Atilla Keskin ODTÜ'lü bir devrimci. TİP'te başladığı siyasal yaşamını ODTÜ Fikir Kulübü Başkanı, Filistin'de El Fetih gerillası olarak sürdürmüş. Denizlerle idama mahkûm olmuş. Her askeri darbe yaşamında yeni bir dönem açmış. Son kitabı 'Çiçekler Susunca' bir 12 Eylül romanı...


Sahte pasaportla girmişti ülkesine. Bu ayrıldığından bu yana ikinci kez gelişiydi Türkiye'ye. Cezaevinden çıktıktan sonra, illegal partisi onu 'Avrupa'yı örgütlemekle' görevlendirmiş, 'tayinini' Almanya'ya çıkarmıştı.

Gizlice geldiği İstanbul'da partisinin merkez komitesiyle en ateşli toplantılardan birini yaparken 12 Eylül darbesi olmuştu. Atilla Keskin'in acilen yurtdışına çıkması gerekiyordu. Arkadaşları havaalanına bıraktılar. Elinde bavulu var. Diğer eliyle pasaportu tutuyor. Darbeden sonra havaalanının dışına da polis koymuşlar. İlk pasaport kontrolü dış hatların girişinde yapılıyor.



Pasaport değil sigara

Önünü kesen polise uzattı sahte pasaportunu. Polis eline alır almaz başladı bağırmaya, "Siz ne biçim adamsınız" diye.
Kendi kendine kızıyordu o anda 'ne çabuk yakalandığı' için. "Ne saf adamım ben" diyordu.
Tekrar bağırdı polis:
"Bak hâlâ aynı şeyi yapıyor!"
Heyecandan kulakları uğulduyordu, ama birden polisin tepkisinin elinde tuttuğu sahte pasaporta olmadığını kavradı.
"Kusura bakmayın ama ne yaptım ben?"
"Bak hele, hiç farkında değil misin" dedi polis, "O ağzındaki sigara ne?"
O yıllarda sigarayı ağzında gezdirme alışkanlığı vardı. Birden fark etti faulünü. Darbecilerin iktidarda olduğu bir ülkenin polisine sahte pasaport göstermesi önemli değildi ama karşısında sigara tüttürmesi bağışlanmaz bir suçtu.
Özür dileyip içeri girdi. Kendisini Almanya'ya götürecek uçağın koltuğuna
oturunca derin bir 'oh' çekti. Ama bu, onun ülkesinde çekeceği son 'oh'tu. Çünkü tam çeyrek yüzyıl gelemedi ülkesine. 12 Eylülcüler yurttaşlıktan attı Atilla Keskin'i.
Afyonluydu. ODTÜ'nün İdari İlimler Fakültesi'ne girdiğinde önünde Türkiye İşçi Partisi üyeliği, ODTÜ Fikir Kulübü Başkanlığı, Filistin'de El Fetih gerillalığı, 12 Mart darbesi; Diyarbakır, Mamak, Niğde cezaevleri; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'la birlikte THKO davasından idama mahkûm olma gibi bir sürecin kendisini beklediğini bilmiyordu elbette.



Beş yıl kaçak hayatı

Cezaevinden çıktıktan sonra Türkiye Devrimci Komünist Partisi'ni örgütlemek üzere yurtdışına gönderilmişti. Yöneticilerinden birisi olduğu partisiyle ilişkisi 1984'e kadar sürdü Atilla Keskin'in. Sonra yollarını ayırdı. Ama bakması gereken bir eşi ve çocukları vardı.
"Benim Almanya'yla bir bağlantım yoktu. Yapay bir nedenle gitmiştim. Örneğin Türkiye'den giden bir işçinin, bir öğretmenin bir amacı vardır. Para biriktirmek ister, ülkesinden ev arsa almak ister. Benim gidişimin böyle bir nedeni yok. Türkiye'de kalma koşullarım ortadan kalkınca düşmüştüm Avrupa'nın yollarına. Böyle olunca da beş yıl kaçak yaşadım Almanya'da. İltica talebinde bulununcaya kadar da hiç ilgilenmedim Almancayla. İngilizcem idare ediyordu.
Ama ilticadan sonra Almanca kursuna gitmek zorunda kaldım. Beni Almanya'ya bağlayan tek şey çocuklarımı aç bırakmama zorunluluğuydu."
Partisiyle yollarını ayırdıktan sonra Almanya'da değişik işlerde çalışmaya başlamış Atilla Keskin. Türk firmalarında görev almış, kültür işlerinde çalışarak sürdürmüş yaşamını. Sonra da eşi ile birlikte egzotik meyveler satan küçük bir dükkân açmış. Hâlâ da geçimini o dükkânla sürdürüyor.
Yurttaşlıktan çıkarıldığı ve Türkiye'de TDKP ana davasında yargılandığı için ülkesine gelemiyor. Onun eli Almanya'ya mahkûm.






