[COLOR=#b5c100]ÇEVRENİN İNSAN HAYATINA ETKİSİ


Tohumlar ve tahıllar artık olgunlaşmıyor; inekler artık gebe kalmıyor, gebe olan dişi hayvanlar artık yavrulamıyor. Bunun üzerine dağlar kurudu, ormanlar kurudu, çayırlar kurudu, kaynaklar kurudu, sonra ülkenin üzerine açlık çöktü.
Faniler açlıktan ölüyor. Büyük güneş tanrısı bir bayram düzenledi. Bin tanrıyı davet etti. Yediler içtiler ama doymadılar, susuzluklarını gideremediler. Develi yakınlarındaki bir Hitit yazısı bu cümlelerle Anadolu’daki geçmişte yaşanmış çevre felaketini tarif ediyor…
Gezegenimiz geçmişte olduğu gibi gelecekte de tufanlara yok oluşlara ve yenilenişlere sahne olacak.
Üzerinde durduğumuz yer kabuğuna dikkatli bakan bir göze asla güvenli görünmeyecektir bir canlının ömrü bu değişiklikleri gözlemeye yetmese de bazı canlıların bu değişimin tam ortasında kaldıkları inkâr edilemez bir gerçektir.
Son yıllarda gelişen bilim insanın israfa varan tüketimi çılgınlıkları ve başka hayatları umursamayışının bedelini yine kendisinin ödeyeceğini artık net bir şekilde göstermektedir…
Sessiz ve yalnız zamanlar insana üç şey armağan eder.
Kendisini anlamayı, çevresini anlamayı ve bağışlamayı…
Kendisini anlayan insan çevresini anlamak için daha güçlü bir istek duyar.
Çevresini anlayan insan anladıklarını paylaşmak için bütün canlılara ilgi duyar.
Çevre, beş harfin içine sığdırılmış gibi görünse de, tüm hayatı kapsar aslında. Üzerindeki olumlu ya da olumsuz her türlü etkiyi direkt muhatapları ile paylaşan, saç rengimizden gıdamıza, inançlarımızdan korkularımıza, umutlarımıza kadar tek bir ayrıntı yoktur ki çevre veya çevremiz dediğimiz değerden etkilenmesin.
Çevremizi anlayabilmek için şimdi şöyle bir durup düşünelim. Dünyamız bizim için ne kadar büyüktür? Bizim vücudumuzdaki hayatımızı yok edebilecek bir virüs için ne kadar büyüktür? Temelde bakıldığında ikimiz de bir çevreye sahibiz ve yaradılışımız gereği bir hayat sürdürmeye devam etmekteyiz.

