cografyacı ile birlikte dökümanter film yapımcılarının oluşturduğu bir ekibimiz var. ayrıca çizgi romanla gezimizi görüntüleyecek bir çizerimiz, kameramanımız var. ulaşımı nasıl sağlayacaksınız bu yolculukta? arazili bir kamyon var, bu kamyonun arkası karavan haline getiriliyor. ayrıca gerektiğinede sözlü ve görsel bağlantıyı kurabilecek tenik malzemelerle de donatılmış olacak ( intenet ve yayın kameraları ). ihtiyacımız olacağını düşündüğümüz tüm malzemeler bu kamyona yüklenecek. bazı yerlerde aracımızı nehir araçlarına yükleyerek yola devam ediliyor. bazen ise araç bırakılarak yaya olarak devam ediliyor. oldukça büyük bütçeli bir proje; maddi desteği sağladınız mı? kültür bakanlığı'yla görüştük, projeye sonuna kadar destek sözünü aldık. bu bizim için gerçekten çok önemliydi. şu anda sponsor görüşmeleri sürmekte, umarım yakın zamanda sonuçlanır, maddi manevi her türlü destek bizim için çok önemli. biz kimilerine göre cesuz kimilerine göre deli ama bana göre meraklı insanlarız. bu topluma kültürel olarak birşeyler vermek zorundayız. insanların bugüne kadar getirdiği birikime, ülkemizde artı birşeyler katamıyoruz. sadece seyirciyiz. artık tribünden çıkıp sahaya inmenin zamanının geldiğine inanıyorum. üstelik çok geniş ve zengin bir kültürün mirasçılarıyız. bu zor ve uzun misyonu üstlenmenizin sebebi nedir? asya ekspedisyonu bu yüzyıla tanık olmak 3. binyıla girerken hiç değişmeden kalabilmiş bölgeleri, bilgileri kaydedebilmek ve geleceğe aktarabilmek için yapılacaktır. kültürleri, soyları ve bir zamanlar boyları da bir olan bu topluluklar, göçlerle avrupa dahil birçok kıtaya yayılmışlardır. yayıldıkları coğrafyalar üzerinde bu topluluklar giderek farklılaşarak insanlığın evrim çizgisinin de yaşayan örnekleri olmuşlardır. bu nedenle istanbul boğazı'ndan bering boğaz'ına seçilen yol üzerindeki topluluklar bize bu değişime de tanıklık etme imkanı verecek. yaşam tarzlarına baktığımızda da yolculuğun zamanımızdan geçmişe yapılacak bir yolculuk olduğu açıkça görülüyor. bilimde , teknikte insanlığın son yüzyılda yaşadığı gelişmeler düşünüldüğünde bu yüzyıla tanıklık etmenin önemi daha da iyi anlaşılacaktır. yolculuk sırasında karşılaşılacak birçok insan, bilimin, çıra ışığından lazere giden yoldaki aşamaların tanıklarıdır. amacımız bir taraftan da cousto gibi hem bilimsel, hem de hiçbirşey bilmeyen bir insanın da seyredeceği sadelikte ve naiflikte görüntüler ve dökümanlar oluşturmak. hala insanların görsellikten öğreneceği çok şey var. çileğin ağaçta yetiştiğini zanneden insanlar hala var. bizlerin içinde yaşarken fark etmediğimiz değişimin, gelecek yüzyıllarda insanlığın millennium'a girişindeki seyrinin de özeti olacağı kanısındayım. değişim ve gelişimin bu yüzyıldaki tanıkları olarak bu ekspedisyonla kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarmayı bir zorunluluk olarak görüyorum...