Atilla Keskin (en arkada), Denizlerin idam hükümlerinin okunduğu salonda, haklarında idam hükmü verilen 18 gençten biriydi.



Hakkında idam hükmü

"Ülkeme gelemiyordum. Ama mutlaka gelmem lazımdı. Kendi kendime 'Sözcükler tükenmeye başladı, deniz kuruyor' dedim. Çünkü gerçekten tükenmeye başlamıştı sözcükler. Benim ülkeme hasretimin bir yanı da sözcüklere kavuşmaktı. Almanya'da belli bir çevrede konuşuyorsun, ondan sonra bitiyor."
Bu duygularla, ülkesine gelmeden yazmaya başlamış Atilla Keskin. İlk kitabı 'Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler'de 68 kuşağını; Denizler, Yusuflar, Hüseyinler, Sinanlarla çıktığı yolculukları, Denizlerin idam hükümlerinin okunduğu salonda, haklarında idam hükmü verilen 18 gençten biri olarak anlatıyor Atilla Keskin.
"İstanbul ekibinin Florya'nın sırtlarında tuttuğu bir evde kalıyoruz. Son gün... Siyasi şube ve cezaevlerinden önce, arkadaşlarımla birlikte olduğum son mekân. Artık şehirlerde işimiz bitmiş, hepimiz dağa çekilmeye karar vermişiz. Cihan ve Tolga motosikletle yola çıkıyorlar. Erzurum'a gidecekler. Ben de bir gün sonra uçakla gideceğim. Erzurum'da buluştuktan sonra Cihan'ı dağa, arkadaşların yanına götüreceğim. İlişkileri bir tek ben biliyorum. Pırıl pırıl bir İstanbul baharı. Kiralık evimizin küçük bahçesinden çiçek kokuları geliyor. Son çaylarımızı içerken, radyodan öğlen haberlerini dinliyoruz. Duyduklarımız bomba gibi düşüyor aramıza; 'Gölbaşı'nda çatışma... Sinan, Alp, Kadir öldürülmüş... Yalçıner yaralı, Hacı Tonak sağ ele geçirilmiş...' Kendimizi acılara, ölümlere hazırlayarak yola çıkmıştık sözde. Korkunç dağlanıyor gencecik yüreklerimiz. Şaşkınız. Konuşan yok. Ağlayan da. Yavaş yavaş köşeye sıkıştırıldığımız, giderek daha fazla arkadaşımızın tutuklandığı, geriye saymaya başladığımız günlerdi."



Otobiyografik roman

Daha Türkiye'ye gelmeden yazdığı ikinci kitabı 'Dostluk' otobiyografik bir roman. Keskin'in üçüncü kitabı da 'Otuz Yıllık Hasret'. "Tüm uğraşıma rağmen 25 yıl dönemediğim, döndüğümde de gözaltına alındığım ülkemde yaşadıklarıma dair tuttuğum günlüklerden oluşuyor."

