Milli Ve Dini Bütünlüğümüz Açısından Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri

Doç. Dr. Osman CİLÂCI
S.D.Ü İlâhiyat Fak. Öğr. Üyesi

Ülkemize yönelik misyonerlik faaliyetlerine girmeden önce, mission, misyoner ve misyonerlik kavramlarını açıklamak gerekmektedir.

Kilise hukuku ve literatüründe mission, bir vazifeyi ifa etmek gayesiyle gönderilen delegasyon, daha şûmullü anlamıyla İncil'i Hristiyan olmayan kitlelere yaymaktır. Misyoner, (Fr. missionnaire) Hristiyanlığı yaymaya uğraşan kimse, dini yaymaya çalışan papaz, hem yabancı ülkelerde, hem de ülke içinde görev alabilen râhip, papaz veya din adamı vb. manalara
gelmektedir.

Misyon ise, yine lügâtlerde, bir kimseye verilen özel yükümlülük, özel görev, bir hükümetin, bir kuruluşun, genellikle uzak bir bölgede veya yabancı bir ülkede bir topluluk veya kimseye verdiği belirli ve geçici görev vb. manalar ifade etmektedir.

Misyon ve misyoner terimlerinin ne manalara geldiği tesbit edildikten sonra misyonerlik faaliyetlerinin ne anlam taşıdığı kendiliğinden anlaşılmaktadır. Özet olarak misyonerlik faaliyetleri, gerek İslâm ümmetine, gerek İslâm dünyasına varis olmak için plânlar, projeler hazırlamanın genel adıdır.

Şu bir gerçektir ki, her ülke, coğrafi varlığını ve toprak bütünlüğünü devam ettirebilmek için bir takım değerlere sahip olmak ve bu değerlerin müdafaasını yapmak mecburiyetindedir. Aksi takdirde ayakta kalması ve varlığını sürdürmesi tehlikeye düşer.

Ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması kavramı, özellikle coğrafî konumu fevkalâde nazik bir bölgede olan Türkiye için ayrı bir ehemmiyeti haizdir. Bu bakımdan Türkiye'de tarih boyunca sürdürülen misyonerlik faaliyetlerinden önce ülkemiz için millî ve dinî değerlerin ne derece önem arzettiğini açıklığa kavuşturmak gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tarihi temel yapısını teşkil eden Osmanlı İmparatorluğu, Türk kültürünü özümsemiş bir Türk boyu tarafından kurulmuştur. Ancak zamanla İmparatorluk hudutları genişledikçe, İmparatorluk coğrafyası kültürel bir mozaik manzarası arzetmiştir. Buna dayanarak Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunu, çeşitli etnik grupların bir başarısı olarak takdim eden bazı Batı'lı tarihçilerin değerlendirmelerine katılmak mümkün değildir.

Bir kültürler mozayiği olan Osmanlı İmparatorluğu'nda, Türk, Arap, Bulgar, Rum vb. kültürler, İmparatorluğun siyasî hakimiyeti altında, aynı coğrafyada birarada yaşamışlar, ancak İmparatorluğun bu hakimiyeti 1839 Tanzimat'ından sonra za'fa uğramıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, gerek siyasî, gerek diğer hukukî ve sosyal bütün haklarda eşit bir statü içerisindedirler ve "millî bir bütün" olarak mütalaa edilmektedirler.

Günümüzde milletimizin en başta gelen meselelerinden biri millî bütünlüğün sağlam şekilde yeniden tesisini gerçekleştirmektir. Millî bütünlükten anlaşılması gereken mana da bu olmalıdır. Bu da ancak millî bünyenin zayıflayan yönlerini sağlıklı bir biçimde yeniden ihya etmekle mümkündür. Bu bakımdan demokratik rejimin, millî bütünlüğü sağlamlaştırmada bir faktör olarak kullanılması pekâla mümkündür.

Bugünkü coğrafyası da dahil tarih boyunca Türkiye, daima dış tesirlere maruz kalmış bir ülkedir. Bu bakımdan da millî varlığını ve bütünlüğünü muhafazada hep zorluklar çekmiştir. Millî bütünlük, bizim bekamız için vazgeçilmesi düşünülemeyecek olan en temel faktörlerin başında gelmelidir.