işıkların ülkesi
hayat bazen insanı mantık çizgilerinin dışına çıkarabilir.soğuğu donarak, sıcağı yanarak, rüzgarı hissederek kendi bulgu ve bilgilerini oluşturan çoban, ortamında herkesten daha bilgedir. eski mısır'lı bilginlerin 'yazı icat oldu bilgelik yok oldu.' deyiminden ben bunu anlıyorum. bilgiyi bilmek, onu yaşamak anlamına gelmiyor. yaşamanın da bilgiye sahip olunduğu anlamına gelmeyeceği gibi... kimimiz görür anlatamayız, kimimiz zaten göremeyiz. çevrenize bir bakın! ne kadar kalabalık değil mi? tüm bu kalabalık arasında kötülüğün de, iyiliğin de şans gibi kurbanını seçtiğini düşünüyorum. yani bela da şans gibi seyrek gelir. belayı savmak şansı değerlendirmek için bilgi sabır izan ve düzene ihtiyacımız olduğunu hissediyorum; bu ihtiyacımızı da hayallerin beslediğini düşünüyorum. hayalleri olmayan insanların geleceğinin de olamayacağından korkuyorum. öyleyse hayallerimi gerçekleştirip meraklarımı giderirken yeni merak ve sorular yaratmayan hiçbir şeye saygı duymamı beklemesin kimse. benim heyecanlarımdır kendimi aşmama yardım eden ve heyecanlarımdır meraklarımı besleyip beni öğrenmeye iten diyorum. bu ülkede yaşayan bazı insanların yaptığı işi ciddiye almadığını biliyorum; ciddiye alanların bazıları da olanaksızlıklar ve bilgi eksikliğinden ilgilendikleri konuyu saygın kılmadıklarını görüyorum. mesaj taşımayan çöldeki serap misali emeklerle üretilen her şeye insan olarak hepimizin tepki duyması lazım diye inanıyorum. hiç kimse mevcut bilgileri kullanarak yaptığından tatmin olmamalı, bildiklerimizin teyidini almadan da inançlarımızı derinleştirmemeliyiz. eğer derinleştirirsek kesinlikle hata yapar kendi ilizyonumuzla kendimizi büyülemiş oluruz hissedebiliyorum. geleceği net olarak anlayabilmemiz pek mümkün değil ama geçmişi net olarak anlayıp yargılayabileceğimizi düşünüyorum. çünkü geçmiş iyi ve kötüyü, başarı ve hezimeti taraflı yorumlanamayacak biçimde birbirinden ayırtmıştır söylüyorum. bir zaman geliyor ki insan olarak hırslar bitiyor; sadece yapmak istediklerimizi paylaşmanın önemi artıyor. sanıyorum bunun sebebi hayatın geçici, yapılanların daha uzun süreli kalıcı olduğunu kavramamızdan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. uzun zamandır toplumdaki duyarsızlıklara kızmış, duygularımı derine indirmiş adeta gömmüştüm. ancak son zamanlarda yeniden hissedebiliyorum; kalbimin içini görebiliyorum ve yeniden kin, kırgınlık olmadan sevip affedebiliyorum. topluma mal olan insanların beynindeki anahtarı bulduğumu düşünüyorum. "var olan her şey bana, ben de var olana aitim duygusu." hayat yoruma açıktır söylediklerimden tavuk mu yumurtadan yumurtamı tavuktan çıktı tartışmasını yeniden alevlendirebilirsiniz ama duygularımı değiştiremezsiniz bundan eminim. ben doğru bildiklerimi geliştirerek hayat yolundaki serüvenimin finaline doğru yürüyorum, deneyimlerim ve yaşadıklarımdan sonsuz hayatın insanlığa bıraktığımız mirasla mümkün olabildiğini düşünüyor ve kendi çapımda bu yolda bir çaba harcıyorum. gelecek için günümüzde görüp ulaşabildiklerimi ışıklarla yazı yazarak kayıt altına alıyorum. ben zamanın tanığıyım. cemal gülas.zamanın tanığı diye bir televizyon programı yapmaktadır trt1'de.

yaşadığı hayata imrenilen bir kaç kişiden biridir. bir diğeri de bence coşkun araldır. şöyle bir hikayesini okumuştum internetten ve beni çok etkilemişti:

araştırmacı fotoğrafçı cemal gülas' ın artvin maçahel'de bir akşam üzeri
rastladığı yaşlı bir kadının mısır tarlasını kazdırmak için şehirdeki
çocuklarına göndermek üzere yazdırdığı bir mektup gezginin hayata
bakışında yepyeni bir sayfa açmış. mektubun bir kopyasını tarlasını kazması karşılığı istemiş.
bir hafta boyunca kadının tarlasını kazmış. iş bittiğinde ellerinin acısı bir
ay sürmüş. ancak bu ona yıllar sonra bile hayatında yaptığı tek hayırlı
işin o tarlayı kazmak olduğu gibi gelirmiş. mektup daha sonra kadının
çocuklarından başka bir milyondan fazla insana ulaştı, ulaşmaya devam
ediyor. taşıdığı anlam ve evrensel nasihati sayesinde bir banka
almanya'daki işçilerimize gönderilmek üzere mektubu takvim
yaptırdı.