Tutuklanmayı göze alarak çeyrek yüzyıl sonra dönmüş ülkesine Atilla Keskin. Hem de Alman yurttaşı olarak. Girerken tutuklanmış. Sonra da bu bir çeşit alışkanlık haline gelmiş. Bazen girerken, bazen çıkarken gözaltına alınıyor. Bazen de hiç sorun çıkarmadan 'Buyurun' diyorlar. Şimdi yaşamını Almanya'da sürdürüyor. Fırsat buldukça da ülkesine geliyor ama sınırı geçmesi tam bir 'Rus ruleti'.
Keskin'in son kitabı 'Bir 12 Eylül Romanı': 'Çiçekler Susunca'. Kitabında 12 Eylül'ün dağıtıp parçaladığı hayatları, duygusal nedenlerle kendilerini kanıtlamak veya kabul edilmek için sol hareket içinde yer alanların trajedisini, 12 Eylül'ün yumruğunu yedikten sonra yaşanan kişilik bölünmesini, yalnızlaşmayı, içe kapanışı, tutkulu aşkları anlatıyor
Atilla Keskin.



12 Eylül hâlâ güncel

"Ben 12 Eylül'ü özel olarak seçtim. Ne yazık ki 12 Eylül hâlâ güncel. Askeri diktatörlüklerle ülkede hesaplaşılmadığı sürece, aradan 50 yıl da geçse 12 Eylül güncelliğini koruyacak. 12 Eylül ülkenin doğasını, insanımızın doğasını değiştirmiş, müthiş bir deformasyona neden olmuştur. Değer yargıları neredeyse kökten değişmiştir. Böylesi önemli bir toplumsal savrulmaya karşı her alanda mücadele edilmeli ve biz bunu hakkıyla yapamadık. Bu bağlamda edebiyat, sinema ve güzel sanatların tümünü bu amaçla, elbette bu alanların gerektirdiği estetiği göz ardı etmeden kullanmalıyız. Ama ne yazık ki 12 Eylül öylesine bir korku toplumu yarattı ki darbeye karşı çok az film yapılabildi, çok az roman yazılabildi."

Atilla Keskin 'Bir 12 Eylül Romanı'na 'Çiçekler Susunca' adını vermiş. Yarın 12 Eylül'ün 28. yılı. Geçen bunca süreye karşın kanlı bir darbe süreciyle yüzleşememiş, hesaplaşamamış Türkiye insanı. Unutmamak gerekir ki kendi geçmişiyle yüzleşemeyen, vicdanları yaralı insanların oluşturduğu toplumlarda 'susan çiçekler' asla açmazlar!

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 4270
favori
like
share
NaZ Tarih: 29.12.2008 01:08

İlticacı İzine Gitmek İsterse

Atilla Keskin







Zorunlu Gurbet ilticacının sürekli sırtında taşıdığı, indirmek istesede hiç inmeyen bir acı özlemdir.

Yıllar geçtikçe ağırlaşır bu özlem. Sırtı bükülür zorunlu gurbetçinin. Dik durmaya çalışır, beceremez.Gittiği, gezdiği her yerde peşindedir bu özlem. Yediği her lokmada gelir boğazına dizilir. Hele de sözcükler, hele de müzik, bir tiyatro, bir sinama kendi dilinde...


Sanılır ki kapağı Avrupa'ya atan kurtulmuştur; artık özgürdür.
Öyle midir acaba?



Kitabı okuduğunuzda öyle olmadığını sizler de göreceksiniz...



[URL]http://www.main-board.com/kitap-e-book-ve-sanat/175795-ilticaci-izine-gitmek-isterse-atilla-keskin.html
NaZ Tarih: 29.12.2008 01:07
Otuz Yıllık Hasret

