[color="#91aed5"]Yıllar önce bir PKK baskını sonrası gazeteci olarak Güneydoğu’da bir jandarma karakoluna gidip orada sabahlamıştım.

Tıpkı Aktütün karakolu gibi sarp yamaçların eteğine kurulmuş bir mezradaydı konakladığım yer…

Kerpiç evler, yamaç boyunca ipi kopmuş tespih taneleri gibi dağılmıştı; güvenlik kaygısı taşınmayan bir maziyi hatırlatırcasına…

Şimdi bu vahşi doğanın ortasında savunmasızlardı.

Bir sabah vakti baskın yemiş, şehit vermişlerdi.

Gittiğimde mezra, hala kan kokuyordu.

Karakolda askerle aynı kumanyayı yiyip her an yeni bir baskın endişesiyle aynı korkulu geceyi paylaşırken belki az uzakta, aynı sert doğanın kuytusuna gizlenmiş, aynı yaşlarda silahlı gençlerin, benzer korkular ve intikam hırslarıyla sabahladıklarını düşünmüştüm.

Kutsal amaçlar uğruna can almak ve can vermek, sarp kayalıkların ananevi yeminiydi sanki…

Ve o yemin, kuşaktan kuşağa devredilen bir bayrak gibiydi.


Dünkü gazete manşetlerinin, TV haberlerinin, şehit cenazelerinin çoğunda yine ölümü kutsayan ve daha fazla ölümü çağıran ifadeler vardı.

Bu dile aşinayız biz…

Bütün gençliğimiz “Ölüm nereden gelirse gelsin, hoş geldi safa geldi” yazılı afişlerin gölgesinde geçti.

Sıksan şüheda fışkıracak bir toprakta yetişmiştik; kanla çok sulandığından ancak kan çiçekleri yetişiyordu üzerinde…

Asırlık kan davalarının, biriktirilmiş korkuların, üst üste yığılmış sorunların, ölümün kurtuluş sayıldığı, yüceltildiği bir anlayışın karışımı, zehirli bir alaşımı soluyorduk.

Şiddete, şahadete, ölüme övgüler düze düze kıydık birbirimize…

Öldük, ölebileceğimiz kadar…


Sonra ölüm sloganları adres değiştirdi.

Azrail’in Güneydoğu mesaisi başladı.

Orada yoksulluğun kucağına doğan bebeler, dağın çağrısıyla, jetlerin cayırtısı arasında yetişti.

Herkesin ölüme davetiye çıkardığı, çarenin ecelde arandığı bir coğrafyada düğünden çok cenaze görerek büyüdüler.

“Niye isyan ediyor bu insanlar”, “Neden dağa çıkıyor bu çocuklar”, “Daha çok öldürmekle kapanır mı yaralar” diye soran olmadı.

Keramet savaştaydı; uzlaşmak ihanet…

Affetmek değil, nefret etmek yüceltildi.

Ve yeni kan çiçekleri ekildi, kana doymayan topraklara…


Bugün ise bayramımızın içinden geçen uzun cenaze taburlarının ve evladını göremeden ölmüş şehitlerin yasında, “Kana kan intikam” manşetlerinin yeni ölümlere çağıran tamtamları arasında belki de ilk kez “Neden” soruları sorulmaya başlandı:

“Neden bu kadar kolay, bu kadar çok ölüyor çocuklarımız?”

“Daha ne kadar sürecek bu kirli savaş?

“Ne zaman bitecek yasımız?”

Siirt’te bir baba, taşra kasabalarında Kürtlere saldıran milliyetçi çetelere inat Bayraktepe’de ölen oğlu için Kürtçe “Ciğerim yanıyor” diye ağıt yakarken,

Erzurum’da bir başkası bakana “Bu kaçıncı baskın” diye kafa tutarken,

Ankara’da gazeteciler Genelkurmay’a “Nerede hata yapıldı” sorusunu sorarken ilk kez ölüm dışında bir çare arayışının tohumunu atıyorlar.

Savaşınki kadar arsız değildir barışın tohumu; narindir.

Ama çabuk tutunur toprağa; hızlı filizlenir.

O toprak, kana doydu belki de…

Şimdi burada kan çiçekleri ekimine nasıl son verebileceğimizi ve yerine ne yetiştirebileceğimizi düşünmenin tam zamanıdır.

Can Dündar

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1964
favori
like
share
mertman98 Tarih: 25.04.2010 18:36
teşekkürler kardeş
MeLaNkOLiK Tarih: 13.12.2008 01:53
teşekkürler