İkimizin boyut ve çevre kavramı nasıl tarif edilebilir? Farz edelim ki, dünyamızı kâinattaki başka bir yıldızdan seyrediyoruz. O zaman dünyanın boyutu, bizim boyutumuz ve bedenimizdeki virüsün boyutunu nasıl tarif edebiliriz? Ya da böyle bir hayattan haberdar olabilir miyiz? Düşünmenin kerameti ve zarafeti olduğu kadar vahametini de göz ardı etmeden, düşünmeye devam edelim ve uzayın derinliklerinde bir başka gezegenden yaşadığımız dünyaya inmiş akıllı bir canlı olduğumuzu hayal edelim. Bugün yeryüzünde insanoğlunun 5 milyonun üstünde canlı türünü tanımlayabildiğini biliyoruz. Tanımlayamadığı ya da farkında olmadığı türün ise tanımladığı türden 10 kat daha fazla olduğunu tahmin edebiliyoruz. Yani biz yaşadığımız gezegene dünyadan canlı formlarından örnekler alarak geri dönmek istersek, yanımızda ortalama 50 milyon canlı formundan örnek götürmek gerektiğini kaba bir hesapla hemen anlarız. Bu 50 milyon canlı formunun içinde insanın sadece bir türü temsil ettiğini düşündüğümüzde içinde bulunduğumuz çevreye karşı nasıl büyük bir sorumluluk taşıdığımızı da anlayabiliriz.
Yaradılış ve çevre açısından bakıldığında her birinin kendine has hayatının ve çevresinin var olduğunu görebiliyoruz. Birbirine geçmiş zincirin halkaları gibi birbirinin hayatını tamamladığını fark edebiliyoruz. Varlıkları birbirini etkileyen bu canlı formlarının aslında yeryüzündeki işleyişi tamamlayan küçük küçük parçaları olduğunu görürüz.
Çevre ve insan ilişkileri üzerine yapılan ilk eserlerde öne çıkan faktörler insan ve iklim üzerine yoğunluk kazanır. İklimin hayatı bütünüyle yönlendirdiği düşünülür. Tarz olarak bu doğru bir yaklaşımdır ancak belirleyici değildir. İnsan dışındaki hiçbir canlı yetişip geliştiği iklim ve toprak dışında hayatta kalamaz. Hatta bazı bitki türleri belli bir yaştan sonra iklim ve toprak yapısının yanı sıra geliştiği zamana kadarki yönünü bile seçer. Oysa insan dünyadaki gelişen şartlara, değişen iklimlere diğer bütün canlılardan daha hızlı adapte olur ve yaşadığı çevreyi de diğer canlılardan daha fazla tahrip eder.
Çevre üzerine eserler yazan İbn-i Haldun dünyayı yedi iklim kuşağına ayırır ve bu iklimlerin insanın meşrebi üzerinde çok büyük etkileri olduğunu söyler. İslam dünyasında çevrenin insan üzerindeki etkisini inceleyen İbn-i Sina(MS 980–1337) zencilerin ve Slavların deri renklerinin yaşadıkları iklim ile ilintili olduğunu, belirli hastalıkların belirli yörelerde tedavi edilebildiğini ilk savunan hekimlerdendir. Gelişen bilim çevrenin sadece iklimler ve coğrafyalardan ibaret olmadığını dünya üzerindeki bütün canlıların yaşadığımız gezegenin ekosistemini oluşturduğunu daha belirleyici bir şekilde izah edebilmektedir. Çevre ve ekoloji üzerine yazılabilecek ciltlerle fikri bu satırlara sığdıramayacağımız gerçeğinden yola çıkarak benim bireysel olarak çevre ve insan ilişkilerinden hayatımın etkileniş örneklerini vereceğim.

6 yaşında bir çocuktum. Bir dereden tuttuğumuz balıkları bir gün akşama kadar yol yürüyüp, balık olmayan başka bir dereye döktükten sonra dedemle oturmuş yemek yiyorduk. Ona neden balıkları yemek yerine bu kadar yol getirip dereye bıraktığımızı sormuştum. Dedem benim çevreye bakışımı kökten değiştiren şu nasihati etmişti:
“Bir insanın sımsıkı elinde tutabildiği tek şey kendi hayatıdır ve tüm sahip olduklarımızın ya da kaybettiklerimizin sebebi yine biziz. Dereden olta ile bir balık tutarız sudan çıkarıp boynunu kırıp torbamıza koyarız; ama kancadan kurtarır suya bırakırsak asıl o zaman torbaya koymuş oluruz… Baktığında ters görünen bu davranışımız tüketmeye yönelik olmayan bir eylemdir. Bundan sonraki başka bir gün o balık, ya da onun yavrusu başka balıklar çantan için derede yüzmeye devam edecektir. İşte anları yaşayıp tüketirken bu balık misali davranmalıyız. Sadece şu anı yaşıyoruz diye yok edici değil bir sonraki an için üreten olmalıyız. O zaman elimizdeki her şey bir sonraki zamandan kalan ya da çoğalan, iyi şeyler olarak çevrimize dizilecektir. Ama tüm bunlar bizim hızla tükenen ömrümüzün geçmesini durdurmayacaktır. Bugün ben dede sen torunsun, yarın sen dede başka biri torun olacak ve bu zincir birbirine devrettiğimiz iyi şeyler ya da kötü şeyler üzerine akıp duracak. Bunun için her geçen anımızı iyi anlayıp değerlendirmeliyiz. Her canlı hayat zincirinin halkalarından biridir. Bu halkalardan birinin kırılmasına ya da yok olmasına izin vermemeliyiz ki dünya bizim için de yaşanabilir olsun.”