Atilla Keskin







"Zorunlu sürgünün ne demek olduğunu en çok Atilla Keskin'in gözlerinde görmüştüm... O susuzluğu... O derin hasreti... Yıllar önce gittiğim Almanya'da bana "Sen İstanbul kokuyorsun," diyerek sarılmıştı... Tıpkı Deniz'e, Yusuf'a, Hüseyin'e sarılır gibi... 5 Mayıs 1971'i, 6 Mayıs'a bağlayan uğursuz bir gecede uğurlamıştı arkadaşlarını son yolculuklarına, darağacına... O gece sadece Deniz, Yusuf ve Hüseyin asılmıyordu; bu ülkenin masumiyeti asılıyordu... Hüseyin İnan'ın darağacına giderken ondan son dileği, eğer bir oğlun olursa adını İnan koy, olmuştu... Dediğini yaptı arkadaşının... İlk çocuğunun adını Dede İnan koydu... Dede İnan arkadaşlarından ona kalan umut ve inanç dolu bir hatıraydı... Ama ne acı ki yine bir Mayıs ayında yitirdi biricik oğlu Dede İnan'ı.
Artık Mayıs ayı ülkesi olmuştu onun... Başkaldırısı, yenilgisi, o derin hüznü, öfkesi ve büyük bir dönüş özlemi olmuştu.

25 yıl sonra Atilla Keskin vatandaşlıktan çıkartıldığı ülkesine, Türkiye'ye döndü... Onu Yeşilköy Havalimanı'nda karşılayan arasında ben de vardım... Gözlerinde özlemin o yakıcı ışığını görünce bir ke daha anladım; hem kim çıkartabilirdi ki vatandaşlıktan bu derin ülke özlemini, koşulsuz dostluğu ve sevgi dolu inancı, O, Deniz'lerden geride kalan masumiyetimizdi... O zaman
anladım; kim çıkartabilirdi ki bu kanayan masumiyeti vatandaşlıktan...


Cezmi Ersöz


[URL]http://www.main-board.com/kitap-e-book-ve-sanat/175796-otuz-yillik-hasret-atilla-keskin.html#post3168888
NaZ Tarih: 29.12.2008 00:24
[COLOR=#483d8b]Atilla KESKİN - Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler
[COLOR=#483d8b]12 Mart, Deniz, Yusuf, Hüseyin, İdamlar
[COLOR=#483d8b]













Atilla Keskin, '68'li dönem'de, Deniz'ler, Hüseyin'ler, Yusuf'lar, Sinanlar'la aynı ideali paylaşıp yeryüzü biraz daha aydınlık olsun diye yüreğinde kıvılcımlarla yola çıktığında, Ortadoğu Teknik Üniversitesi son sınıf öğrencisiydi. Fedâkarlık, inandığı yolda yürürken tehlikeyi hesap etmemek, ideal ve kader ortaklığı, o kuşağın en belirgin özellikleriydi. O günlerde en önde yürüyenler ya öldürüldüler ya da hemen yanıbaşlarında bir arkadaş canında soludular ölümü. Denizler'in idam hükümlerinin okunduğu salonda, haklarında idam hükmü verilen on sekiz gençten biri de Atilla Keskin'di. En delikanlı yıllarını darağacının gölgesinde dört duvar arasında, ömrünün yirmi yılını da sürgünde gurbet elde geçirdi. Onun anılarında kuşağının kavga günleri, kavga arkadaşlarının insani derinliğiyle iz bırakmış duyguları ışıldıyor. Gülümseyişlerinde acılar, acılarında gülümseyişler gizli. Sesi, yaşamın içinden gelen insanın sesi: eğilip bükülmemiş, sade, gerçek, içtenlikli...



Nihat Behram
[COLOR=#483d8b]
[COLOR=#483d8b]
[URL]http://www.main-board.com/kitap-e-book-ve-sanat/141688-atilla-keskin-acilara-yenilmeyen-gulumseyisler.html

NaZ Tarih: 29.12.2008 00:21


16 Mart 1971'de Malatya Kürecik'teki Amerikan radar üssünü tahrip etmeye giden Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'na (THKO) bağlı gruptan bir kısmı, 31 Mayıs 1971'de Adıyaman'ın Gölbaşı ilçesine bağlı İnekli Köyü civarında mola verdikleri bir sırada jandarma birlikleri tarafından kuşatılmış ve teslim olmayıp birliklerle çatışmaya girmişlerdi. Civardaki köylülerce eşkıya zannedilerek ihbar edilen grup, yedi kişiden oluşuyordu: Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan çatışma sırasında öldü. Mustafa Yalçıner ağır yaralandı. Hacı Tonak ise kaçamayarak yakalandı. Metin Güngörmüş ve "hemşerim" adıyla bilinen Ahmet Erdoğan ise kaçtılar. Daha sonra 6 Haziran'da yakalanan Güngörmüş ve Erdoğan, Yalçıner ve Tonak'la birlikte THKO Davasından yargılandılar.