mektup şöyle idi:

canımın direği,

bakma bu günkü dağların ak karına, gün gelip güneş daha sıcak
doğacak ve eriyecek buzlar. delecek toprağı otlar, sürgün verecek yine kuru
görünen ağaç dalları. uyanan toprağın yüzünü tırmalayacak umut kazmaları.

yurt dediğin nedir oğul? doğduğun yer mi? doyduğun yer mi? bir
yere yurt diyebilmen için önce doğmalı sonra doymalısın elbette.
istekleri bitmeyene iki cihanda da huzur yoktur. böyle bilirim.

asıl olan çok çalışıp, az istemektir bu topraklarda. her sene bir çift
mısırdır hasatta umudum, odur bağlayan beni hayata ve buraya. önce ekerim
tohumları kara toprağa, sonra beklerim ki dönüşsünler ak koçanlara. böyle
geçti yüzyılım bu topraklarda. ne kötüden iz gördüm, ne de namertten söz duydum; şükrettim ama beklemedim ki tanrı göndersin. bildim ki eğer vermezsem bu sarı tohumu kara toprağa,
ne umudum kalacak, ne de toprakla bir bağ aramda.

"dağın arkası dağ olur" derler. doğrudur. lakin bakarsan, beklemeyi
bilirsen dağın arkası bağ da olur. onun için ne sabrımı ne umudumu
yitirdim yalan dünyada. ana rahmi gibidir dünya insana, ana rahminde
göbek bağıdır hayat bağımız, dünyada ise umutlarımız.
umudunu yitiren, hayat bağını da yitirir oğul. ben bunu bilir,
bunu söylerim.





Yolculuklarıma önce hayal kurarak başlarım. Dünyanın üstündeki Kuzey Kutbu’na yürüyerek gitme fikri daha çocukken düşlediğim bir seyahatti.
Yolculuk ve hayal benimdi ama sonuçta bu davranışım yaşadığım ülkede başka insanlara da dünyayı merak ettirecek pencereler açıyordu.
Bana göre insanlığın çıra ışığından lazere giden yoldaki en büyük silahı hayal gücüdür. Seyahatler de hayal gücünü tetikleyen önemli etkilerdendir.
Yaşadığımız çağ insanlık tarihi için çok önemli.
Bedensel olarak milattan altı bin yıl önceki atalarımızla aynı fiziksel özelliğe sahip olmamıza karşılık, bugün bizim hayatımızdaki her şey, o zamanki atalarımız için mucizelerde bile düşünülemeyecek unsurlar içeriyor. Oysa dünyamız o günkünden pek de farklı değil.
Her gün batımını izlerken neandartellerin nasıl yok olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Bana göre neandartellerin sonunu hazırlayan şartlar, homosaphienler için de yavaş yavaş gerçekleşiyor.
Günümüz dünyasını tanımak adına yaptığım seyahatlerde çektiğim fotoğraf ve filmler, giderek yakın çevremden sergi salonlarına, televizyon ve kitaplara taşınmaya başladı.
Hızla değişen hayatın içinde anları fotoğraf ve film karelerine hapsederek donduruyorum.
Bu kareler ileride meraklısının gözünde yeniden canlanacak, gelecektekilerin, yaşadığımız zamanı belgelerden daha kolay anlayacaklar diye umuyorum…
Sorumluluklarım arttıkça “ben”, “biz” olduk…
Seyahatlerimin hayatıma kattıkları “ben”i “biz”e taşırken, ben de “biz”im benden daha başarılı olduğunu gördüm.
Unutmayın, biz sizi de içine alan bir kavramdır. Hep beraber ülkemizi, yaşadığımız coğrafyayı kıtamızı ve dünyamızı tanıyacağız.
Bu sebeple ben de çapımca Anadolu’nun görsel coğrafya envanterini hazırlıyorum. Kısacası gelecek için zamanıma tanıklık ediyorum.
Ben zamanın tanığıyım…
[COLOR=#b5c100]Cemal GÜLAS

