Hayır ve şerrin Allah’tan olması cihetiyle, insanları hidayete erdiren ve dalalete düşüren ancak Odur. İnsanlar birbirinin hidayet ve dalaletine sadece sebep olurlar. Hidayet ve dalaleti Cenab-ı Hakkın yaratmasını yanlış anlayan bazı kimseler, “Hidayet Allah’tandır, o nasip etmedikten sonra insan doğru yola giremez.” diyerek, hem başkalarını ikaz ve irşat etme yolunu kapatmakta, hem de kendilerini kusurlarında mazur göstermek istemektedirler.

Önce şunu belirtelim. Cenab-ı Hakkın dilediğine hidayet buyurması caizdir. İnsanları saadete erdiren ve şekavete düşüren ancak o dur. Lakin yüce rabbimizin bir kulunda dalalet yaratması, o kulun kendi cüzi iradesini kötüye kullanması sebebiyledir. Yoksa, kul kendi kabiliyetini dalalet yoluna yöneltmedikçe, Cenab-ı hak onu o yola sevk etmez. Aynı durum hidayet için de söz konusudur. Nasıl ki insan rızık için gerekli bütün teşebbüsleri yaptıktan ve sebeplere başvurduktan sonra neticeyi Allah’tan bekler. Zira Rezzak (rızık verici) ancak Odur.

İnsan, sebepleri mükemmel bir şekilde yerine getirmekle rızkı elde etmeğe muhakkak gözüyle bakamaz. Aynen öyle de bir kimseye Allah’ın emir ve yasaklarını en güzel bir şekilde tebliğ eden insan, neticeye kesin gözüyle bakamaz. Zira, Hadi (hidayete erdirici) ancak Odur. Allah’ın dilediğine hidayet vermesi ise, hidayet şartlarına riayet eden kimseye, dilerse hidayet vermesi demektir. Yoksa, “hidayet için gerekli hiçbir sebebe riayetin gerekmediği” manasına gelmez. Bu düşünce tarzı rızık misalinde, tarlaya tohum ekmeden mahsul beklemeğe benzer.


Alaaddin Başar (Prof.Dr.)


alıntıdır

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 976
favori
like
share
waluable Tarih: 25.12.2008 15:40
ALLAH razı olsun
ADALI Tarih: 07.12.2008 09:04
Hidayet Allahtandır .


Her şey Allahu Teâlâ’nın kaza ve kaderi iledir. Nitekim “Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap ve sıkıntıyı işte böyle verir” (En’am, 6:125) ayeti hidayetin Allah’tan olduğunu açıkça ifade eder. Ancak bu hidayet insanın kazanımı sonucu Allah’ın vermesi iledir. İnsan ise hidayeti kendi hür iradesi ile Allah’tan ister ve ya hür iradesi ile dalaleti ve küfrü tercih eder. Burada istemek insandan, yaratmak ve vermek Allah’tandır. Nitekim ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere göre rızık da şifa da yaratılması ve verilmesi Allah’tandır; ama bunları kazanmak ve elde etmek insanın iradesi ile istemesi ve çaba sarf etmesine bağlıdır. İnsan rızkı kazanmak için ne kadar çalıştığı, şifayı elde etmek için doktor ve ilaçlara başvurduğu görülmektedir. Sonuna şifayı da rızkı da veren Allah’tır ama Allah insana durduğu yerde istemeden ve çalışmadan vermemektedir. Buna bir itiraz yok. Ama neden aynı şekilde hidayeti isteme konusunda tembel davranılmakta ve Allah’a havale edilerek hiçbir çaba gösterilmemektedir?