Yalçıner mahkemedeki sorgulamasında daha sonradan kamuoyunda "Nurhak Katliamı" diye bilinecek olay hakkında şunları söyledi: "(...) Çatışmada Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan'ın yaralı iken vahşice kurşunlandığını, benim de üzerime 50-60 metre mesafeden 15-20 mermi sıkıldığını, köylülerin olay yerine gelmesi nedeniyle, sonradan atılan mermilerle yalnız kolumdan yaralanarak şans eseri kurtulduğumu (...) belirtmek isterim (...)"*



Acılara yenilmeyen gülümseyişler


"Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler"** isimli kitabında Atilla Keskin "Ölümleri kanıksamıyorduk ama o kadar çok arkadaşımızı kaybettik ki o dönem ölüm sıradanlaşır olmuştu" diyor.


Denizler'in idam hükümlerinin okunduğu salonda haklarında idam hükmü verilen on sekiz gençten biri de Atilla Keskin'di, namı diğer "Ato".


O dönem İstanbul ekibinde olan Keskin'in görevi ilişkileri iyi bildiğinden dağa çıkacak arkadaşlarını dağa götürmekti. Yolcuğa çıkmadan önce İstanbul'da kiraladıkları evde, güzel bir Pazar sabahı, bahçede son çaylarını içip bir yandan da radyo dinliyorlar.


"Duyduklarımız bomba gibi düşüyor aramıza: 'Gölbaşında çatışma, Sinan, Alp, Kadir öldürülmüş, Yalçıner yaralı, Hacı Tonak sağ ele geçirilmiş'. Kendimizi acılara, ölümlere hazırlayarak yola çıkmıştık sözde... Korkunç dağlanıyor gencecik yüreklerimiz. Şaşkınız. Konuşan da yok, ağlayan da. Yusuf daha yeni dönmüş ölümün eşiğinden, Deniz (Deniz Gezmiş) ve Dede (Hüseyin İnan) tutuklu. İstanbul ekibinden çok kişi tutuklu. Bu durumda Dağ tek ümidimizdi. Üstelik Cihanlar (Cihan Alptekin) yola çıkmış. Ben gitmezsem ortada kalacaklar. (...)"



Keskin'in bu kitabı yazarak ne zorlu bir işe giriştiğini bunca ölüm karşısında kestirmemek imkansız. Zaten o da "Biz sadece acıyı, kederi, hüznü, zulmü mü paylaştık? Elbette hayır!... Notlarımı süzdükçe paylaşmak istediğim birçok güzellik çıktı su yüzüne" diyor ve bu "güzellikleri" paylaşıyor.


37 yıl sonra Nurhak Katliamına geri dönecek olursak bizler de Keskin'in notlarından -bu güzellikleri- dönemin gazetelerinin "Öldürülen anarşikler" diye verdiği Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan'ı ODTÜ ve Erzurum üniversiteleri öğrencileri Sinan, Kadir ve Alpaslan olarak Keskin'den alıntılayacağız.



Ne senden önce ne de sonra senin gibi şiir okuyana rastladım Sinan Cemgil

"Bu kez rüzgarda dağılan simsiyah saçlarını elleriyle tarayan Sinan Hoca. ODTÜ'nün stadyumu tıklım tıklım. Tribünlerde iğne atsan yere düşmez. Öğrenciler, öğretim üyeleri. Görevliler, inşaatlarda çalışan işçiler bile çıt çıkarmadan dinliyorlar Sinan Hocamızı. (...) Simsiyah kadife pantolonu, kendisine çok yakışan balıkçı kazağı, rüzgarda dağılan saçlarıyla tam bir erkek güzeli. (...) Konuşmasını bitirip de sol kolu havada tüm gücüyle sloganlarımızı haykırmaya başlıyor. Tribünlerde herkes ayaklanmış bir orman gibi sol yumruklarımız havada katılıyoruz sloganlara..."