Milletler, millî birlik ve bütünlüklerini korumak için bir takım tedbirler almak zorundadır. Çünkü yaşamanın gayesi devamlılığı gerektirir. Bizim milletimiz, devlet olma yolunda ilk adımı attığı andan itibaren bunun sağlam ve sarsılmaz temellerini oluşturmuştur. Osman Gazi'nin oğluna vasiyetinde bu mefkurenin derin izlerini görmek mümkündür.

Müdebbir ve ileri görüşlü devlet adamı olan Keçecizade Fuad Paşa'nın 1869 yılında Şehzade Abdülmecid'e, âdeta bir vasiyetname üslubu taşıyan şu arîzası, devlet ebed-müddet mefkuresinin şaheser bir örneğini teşkil etmektedir:

"Şehzâdem, bu devlet batacak. Onu bir millete dayandırmamız lâzım. Bu itibarla devleti Türk milletine dayandırmalıyız. Türk milletini okutmalı ve Devlet-i Âliyye'yi Türk milletine teslim etmeliyiz. Devleti kuranlar onlardır. Kurdukları devleti koruyacaklardır."

Türk milleti için tartışılmaz cevherlerin başında gelen millî ve dinî değerler, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğün temel taşlarıdır. Özellikle Türklerin İslâm Dini'ni büyük bir içtenlikle kabul ederek O'nu benliklerinin bütün zerrelerine sindirdikten sonra meydana getirdikleri cihan devleti 624 yıllık mazisi ile dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğu vasfını kazanmıştır. Dünyanın bu en uzun ömürlü cihan imparatorluğunun temelinde millî ve dinî değerlerin katıksız ve sağlam mayası vardır.

Takriben beş bin yıllık bir kültür potansiyeline sahip olan Türk milletini birlik ve bütünlük şuuru içinde yaşatan önemli iki unsurdan biri dil, diğeri de hiç şüphesiz dindir. Millî birlik ve bütünlüğün dinî ve millî temellerinin bir mana ifade etmesi; din, dil, tarih şuuru ve müşterek kalkınma heyecanına dayanmasını zaruri kılmaktadır. Milletimiz İslâm imanı sayesinde, bütün tahribatlara rağmen hem şahsiyetini, hem de millî
bütünlüğünü koruyabilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası,

"Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe'dir" hükmünü âmir bulunmaktadır. Ülkemizin bölünmez bütünlüğünü tehdit eder mahiyette, dinî ve etnik temele dayanan bütün faaliyetlerin altında dış mihrakların büyük rolü olmuştur. Bu tür oyunlara gelmemek için akl-ı selimle hareket etmek her zamandan daha çok şimdi bir zaruret ifade etmektedir. Anadolu insanını kucaklayan kültür mozayiği ile İslâm'dan kaynaklanan iman gücü, dağılmışlığı ve ümitsizliği
önleyecek ve bölünmez bütünlüğü sağlayacak en değerli unsurlardır.

Millî ve dinî bütünlüğü parçalayarak Türk milletini yıkmak teşebbüsü, yalnız Türk dünyası için değil, İslâm dünyası için de bir ihanettir. İslâm Dini, vatan, millet, istiklal, hürriyet vb. kavramlara çok önem vermiş, bu değerlerin yıpratılmasına bîgane kalmamıştır. Millî birlik ve bütünlüğün korunması hem İslâm, hem de tarih açısından bir vazgeçilmezliktir.
Türkiye için millî birlik ve bütünlüğün önemi kısaca ana hatlarıyla böylece açıkladıktan sonra yine ülkemizde tarih oyunca sürdürülmekte olan Misyonerlik faaliyetlerine geçebiliriz.

Temelde Hristiyanlığı yaymak için kurulmuş olan Misyonerlik teşkilatının mazisi oldukça eskidir. Hz. İsa'ya dini neşretmek için yardımcı olan Havarilerin ilk misyonerler olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü inançlarına göre Hz. İsa Havarilerine şu talimatı vermiştir:

"İmdi siz gidin, bütün milletleri şahit kılın. Onları Baba, Oğul ve Ruhu'l-kuds ismi ile vaftiz eyleyin. Size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin... İşte ben bütün günler dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim"
(Matta, XXVIII, 19-20; Markos, XVI, 15).

