[color="#c3a546"]Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi, 1700'lerin ortalarında İstanbul'dan eşi Firdevs Hanım'a mektup yazmış. Hitap şöyle:
"İzzetli, hürmetli, hakikatli, adamlıklı, şefkatli, hatırlı, gönüllü, asıllı, usullü, akıllı, iz'anlı, hünerli, marifetli, üsluplu, ayıpsız hatunum, helalim Firdevs Hatun huzuruna..."
Sonra 2. eşi Fatma'ya, 3. eşi Belkıs'a ve 4. eşi Züleyha'ya yazmış sırayla...
Aynı giriş, aynı hitaplarla...
Yalnız, Fatma'ya yazarken "hakikatli" yerine "muhabbetli"yi koymuş, Belkıs'a "ayıpsız" yerine "edepli" demiş. Züleyha'ya ise bambaşka sıfatlar eklemiş:
"...güzel yüzlü, şirin sözlü, melek huylu, çelebi kollu, nazik elli, ince belli, şirin yıldızlı, has odalığım, oğlum annesi, gönlüm cananesi, inci danesi hatunum ve hanım küçük kadın Züleyha Hanım huzuruna..."
(Serkan Özburun, "Aşkoğrafya", Kaknüs, 2001)


Çağlar değişse de erkek değişmiyor:
4 eşine birden küçük rötuşlarla aynı sevda mektubunu yollayan "Erzurumlu"dan 250 yıl sonra, bugünün internet kuşağından bir tanıdığım da yazdı(rdı)ğı aşk mesajını kopyalayıp ("forward all" komutuyla) tüm sevgililerine aynen gönderiyor.
Anaerkil bir toplum düzeninde yaşasaydık ve kadınların 4 erkekle evlenme izni olsaydı, bir kadın da 4 kocasına aynı mektubu -"gür bilekli", "posbıyıklı", "edepsiz" sıfatlarını üleştirerek- yollar mıydı bilmiyorum; bildiğim o ki, günümüzde kadınların yapacağı iş değildir bu...

Geçen yıl "Yüzyılın Aşkları" belgesel serisinde Türkiye'den 10 aşk hikâyesini ekrana getirdik. Tümü üzerinden bir değerlendirmeye kalkışsam şunu söyleyebilirim:
20. yüzyılda kadın, hemen her zaman ilişkinin acı çeken tarafı oldu. Bekleyen, üzülen, ezilen, aldatılan, terk edilen oydu.
Giden, bıkan, ezen, aldatan, terk eden rolü ise erkeğe düştü.
Burada isimlere girmeyeceğim, ama "asrın âşıkları" arasında evliyken en güzel şiirlerini sevgilisine yazan, yıllarca kendisini beklemiş eşini kavuştuğu gün aldatan, iktidarsızlığının ezikliğini dayakla kapatan, eski aşkın acısını bir yenisinde unutan erkek öyküleri dinledik.
"Yüzyılın Aşkları"nın çoğu kadın kahramanı ise ya düzelir umuduyla gün saymış ya göz yummuş ya da diklenip yalnızlığı seçmişti.

Belgeselden edindiğimiz bir izlenim de şu:
Erkek, beyninde yarattığı bir hayale tutuluyor. Her tanıştığı kadında o hayali arıyor. O hayale şiirler, şarkılar, mektuplar yazıyor. Nâzım'ın cezaevindeyken Piraye'de, Mustafa Kemal'in bir "misyon evliliği" yaparken Latife'de aradığı şey, hep o hayal...
Ancak kadın, kendi kişiliğini ortaya koyduğu anda, o hayal darmadağın oluyor. Hayal kırıklığına uğrayan erkek de "hayal"inin peşinde yeni bir yolculuğa koyuluyor.
Nâzım'ın "Sende ben uzaklığı seviyorum" diye yazması ondan... Yakına gelince hayal, tuzla buz oluyor çünkü... (Erzurumlu'nun "şansı", her hayaline uygun bir karısı olmasıydı belki de... Biri "ayıpsız" diğeri "edepli", biri "akıllı" öbürü "cilveli"...)
Oysa kadın, daha gerçekçi... O, etiyle kemiğiyle somut bir adama âşık oluyor. Onu hatasıyla sevabıyla benimsiyor. Heykelini "yontmaya" çalışsa da erkek gibi her seferinde yeni bir heykel peşine düşmüyor.


Farklı yetiştirilme tarzlarından kaynaklanan farklı sevme biçimleri, mutsuz etti 20. yüzyılın kadınlarıyla erkeklerini...
Dileriz yeni yüzyıl farklı olur.


Can Dündar

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 480
favori
like
share