[COLOR=#b5c100]2004 Yılından beri TRT’de sürdürmekte olduğumuz Zamanın Tanığı programı, 80 bölüme ulaşan yayınıyla Anadolu coğrafyasında bir ilke imza atarak birçok bilinmezi ekrana taşımış, ana hedefi olan Türk insanını Anadolu Coğrafyasıyla tanıştırma işlevinde ilk bellekleri oluşturarak oldukça başarılı olmuştur.
[COLOR=#b5c100]Zamanın Tanığı Ocak 2009’dan itibaren yepyeni bölümleriyle TRT ekranlarında…



[COLOR=#b5c100]ZAMANIN TANIĞI


Ömrüm içinde kaç geceyi gündüze kavuşturduğumu hatırlamıyorum, Gün ışıkları karanlığı yırttığında yol çağırmaktadır beni, sıcak yataktan usulca süzüldüğümde yüreğime damlayan özlemlerim, daha kapıdan çıkmadan göl oluverir gönlüme.

Sessizce süzülürüm yollara. Henüz kentin ışıkları sönmemiştir; mekanik nehirler taşmamıştır. Mesafeler düşüncelerimden daha kısadır…

Sonraki günler sessizliğin ve kimsesizliğin hükmü altındadır ve günler hızla akmaya devam eder…

Her gündüz geceye kavuştuğunda özlemlerim alev, alev yakar içimi; şömine alevinin kızıla boyadığı evimin odası tüter gözümde…

Yinede dönmem evime, merakıma teslim olurum. Bilirim ki çekilen kürek; dönen tekerlek; atılan bir adım doğacak her gün, beni yeni öykülere farklı meraklara taşıyacak…

İşte bu meraklardır yorucu görünen hayatımın dayanma noktası…

İçimdeki merak arttıkça bildiklerimin hızla eridiğini, bana yetmediğini hissettim.

Korku yerine merak, yorgunluk adına sonsuz bir inada sahip olduğumu düşündüm.

Zaman tasarruf edemediğimiz bir kavram istesek de, istemesek de geçip gidiyor, dün derken yarınlar dün dünler öbür gün olurlar.

Geriye dönüp baktığımda mutlu olduğum çok iş başardım diye düşünmeden edemiyorum.

Doğu Karadeniz sıra dağlarının sise teslim doruklarında vadilerinde ayağımızın değmediği çok az toprak kaldı…

Birersel meraklarım toplumsal değerlerin oluşmasında küçük katkılar olarak karşıma çıktıkça sorumluluk duygularım gelişti.

Arı misali ben bal yapıyorum, bir gün bu balı hasat edecek birilerinin olacağından eminim…

Arazide olmak insana asla denetleyemeyeceği olay ve nesnelerle yan yana yaşamayı öğretiyor;

Hayatta karşınıza çıkabilecek sürprizlere karşı bilincinizi açık tutarken sabırlı olmayı izlemeyi unutamayacağınız bir şekilde belleğinize yerleştiriyor.

Ben doğru bildiklerimi dostlarımın da yardımı ile geliştirerek hayat yolundaki serüvenimin finaline doğru yürüyorum. Deneyimlerim ve yaşadıklarımdan sonsuz hayatın insanlığa bıraktığımız mirasla mümkün olabildiğini düşünüyor ve kendi çapımda bu yolda bir çaba harcıyorum.

Gelecek için günümüzde görüp ulaşabildiklerimi ışıklarla yazı yazarak kayıt altına alıyorum. Ben zamanın tanığıyım…

[COLOR=#b5c100]Cemal GÜLAS












Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 944
favori
like
share
MaRaBoGLu61 Tarih: 19.11.2008 18:54
[COLOR=#b5c100] Cemal Gülas'ın Fotoğraftaki Bilinmesini İstediği Öz Geçmişi