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 629
favori
like
share
Kıymık Tarih: 11.12.2008 23:20
desteğinizi için teşekkürler talha sagolun
talha50 Tarih: 11.12.2008 23:10
s.a arkadaslar bu konu hakkinda biraz arastirdim ve sizinde dinlemenizi istiyorum

http://www.umutfm.com/izle.php?id=75
Kıymık Tarih: 11.12.2008 22:28
teşekkür ederim abim allah razı olsun sağolun
ADALI Tarih: 11.12.2008 22:24
emeğine sağlık kıymık kardeşim
Kıymık Tarih: 11.12.2008 22:22
allah razı olsun bilgeeeee sağolun
MeLaNkOLiK Tarih: 11.12.2008 20:06
Allh razı olsun bu tür bilgileri paylaştıgınız için.
talha50 Tarih: 11.12.2008 16:22
Batılı Hıristiyanlar, 1071 sonrası Türk ilerleyişini durdurmak, Kudüs ve Hıristiyanların diğer kutsal saydıkları yerleri geri almak için 1096-1270 yılları arasında toplam sekiz Haçlı Seferi ve bir dizi küçük sefer düzenlediler. Papalar, Haçlı Seferleri boyunca ve sonra "Anadolu ve Rumeli'yi istila etmekte olan Türklere karşı Avrupa milletlerini ayaklandırmak için bütün teşkilatiyle harekete geçmişlerdi". Haçlı Seferleri bitince 1208 yılında misyonerliğe başladılar. Bu tarih Türklere karşı verilen savaşta bir strateji değişikliğini ifade ediyor.

Haçlı seferleri sırasında Cluny papazı Peter, birçok kaynakta adı Robert Keton olarak geçen "Ketton'lu Robert'ten Kurân-ı Kerim'i Latince'ye çevirmesini istedi. "Ketton'lunun tercümesinde Kur'ân-ı Kerîm 'Zındıkların kaynağı, Hıristiyan kilisesinin varlığını tehdit eden yıkıcı hareketlerin sebebi' olarak gösteriliyordu. 'Eğer Kur'an'ın verdiği zararlar bertaraf edilmek isteniyorsa, onu öğrenmek gerekir'" deniliyordu. 1311'de Papa'nın emriyle "Şark Dilleri Kürsüsü" kuruldu. 1312'de Viyana Konsili'nde, Avrupa'nın Oksford, Paris, Roma gibi ünlü üniversitelerinde Arapçanın da okutulması kararlaştırıldı. Anadolu'da "teçhizatlı misyonerlerin" faaliyeti esas olarak bundan sonra başladı. Önce Katolikler, daha sonra Protestan misyonerler Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimleri bölerek merkezi otoriteye karşı kışkırttılar.

Osmanlı'nın, 1535'te Fransızlara tanıdığı kapitülasyonla, ilk kez bir Hıristiyan kral, padişaha eşit bir taraf muamelesi gördü. 1583'te Fransız elçisi ve Papa'nın temsilcisinin isteğini kabul ederek, egemenlik haklarını ortadan kaldıran bir karar daha aldı: Kendi halkının bir başka devletin göndereceği öğretmenler tarafından eğitilmesini kabul etti. Bu tarihten sonra Osmanlı coğrafyasında yüzlerce misyoner okulu, kilisesi, yetimhane vb. merkez açıldı.

Ermeni araştırmacı Levon Panos Dabağyan, misyonerlerin verdiği zararı şöyle ifade ediyor: "Ermeniler'in 'Millî Kilisesi' ile birlikte, millî bütünlüğü bölünmüş ve böylece Türkiye Ermenileri, Emperyalist Devletler'in âdeta oyuncağı durumuna gelerek çok büyük kayıplara uğramışlardır".