"Ne senden önce ne senden sonra senin gibi şiir okuyana rastlamadım Hocam. (...) Sizin evde Ruhi Su ile birlikte olduğumuz geceyi de anımsıyor musun? Tüm ısrarlarımıza rağmen bir tek türkü söyletememiştik. 'Ben Şirin'i dinlemek istiyorum bugün' diyordu. Ve Şirin de okur doğrusu, o gece Ege Türküleri, ağıtlardan oluşan nefis bir konser vermişti bizlere(...)"


"'Direniz Ato' dediğinde de çok güldürmüştün beni. (...) Minübüsten inip bakımlı apartmanların arasında yürüyoruz. İleride oldukça büyük bir bahçe içinde kagir ama kişiliği olan eski bir İstanbul evine gözüm takılıyor. 'Bu kadar apartman arasında amma da direnmiş' diye düşüncemi belirtiyorum. Cevabını unutmam imkansız: 'Direniriz Ato, bizim ailenin ömrü hep direnmekle geçti. Gördüğün gibi evimiz de direniyor'. (...) Sonra evi gezdiriyorsun. Her yerde kitaplar, sözlükler, kağıtlar, altı çizilmiş ansiklopediler. Sanki ev değil kütüphane, kardeşin ve baban harıl harıl kitap çeviriyor. Sahi sen kaç yabancı dil biliyorsun be Sinancan?"


"Verdiğim sözü ancak beş sene sonra Niğde cezaevinden çıkınca yerine getirebildim. Sabahın üçüne kadar oturduk Şirinle. (...) Taylan getirdiğim çikolatalardan hoşnut dizimin dibinde oturdu. Ertesi gün Boğaz'ın sırtlarında gezdik, nereden düştüyse yolumuz mezarlıkların arasına düştü. Taylan soruyordu: 'Ato amca sen babamı iyi tanıyormuşsun. Muhakkak bu mezarlardan hangisinin babama ait olduğunu biliyorsundur. Bana da göstersene' Şimdi olsa aynı soru saatlerce oturur bıkmadan anlatırdım seni Sinan Hoca."


"Hürriyet'in iç sayfalarındaki resimleri benim yaşımdaki her insan gördü mutlaka. Ama ben 30 yıla yakın zaman geçtikten sonra bin kere seyrettiğim bir film gibi, her sabah aynada baktığım yüzüm gibi anımsıyorum onları. Sinan Hocamın üstünde bir tek külot var. Delik deşik olmuş güzelim erkek fiziği. Kurşun yaralarını saymaya çalışıyorum. O kadar ne görünüyor ki delikler."



Öykümüzün isimsiz kahramanlarından biri de sendin, Kadir Manga

"Gerçekten gördük mü o çiçeği Kadir? Buzullaşmış karların altında incecik bir su... Suyun kenarındaydı anımsıyor musun? (...) keşke koparsak tüfeklerimizin namlusuna taksaydık. Ama yapamadık. (...) Sonraları okuduğum bir kitapta rasladım bu çiçeğe 'kardelen'miş ismi. Yapamadık, belki de koparırsak solmasından korktuk değil mi Kadircan?"