Dedemin bu lafı söylemesinin üzerinden tam 45 yıl geçti. Dünya çevre sorunları ve ekoloji ile tanıştı. Bugün çevrecilerin söyledikleri o gün dedemin söylediklerinden çok da farklı değil. Dedem tüm yaratılanların Tanrının kulu olduğunu söyler ve Tanrının diğer kullarının hakkına saygılı olmam için bana sık sık nasihat ederdi. Dedemi etkileyen MÖ 4 yy da yaşayan Mencius tu Mencius “Eğer tarlalardaki düzeni bozmasan ihtiyacından çok ürün elde edersin; Eğer attığın ağın gözleri küçük olmazsa daha fazla balığın olur” demiş…
Hayat bazen insanı mantık çizgilerinin dışına çıkarabilir. Soğuğu donarak, sıcağı yanarak, rüzgârı hissederek kendi bulgu ve bilgilerini oluşturan çoban, ortamında herkesten daha bilgindir.
Ben kendimi dinleme fırsatını insanların uzağında bulabiliyorum. İnsanların uzağı ise adı üzerinde insanların gitmek istemediği yerler; doğanın ilk gün ki örnekleri… Bu nedenle insana uzak ama gönlüme yakın bu mekânda kendimi mutlu, istekleri karşılanmış şımarık bir çocuk gibi hissediyorum. Hayatın içindeki bu müthiş uyumu ve çeşitliliği tanıdıkça Yaradan’ın bizi şaşırtarak kendine hayran bırakmak için bunca ayrıntıyı yaratmasına ne gerek vardı, bir ikisi bile Yaradan’a merak duymamız için yeterliydi diye düşündüğüm oluyor. Ancak insan denen canlının öğrendikçe artan kibri ile tatminsizliğini tanıdıkça bir iki şaşırtmanın da yeterli olmayacağını düşünürüm. İnsanın aymazlıklarını ve çevresi ile olan ilişkisini gördükçe var olan nesneler içinde insan bir üretim hatası mı acaba diye sorgulamadan da duramıyorum. Bu soruları dile getirmesem de aklımdan geçerler. “İnsanlar Yaradan’ın laboratuarında bir hata sonucu kaçan mikrop olduğunu düşünür ve bu kaçışa da cennetten kovulma mı demişiz acaba derim…”
Hiç bir kulu kendi sınırlarını aşmazken insan sürekli Yaradan’ı ile rekabete tutuşmuş. Kanser mikrobu nasıl bir insanın bünyesinde hayat kurarken onu yok ederse, insan da kendi hayat alanlarını kurarken üzerinde yaşadığı gezegeni birçok sefer felakete sürüklemeyi başlamış.
Sapkınlıklar artınca Peygamberler gelmiş ve yalnızca iyiliği tebliğ etmiş; bunun karşılığında da insana cenneti vaat etmişler.
İnsan uslanmamış, kendi cennetini kurmak için son hızla çalışmaya, yaşadığı gezegeni değiştirmeye devam etmiş. Bazen bu değişiklik kendisi ile birlikte diğer canlıların da sonunu getirmiş.

Bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığımda bunca sınırsız bir gücün sahibinin tek derdinin benim onu bilip bilmemem olmadığını daha çocukken kavramıştım.
Asıl mesele denge ile ilgili olmalıydı; bu dengeyi zorlayan ve yaşlı dünyada ne zaman ortaya çıktığı kesinleşmeyen bizlerdik yanı insan.
Sivrisinek kulunun hakkını yiyen, Dodo kulunun gemicilere kolay lokma olduğu için neslini tüketen insanın ıslah olması için umuyorum ki Yaradan insanı ortadan kaldırmak yerine başka çözümler gösterir.
Yaradan, tüm kutsal dinlerde buyurmuştu ki ‘Ben esirgeyen ve bağışlayanım. Bana karşı işlediğiniz suçlardan dolayı ben sizi affeder, cehennemimde yakmam; ama kullarım, birbirine karşı işlediğiniz suçları ben affedemem. Bunun için kul hakkına saygılı olun, birbirinizin hukukunu gözetin ve iyilik yapın. Peki Yaradan’ın kulu yalnızca insanlar mıdır? Bu istek bizim var olan her şeye karşı sorumlu olduğumuzun bir işareti değil midir?