"ASYA'NIN ANAHTARI" TÜRKİYE

Katoliklerin ardından ABD'deki Protestan misyoner örgütlerinin en kıdemlisi ve en büyüklerinden, "American Board of Commissioners for Foreign Missions", kısaca ABCFM ya da Board diye anılan örgüt 1820'lerden itibaren Anadolu topraklarına girince, misyonerliğin yıkıcı faaliyeti çok daha çarpıcı biçimde öğrenildi.

1823 yılı sonunda William Goodell ve Isaac Bird, Beyrut'ta iki Ermeni din adamını Diyonisos Karabet ve Kirkor Vartabet'i Protestan yapmayı başardılar. Onlar da tıpkı Katolik misyonerler gibi öncelikli olarak Osmanlı'daki gayrimüslim tebaayı hedef aldılar. En önemli araçları okul, yetimhane, hastane gibi son derece güçlü çekim merkezleriydi. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ilk Protestan Amerikan misyoner okulu 28 Temmuz 1824 tarihinde, Bey- rut'ta Hıristiyan Arap, Tannus el Haddad'ın başöğretmenliği ve yedi öğrenciyle öğrenime baş- ladı. Sadece bir yıl sonra, okuldaki öğrenci sayısı 90'a çıktı. Okulun ardından ilk Amerikan konsolosluğu da Beyrut'ta faaliyete geçti.

1829'da Board üst yönetimi Ermenilere yönelik bir misyon kurdu. Bu faaliyetin başlamasından sonra, yaklaşık 70 yıl içinde, Anadolu'da 25 bin Ermeni Protestanlaştırıldı. 1895 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içinde faaliyet yürüten Board'a bağlı misyonerlerin sayısı 540. Bunların 427'si Anadolu'da çalıştı.


KİM NERDE NE İÇİN ÇALIŞTI?

Misyonerlerin daha sonraki dönemde amaçları Protestanlaştırdıkları küçük grubu, Osmanlı'da "millet" statüsüne çıkarmaya çalışmak oldu. Bunun için Amerikalı misyoner William Goodell ve İngiliz Büyükelçi Lord Redcliffe canla başla çalıştı. 1839 Tanzimat Fermanı'yla, herkesin yasa önünde din, mezhep farkı gözetilmeksizin eşit sayılması misyonerlere yetmedi.

1870'lerde ABD hükümetinin desteğiyle faaliyetlerini olağanüstü büyüttüler.

Board, 1871'de Anadolu'daki faaliyet alanını üç bölgeye ayırarak çalışmalarını yürütüyordu.


Batı Türkiye Misyonu. Merkez İstanbul olmak üzere İzmit, Bursa, Manisa, Kayseri, Sivas ve Merzifon.
Merkezî Türkiye Misyonu. Merkezi Antep olmak üzere Halep, Adana, Antakya, Maraş.
Doğu Türkiye Misyonu. Merkezi Harput olmak üzere Bitlis, Erzurum ve Mardin'i kapsıyordu.

ABD'li misyonerler başlangıçta "dinsizleri" Hıristiyanlaştırmak için gelmişlerdi ancak daha sonra Anadolu'da pek dinsiz bulamadıklarından Müslüman ve Musevileri Protestanlaştırma yolunu seçtiler. Ancak iki din mensuplarında da bunun imkânsız denecek kadar zor olduğunu görünce Ermenilere yöneldiler. Ermeni ruhban sınıfının bütün direnmesine karşın Protestanlaştırdıkları Ermenilerle 1 Temmuz 1846'da İstanbul'da ilk Protestan Kilisesi'ni açtılar.

Örgütlenme çığ gibi büyüdü.

Amerikan konsolosları azınlıkları, özellikle Osmanlı Ermenilerini kışkırtma faaliyetinin bizzat içinde bulundular. Amerikalı misyonerlerle birlikte bölücü faaliyetin içinde de yer aldılar. Örneğin, Halep, Elazığ ve Kayseri konsolosları misyonerlerle birlikte Ermenilere para yardımı yaptı. Konsoloslarla misyonerlerin birlikte çalışması Bab-ı Âli'nin dikkatini çekti ve ABD'nin konsolosluk açma isteklerine sınırlama getirildi. Ancak yürürlükteki 1830 Ticaret Antlaşması buna engel oldu.