Hidayet büyük bir nimettir, ruhun cennetidir ve ebedi saadetin vesilesidir. Allah hidayet nimetini insanlara peygamberleri, kitapları ve insanların da bunları istemeleri, kalplerini gönüllerin, kafalarını ve beyinlerini çalıştırmaları şartı ile vermektedir. Kişi ilim öğrenmez, kur’an okumaz ve imana, islama ve gerçeğe dair bilgileri elde etmek ve hidayeti bulmak için çaba sarf etmezse rızkı ve şifayı vermediği gibi hidayeti de vermez. Ne mecburiyeti var?

Bütün ayet ve hadislerde kesin olarak cennetin iman ve salih amel ile cehennemin de küfür ve isyan ile kazanıldığı açıkça ifade edilmektedir. Hiçbir kimseye Allah küfür ve inkâra, isyan ve tuğyana zorlayarak zulmetmediği ve zulmetmeyeceği gibi, hiç kimseye de hidayeti durup dururken vermez ve bu haksızlığı yapmaz. Kişi iradesi ile ister, yetmez öğrenir, çaba sarf eder, yetmez ibadet ve dua ile Allah’tan yardım ister, yetmez, günahlardan kaçarsa o zaman hidayeti hak eder ve Allah da ona “Çalışmasının karşılığı olarak” (Necm, 53:39–40) verir. Çalışmadan kim ücreti hak eder ve kim kime karşılıksız bir şey verir? Bunu insanlar arasında bir kural olarak koyan Allah elbette kendisi de insanın çalışması ve hak etmesi ile ancak cennet ve cehennemi ona yazar.

Nitekim hadis-i şerifte “Allah imanı yarattı ve onu güzel huylar ve Salih ameller ile takviye etti. Küfrü yarattı ve onu da kötü huylar ile takviye etti.” (İhya, 3:116) buyurulmuştur. Bu hadise göre küfür ve iman Allah’ın takdiridir. Ama bunları kesbetmek insanın iradesi iledir. Allah küfrü isteyene verir, insan kötü düşüncesi, cehaleti, nefis ve şeytana aldanması ve kalbine şeytandan gelen telkinleri ile tercih eder, sonra onu kötü huy ve kabiliyetlerle güçlendirir ve küfrünü artırır. İman da öyle..

Bediüzzaman hazretleri “Allah onların şerlerini hayra çevirir” (Furkan, 25:70) ayetini izah ederken meseleyi kabiliyet ve istidat olarak ele alır ve der ki “Allah onların şerre çalışan kabiliyetlerini imana ve islama, hayra çevirir.” Yani insan Allah’ın kendisine verdiği kabiliyetleri, aklı, zekâsı ve duyguları ile şer işleyecek iken hayırlı işleri yapmaya yönelir. Burada günahları Allah sevap olarak yazar şeklinde anlamak çok yanlıştır. O zaman imanlının işlediği günahları Allah sevap olarak yazar anlamı çıkar ki bunun ne kadar yanlış olduğu malumdur. Öyle ise doğru yorum Bediüzzamanın yorumudur. “İnsandaki nihayetsiz kabiliyet-i şer kabiliyet-i hayra ınkılab eder.” (Sözler, 512)

Bir cetvel güneşin karşısında eğrilirse her şeyi eğri çizer. Bir terazi bozulursa her şeyi noksan tartar. Bir ölçü bozulursa her şeyi yanlış ölçer. Bir insan inancını düzeltmeden kur’anı okursa her şeyi yanlış anlar ve yanlış değerlendirir. Böyle biri freni patlayan ve yokuştan aşağı hızla ilerleyen bir kamyon gibi ne yapacağı ve nerde duracağı belli olmaz. O zaman bunların şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Sapık bir cereyana kapılan kimsenin hidayeti bulamamsı ve gerçeği görememesinin sebebi budur. Bunun için kişi çok çalışmalı ve hidayeti aramalıdır ama bulmak için de Allah’a yalvarmalıdır. Allah hidayet vermezse gerçeği göremez.
Allah bizi yanlış inanç ve düşüncelerden ve bunların sebep olduğu şer ve
kötülüklerden korusun! Amin!


Risalei nur.