1986 yılında mantar gibi bir gecede ortaya çıktı ( bazıları ET nin akrabası derler)
Bu durumu Cemal kısaca şöyle tanımlar: Dönüp geriye baktığımda fotoğraflayacak ne çok şey varmış diyordum. İnsanlık milyonlarca yıla sığdıramadığını şu son yüzyıla sığdırdı ve çağların en hızlı değişimi yaşadığı bir zaman dilimi başladı.
İnsanlar çıra ışığıyla aydınlattıkları karanlık gecelerine kandil yağının lüksünü yaşayarak devam ettiler. Ve bu gün uydulardan gelen görüntüler sayesinde tüm dünyadan anında haberler alabiliyorlar. Yalın ve işlevli ihtiyaçları giderek çeşitlendi. Hayatı kolaylaştıran öğeler arttıkça sanki zaman kısaldı. Artık çeşmelerden soğuk ve sıcak su akıyor, ışığı bir düğme ile açıp kapıyor, küçücük bir kutuda dünyanın en ücra noktasındaki sevdiklerine ulaşabiliyorlar. Bana göre bu çağ İnsanlığın asla unutamayacağı bir çağ olacak. Bende bu çağı gelecekte merak edenler için zamana tanıklık ediyorum.
1987 yılında avlanmaktan vazgeçer umudu ile; Nedim Göknil’e hediye ettiği Karaca fotoğrafı yüzünden deşifre oldu.
1988 yılında Ali Üstay ve Sami Güner’in tehditlerine karşı koyamayarak ilk sergisini açtı...
1989’da Ersin Alok’un,
1990’da Halim Kulaksız’ın,
1991’de Ahmet Kayacık’ın teşvikleriyle üç sergi daha açtı.
1989-1993 arasını “Hollanda’da mı, Türkiye’de mi oturayım” kararsızlığı yüzünden dünyanın çeşitli yerlerinde dolaşarak geçirdi.
1993 yılının mart ayında Hürriyet Gazetesi’ndeki arkadaşı M. Yaşin’i ziyarete gitti ve pasaportunu Yaşin’e kaptırdı.
1993 1 Nisan şakası diye ATLAS adlı bir derginin adını koydu. Derginin kısa sürede Türkiye'nin en bilinen Coğrafya dergisi olmasında baş rol oynadı.
1996 yılında Kızılderililerle yaşamak için Kuzey Dakota'ya gitti ama büyük şefin çadırının yerinde beyaz adamın çiftlik evi kurulmuştu.
1997 yılına kadar Atlas’ta 60’tan fazla konuya imza attı.
1997’de Şevket Esin’in desteğiyle DELİ RÜZGAR gibi esti ve beşinci sergisini açtı.
1997 ‘de ALCATEL’in sponsorluğunda BULUTLARIN ÜLKESİ adlı hayalini kitaba dönüştürdü.
1998 yılının mart ayında çocukluk düşlerini süsleyen kuzey kutbuna yürüyerek giden ilk Türk oldu.
1998 yılında bedeni büyüyüp beyni küçülen ATLAS'LA yollarını ayırdı.
1999'da CANON' un Desteği ile GÖNLÜMÜN YOLUNDA YÜRÜRKEN adlı altıncı sergisini gölünün yolunda yürüyenlerle paylaştı.
2000 Bulutların Ülkesi CNN Türk televizyonunda 12 bölüm olarak yayınlandı
2001 yılında Nesli tükendiği sanılan Anadolu Leoparını bulup görüntülemeyi başardı.
2001 yılında dünyanın en zor yarışı diye zorla götürüldüğü Yenizelanda’daki Ecochallenge yarışında hayatının tatilini yaptı.
2002 Türkiyenin En iyilerinde fotoğraf dalında en oldu.
Cemal “Bulutların Ülkesi”ni keşfederken 500 bin kilometreden fazla yol katetti.
2 arazi aracı eskitip kullanılmaz hale getirdi.
6 kez akrep, 1 kez de yılan tarafından sokuldu.
İki kez boşandı. Bir kez evlendi.
5 kez ciddi hayati tehlike atlattı. Vücuduna aldığı küçük darp ve yaraların hesabını hiç hatırlayamadı.
Türkiye'yi dünyanın küçük bir maketi olarak tanımladı.
Anadolu üstündeki birçok bakir alan “insanı” İlk defa Cemal ve ekibi ile tanıdı.
Ve yaptıkları kendine sorulduğunda: “Kim benmiii. Bunların hepsi iftira” "Benim için fotoğraf, bir kutuya hapsedilip, uyutulmuş ışıklardır. Meraklısının gözünde uyanıp dans ederler". Doğadan kokuları ve sesleri de fotoğraf gibi getirebilseydim, bazı insanlar vahşi hayvanlar gibi doğaya dönerlerdi."dedi...