Amerika, merkezi İngiltere'de (Londra) bulunan Hıristiyanlığı Dünyaya Yayma Cemiyeti, Fransa, Roma Kilisesi ve diğer Batılı devletlerin misyoner örgütleri Harput'tan İstanbul'a kadar Osmanlı coğrafyasında hummalı bir faaliyetin içindedir. Misyoner örgütler Osmanlı'daki Müslüman olmayan vatandaşları bölüp parçaladı ve ayaklandırdı. Beyrut ve Suriye bölgesindeki Amerikan okulları da Arapları ayaklandırmak için açılmıştı.

Osmanlı'nın parçalanmasında misyoner okulları büyük rol oynadı. Dinini değiştiren aynı zamanda, bağlı oldukları toprağı da reddediyor, sadakatle bağlı olduğu devleti ve parçası olduğu milleti de değişiyordu. Örneğin, Batı'nın casus okullarında "beyni yıkanarak katolikliği seçen Ermeniler, sadrazamın huzurunda bile 'biz millet-i Ermeniyana tabî olamayız' diyorlardı."

Bulgar, Rum, Ermeni, Arap ve Arnavut milliyetçilerin kurdukları çetelerin lider kadrosunun çoğu bu okullarda yetişti. Örneğin Bulgaristan'ın "kurtarılması" davasını başlatan Robert Kolej'in kurucusu, misyoner Cyrus Hamlin. 1863 yılında ABD dışında denizaşırı bir ülkede açılan ilk Amerikan koleji, İstanbul'da açılan Robert Kolej'dir.

Gerek Osmanlı, gerek 1908 Devrimi'nden sonra İttihat ve Terakki hükümetleri misyonerlik hareketlerine karşı sert tedbirler almaya çalıştılar. Ama hem iş işten geçmişti, hem de tedbirler yürürlüğe konamadan 1. Dünya Savaşı'na girildi. Batılı misyoner örgütlerin faaliyet alanında işgalci ülkelerin göz diktiği bölgeler karşılaştırıldığında sonuç çarpıcı;

a. \..İngiliz dini faaliyetleri, bugünkü İsrail bölgesi ile Mezopotamya ve Ege yörelerinde yoğunlaşmıştı; İngiltere'nin nihai paylaşımdan elde etmeyi tasarladığı bölgeler de burasıydı..."

b. \..bu yerler harita üzerinde işaret edilirse, görülecektir ki Fransa'nın, resmi temsilciliklerinin yoğun bulunduğu bölge Suriye ve Lübnan'dır. Bu bölgenin gelecekteki paylaşımda Fransa'ya düştüğünü hepimiz biliyoruz...'

c. \..ABD sürekli olarak Doğu Anadolu Bölgesi üzerine eğilmiştir. Yüzyıl sonundaki Ermeni sorunu (Bugün de Kürt meselesi-UY) ve onunla ilgili mücadeleler, bir ölçüde Amerikan misyonlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Böylece ABD, Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşımında ağırlığını Doğu Anadolu'ya koymuştu..."
Kıymık Tarih: 11.12.2008 15:42
"Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya'nın anahtarıdır. Anadolu, hem Türk, hem İslâm, hem de bütün dünya için önemlidir. Bunun için girişilen gizli-açık bütün faaliyetlerin gayesi, Türk'süz bir İslâm dünyası meydana getirmektir."
Kıymık Tarih: 11.12.2008 15:37
"Bir milletin dinine bağlılığı, millî meselelere hassasiyetinin de bir ölçüsüdür. İşte bu hassasiyet, o milletin fertlerini aşağılık
duygusuna kapılmaktan da koruyacaktır:

Türk aydınlarının bir bölümü Batı karşısında aşağılık duygusuna kapılmış görünüyorlar. Bunun açık belirtisi radyo ve televizyonda konuşan saygıdeğer kişilerin organize, adapte, entegre, aktivite, operasyon, performans, baz vb. yabancı kelimeleri bolca kullanmalarıdır. Halbuki bunların dilimizde karşılıkları vardır. Ayrıca koşul, uygarlık, yapıt vb. uydurma kelimeler Türkçe'ye zorla sokulmuştur. Böylece insanımız kendi kültüründen uzaklaştırılarak yabancılaşmaktadır." (E.Kuran, a.g.e., 299).
Bütün bu belirtilen hususlar ışığında Türkiye'deki Hristiyanlaştırma faaliyetlerinin kâfi derecede ele alındığını söylemek mümkün değildir. Bugün ülkemizde Hristiyan kültürü hem dinî, hem de diğer başka yollarla nüfuzunu daha fazla hissettirmek gayreti içerisindedir. Kültür kavramı kargaşası, millî kültürümüzü de zayıflatmaktadır.