Tüm diğer canlılar gibi insan da yeteneklerini duygusal seçimlerle geliştirdiğine göre bizleri diğer canlılardan koparan her halde mekân ve zamana bağlı kalmaksızın hayal kurabilme yeteneğimiz olmalı. Çünkü aynı coğrafyayı paylaştığımız canlıların da ihtiyaçları bizimki gibi doyma barınma üreme ve uyuma ise niye insan bu denli karışık olabilmiş, ya da niye ilkel kalabilmiş. Bir köpeğin koku alma duyularına, bir kartalın gözüne, bir çıtanın hızına, bir bukalemunun bedensel değişikliğine bir akbabanın uçma yeteneğine sahip olabilseydik acaba teknolojimiz bu denli gelişir miydi? Opsidyen kesme uçları ile başlayan silahlanma arzumuz tüm hayatı tehdit eder hale gelir miydi?
İnsan ilgisini bu denli çeşitlendiren insan gibi kendini beğenmiş bir canlıyı şaşırtabilen tek şey yine kendi merakı oluyor. Bir ormanda çalıştığım sırada koltuk altım tatlı tatlı kaşınmaya başladı elimi götürdüğümde bir kenenin derimi delip karnını doyurduğunu fark ettim; bir kenenin hayattaki tek amacı algılamalarını harekete geçirecek sıcaklığın hemen yakınında bekliyor olmasıdır sabırla beklediği yerden kendisini bu ısıyı yayan canlının üstüne bırakır.
Dişi kene yumurtalarını bırakmadan önce kan emmek zorundadır ve tüm hayatı boyunca neslini sürdürecek yumurtalarını besleyecek bu kanı bulacağı sıcaklığı bekleyerek geçirir. Uygun uyarılma gerçekleştiğinde hayatının ilk ve son yemeği için harekete geçer. Mekân ve zaman kavramı bir kene için hiçbir anlam taşımaz bu yemek için bazen on beş yırımı sene beklediği var sayılır. Memelilere has butirik asit kokusunu aldığında bu uzun bekleyişine son verir ve sonun başlangıcı başlar. Saplandığı yerde şişene kadar sıvı emdikten sonra memelinin üstünden kendisini bırakır yumurtlar ve ölür.
Onun yavruları da aynı süreci izler ama insan; İnsan amacı hedefi sürekli değişen bir canlı ve bu sayede birey olarak gelemese de insanlık zinciri içinde soyunu bu günkü boyuta taşımıştır. İnsanlık zinciri içinde milyarlarca halka olmasına karşılık insanın bu günkü boyutta sahip olduklarını binlerce insan üretmiştir. Kültürde sanatta ve bilimde insanı günümüze taşıyan isimleri bir bir liste yapabiliriz.
Peki bunun sebebi nedir, insan aynı insansa neden her biri ayrı ayrı birer deha, mucit, yada sanatçı değildir; yada böyledir ama bizler mi nankörüz.
Bunları düşününce koltuk altımdaki keneyi koparıp atmaktan vazgeçtim, tatlı tatlı zamanlı zamansız kaşınmanın dışında bana bir zararı yok, kim bilir belki kene soyundaki evrimi başlatacak kene benim koltuk altıma yapışan kenedir. Adem baba bir Dinozora yada ondan güçlü o an her ne idi ise ona yem olsaydı belki insan nesli hiç olmayacaktı. Bizlerde bir keneden çok farklı olduğumuzu sanmıyorum neticede hiç bir şey kalıcı değil bizler kendi kurduğumuz kantarda kendimizi tartıyoruz. Aslında kaç kilo olduğumuz kimsenin umurunda değil bir gün üzerinde yaşadığımız gezegen toz bulutu olacak belki o zamana kadar insan kendi soyu kadar çevresindeki her şeyin aslında bir bütünün parçaları olduğunun bilincine varacak ve koltuk altındaki keneyi o kadar rahat koparamayacaktır diye düşünüyorum. Yaşadığım çevrede gördüklerimin hayatımda, kültürümde, inançlarımda ve insan ilişkilerimde ne denli etkili olduğunu hatıralarımdaki hala canlı olan örneklerle bir kez daha onaylayabiliyorum. Canlıların hayatını yaşadıkları çevredeki gözle görülen ya da görülmeyen bütün canlıların derinden etkilediğini biliyorum. Tıpkı yağmurlu iklim arısının saldırgan, ılıman iklim arısının yumuşak başlı olduğunu bildiğim gibi…



Alıntıdır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 6678
favori
like
share