[color="#15929a"]Son zamanlarda birkaç sokakta 2-3 cam kırılınca herkes "Biz bu filmi görmüştük" diye konuşmaya başladı. Ben de eski filmlere düşkün olduğumdan "Neymiş bu film" diye merak ettim ve bandı geri sarıp izle*meye başladım.

Görmeyenler varsa kısaca anlatayım. "Eski film" şöyle başlıyor:

Yıl 1968...Üniversiteler ayakta...Öğrencilerin ortak bir talepleri var: Yönetime katılmak...Haziran ayında İstanbul Üniversitesi'nde boykot başlıyor. Gençlerin başında Deniz Gezmiş, Bozkurt Nuhoğlu, Cavit Kavak gibi birkaç öğrenci var. Üç kişilik "işgal komitesi", bir bildiri yayınlayarak üniversitede reform istiyor... Sonra da 21 yaşındaki Deniz Gezmiş önderliğinde bir grup rektörlüğe doğru yürüyüşe geçiyor.

Şimdi filmin bu bölümüne dikkat.

Rektör Ord. Prof. Şerif Egeli öğrencileri ayakta karşılıyor, ellerini sıkıyor, "Hoşgeldiniz" diyor ve makamında kabul edip onları ikna etmeye çalışıyor. Deniz Gezmiş, öğrencilerin yumuşadıklarını sezince elindeki sopayla rektörün masasına vurup, masadaki camı kırıyor. Egeli, ses çıkarmıyor. Sonra öğrenciler rektörün arabasının lastiklerini indiriyorlar. Rektör başka bir arabayla okulu terkediyor. Ardından boykot, işgale dönüşünce Rektör basına bir demeç veriyor ve diyor ki:

"Coşkun hisler biraz yatışıp, problemin önemiyle orantılı rahat konuşma dönemine girilince sorunların sonuca vardırılmaması için sebep yoktur."

Ertesi gün Abdi ipekçi İstanbul radyosunda yönettiği açık oturuma Rektör Egeli'yi davet ediyor, "Ancak karşınızda üniversite işgal konseyi temsilcisi olacak" diyor. Rektör kabul ediyor, işgalci öğrencilerin temsilcisiyle rektör, uygarca tartışıp, öğrenci isteklerinin kabul edilebi*lir olduğu konusunda görüş birliğine varıyorlar,

İşgaller yayılınca İstanbul Valisi Vefa Poyraz, gençleri ikna etmek için, önce önderleriyle uzlaşmak gerektiğini düşünüp, Deniz Gezmiş'in babasından yardım istiyor. Cemil Gezmiş, bu talebi Deniz'e iletiyor, İşgal Komitesi, Vali'yle görüşme kararı alıyor. Sonrasını Cemil Gezmiş 12 Mart belgeselinde şöyle anlatıyor:

"Deniz'i Cağaloğlu'nda bir berbere soktum. Sakalı uzamıştı. Traş oldu. Vali'nin yanına gittik, içeri girdi. Yarım saat sonra çıktı ve 'Baba işgali kaldıracağız.' dedi'.


İşte o bahsettikleri "korku filmi" böyle başlı*yor.

Peki sonra ne oldu da, bu sıcak tablodan öyle bir kan gölü doğdu?

Ankara'da bazı kulaklar tıkandı, "yolların yürümekle aşınmayacağı" sanıldı. 20 yaşındaki gençlerin üstüne polis sürüldü. Onlar da yolları yürüyüp gittiler. Ta ki idama kadar...

Rüzgar ekenler de, fırtına biçtiler.

Geçen gece Siyaset Meydanı'nda "harç meselesi"ni tartışan öğrenciler, rektörler, gazeteciler, yine o "eski film"den dem vurunca bu sahneleri anımsadım. Şimdi siz söyleyin, bugünkü filmin, yukarıdakiyle bir ilgisi var mı? Öyle valiler, öyle rektörler, öyle gazeteciler görüyor musunuz ortalıkta?

Üniversite gençliği, 30 yıldır hala "yönetime katılma hakkı, söz hakkı" istiyor. Katılmadığı, inanmadığı bir haksız sisteme bir de parasıyla ortak olmak istemiyor. Ve karşısında "çalışın tembeller" diyen gazeteciler, para hesabı yapan rektörler, "asıl amaçları politik" diye ahkam kesen hocalar buluyorlar.

Elbette asıl amaç politik: Harç, ideolojik bir dayatmadan başka birşey değil çünkü... İçi boş tabela üniversiteleri yaratma fikrini ortaya atan 12 Eylül’ü tartışmadan harç meselesi tartışılabilir mi? Girişinde yasak kitap aranan, sakalı var diye hocalarını kovan, özerkliği budanırken gıkını çıkarmayan bir üniversiteye karşı mücadele elbet siyasi sloganlarla yapılacak. Ve elbet rektör kapısından kovulan üniversiteli, sesini meydanlarda duyurmaya çalışacak. Ve elbet onlara YÖK kapısında jandarmayla karşılanan öğretim üyeleri de katılacak; "paralı eğitim"in ardından "paralı sağlık"ın geleceğini bilen örgütler de, "sosyal devlet'in kazanılmış haklarını savunma çabasındaki partiler de... Siz daha almayın gençleri üniversite yönetimine... hocalarını kapınızda süngüyle durdurun... Sırça köşklerinizde enflasyona endeksli harç oranları hesaplayın...

Eski bir film ise bu, filmin senaristi sizlersiniz, bunu görmüyor musunuz?

Kendi yazdığınız bir senaryoda onları nasıl figüranlıkla suçlarsınız?


"Nerde o eski rektörler, hocalar, gazeteciler" derken, "öğrenciler"i de atlamayalım. Siyaset Meydanı'nda 12 Eylül'ü anaokulunda karşılamış 90 kuşağının temsilcileri de vardı. Jöleli saçlarıyla "clark" çekerek lafa, "Nedir bu 68 kuşağı, hiç anlamadım" diye başlıyorlardı. Ebeveyn ağzıyla konuşup "Dünyayı kurtarmaya kalkacağımıza derslerimize bakalım. Bu ülkede devrimciye değil, okumuş insana ihtiyaç var" diyorlardı.

Dinledikçe bir kez daha anladım ki, bu ülkede herşeyden çok "dünyayı kurtarmaya kalkışan" devrimcilere ihtiyaç var. Hem de 1920'lerden daha çok...

Tarihten biliyoruz ki, çoğu zaman itilip kakılsalar, inançları için süründürülseler de gelecek, gençken dünyaya posta koyabilenlerindir...

Bizim jölelinin "kimdir bu 68'liler anlamadım" dediği toplantıyı, 20'sinde devrim sloganları yazan bir 68'li yönetiyordu. "Eski film"de O'nu okuldan kovanlar kimbilir şimdi neredeler?

Can Dündar

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 317
favori
like
share
MeLaNkOLiK Tarih: 06.12.2008 03:02
ne demişler tahsil cehaleti alır eşşeklik baki kalır.. nerde o insanlar nerde o öngörü nerde??? önüne konan bir cuval yemi eşşek te yiyip yükü çeker.önce insan olmanın özelliği farkedilmeli..