Türkiye'de Hristiyan misyonerlerinin ilk faaliyeti özellikle Ermeniler üzerinde görülmektedir. Ondan sonra da diğer azınlıklar hedef alınmıştır.
"Fener Patrikhanesi'nin hemen bütün gayretleri Türkiye'de Hristiyanlığı ve eski Bizans'ı diriltmek için birinci derecede Rum milliyetçiliğine ehemmiyet vermek olmuştur. Bu bakımdan Patrikhane'de Hristiyanlık ruhu, propaganda yapmaktan ziyade Bizansı diriltecek olanlara bir kuvvet, müşevvik olmak üzere sevk ve idare edilmiştir. Türkiye'de Rum mekteplerinde, Yunan mekteplerinde okunan kitaplar aynen tedris edilmekte ve devletin resmî dili olan Türkçe'ye asla yer verilmemekte idi"
(E. Kırşehirlioğlu, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, İst. 1963, 79)

Zaman zaman barış gönüllüleri adı altında Türkiye'ye çeşitli görevlerle gönderilen şahısların da asıl gayeleri, cazip göstererek Hristiyanlık propagandası yapmaktır.

Burada yeri gelmişken Amerikan misyonerlerinin, takriben bir asır önce (1880) kaleme aldıkları rapordan birkaç cümle aktarmak istiyorum:

"Misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya'nın anahtarıdır. Anadolu, hem Türk, hem İslâm, hem de bütün dünya için önemlidir. Bunun için girişilen gizli-açık bütün faaliyetlerin gayesi, Türk'süz bir İslâm dünyası meydana getirmektir."

Hristiyan dünyasının Türkiye üzerindeki endişelerinin başında, O'nun İslâm Dünyası'nın lideri olarak eski kudretli ve ihtişamlı mevkiine tekrar kavuşacağı gelmektedir. Buraya kadar dile getirilenlerden şöyle bir neticenin çıkarılması mümkündür:

"İslâm Âlemi ve özellikle Türkiye, sistemli ve teşkilatlı bir şekilde Hristiyanlaştırma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır.
Propgandanın temelini teşkil eden Hristiyanlık üzerinde münakaşa yapmak, hem yersiz, hem lüzumsuzdur. Atı alan Üsküdarı geçmek üzeredir. Bu gayretleri boşa çıkarmanın en emin yolu, din öğretim ve eğitimini her platformda, her seviyede insanımıza en üst düzeyde vermektir. Legal yollarla bunun sağlanmasından asla korkulmamalıdır.

Şimdi burada bir mühim sualle karşı karşıya bulunmaktayız. Daha çoğunu saymadığımız Misyonerlik faaliyetleri karşısında biz neler yaptık, neler yapmalıyız?

Karşımızda maddî ve her türlü imkânlarla, büyüyen gelişen, nâmütenahi projelerle donatılmış Misyonerlik Teşkilatı, diğer yanda bir taraf dahi olamayan az sayıda Müslüman-Türk münevveri. Bir tarafta İngiltere'nin, Amerika'nın, Fransa'nın bir anda bütün dünyadaki mensuplarına direktif veren sesi, diğer tarafta, mecmua ve broşür sahifelerinden çıkamayan, hatta boğazımızda tıkanan şikâyet çığlığımız. Bu şartlar altında Türkiye'nin irfan merkezinin orta yerine karargah kuran Kitab-ı Mukaddes Şirketi, kendi topraklarımız içinde âdeta sokak muharebesi yapıyor."
(E. Kırşehirlioğlu, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri, İst. 1963, 129).

Kaynak: http://www.diyanet.gov.tr/DIYANET/ekm99/gundem4.htm