"Biliyorsun, pencere kenarı en sevilen mekandı Diyarbakır Cezaevi'nde. Çok kalın taş duvarları olan eski bir iç kaledir bu cezaevi. (...) O gün de yine pencere kenarı sohbetindeydik birlikte. Üniversitede aynı sınıfta okuduğunuz kız arkadaşını, taa, uzaktan tanıdın. Elleri paketlerle doluydu, simsiyah saçları seninki gibi yağlanmışçasına parlıyordu. Nasıl da heyecanlandın onu görünce. Kalem odasında 'özel' bir görüş iznini müdürden ben kopardım. Görüşe giderken kopacak fırtınanın farkındaydın elbet. 'Hadi, hadi, iyisin yine[/swf2][swf3]Şuna bak, şuna; yere bakar yürek yakar.[/swf2][swf3]Ne yapalım oğlum, biz senin kadar yakışıklı değiliz; yoksa yüzlerce kilometre yol kat edip bizi de ziyaret eden kızlar olurdu'. (...) Artık daha fazla dayanman olanaksızdı. Cevap yetiştirmek yerine, Teo'yu kaldırıp yere çalıyorsun. Küçük Ali de yine aranızda. Bak bu satırları yazarken, yine burnumun direği sızlıyor. (...) ne güzel insandın be Kadircan. İçin de dışın da pırıl pırıldı. Öykümüzün isimsiz kahramanlarından biri de sendin...


"Ne rezil geceydi değil mi? Zifiri karanlık, bora, fırtına, üstelik zehir gibi bir soğuk. Bir adım önümüzü göremiyoruz. Resmen körebe oynamaya başladık. Öylesine zindana kesmiş ki tüm evren, kimi zaman adım attığımız yeri görebilmek için çakmak çakıyoruz. Ama o fırtınada çakılan çakmak da anında sönüyor. Art arda sıralanmışız; hepimiz ayağımızı görmeden bir çukura sokup kırmaktan korkuyoruz. Tepelerde bir yerdeyiz; yanlış bir adım atıp uçuruma yuvarlanmak en büyük korkumuz. Yolumuzu bütünüyle kaybetmişiz. (...) Hepimizin sırt çantalarında yiyecek var; yufka ekmeği, kuru üzüm, çökelek, zeytin vs... Hepimiz yola çıkmadan önce sırt çantalarımızı sarıp sarmalamışız. Bizden bir parça olmuş yükümüz. Ama seninki farklı. Sırt çantanda 15-20 kiloluk bir pekmez tenekesi, her adım atışta seni bir o yana bir bu yana çekiyor. Üstelik teneke tamamen dolu olmadığı için, çalkalanıp dengeni bütünüyle bozuyor. Biz bile adım atmakta zorlanırken, sen resmen ıstırap çekiyordun.Saatler sonra mağaraya ulaşıp şeftali çaylarımızı yudumlamaya başladığımızda, yine de ilk kahkahaları atan sendin."


"Bir yanım hâlâ bomboş Kadircan... Bir yanım kötürüm. Hep gülümsüyorsun belleğimde. Dümdüz, simsiyah saçların, seyrek, aşağıya sarkık bıyıkların, sırtında alametifarikamız olan ODTÜ armalı kazağınla her sözcükte yanı başımda oturuyorsun...



'Sıra neferi' diye bir şey varsa, o sendin, Alpaslan Özdoğan

""Oysa sana kalsa bu geceyi bile bu evde geçirmeyip gece yarısı hemen yola çıkacaktık. Dağdakilere kavuşmak için müthiş sabırsızdın. Yine konuşmuyorsun, konuşsan da ağzından çıkan, sadece görevimize ilişkin birkaç küçük soru. Ayağında doğru dürüst bir ayakkabı yok. Senin koca ayaklarına köyden uygun bir ayakkabı bulmamız olanaksız. Yola çıkmadan önce senin aklına gelmiyor. Ben de deneyimli olduğum halde, o kadar işin arasında sana bir bot uydurmayı akıl etmiyorum. Ben kendi eşekliğime veryansın edip 'Ne yapabiliriz,' diye kıvrandıkça, sen; "Boş ver, üzme canını, ben böyle de idare ederim," diyordun sadece."


"Biliyor musun Alp? Ne El-Feth Kampları'nda ne de Diyarbakır Cezaevi'nde ben senin bir tek kez özel bir isteğin olduğuna tanık oldum. Çok sinirlenince bıyıklarını sıvazlamanın dışında ağzından kötü bir söz duyduğumu bile anımsamıyorum."


Feth'de en çok seni götürürlerdi gece devriyesine, (...) Hep seni anlatırlardı överek, sen ise sorduğumuzda gülümserdin sadece.


(...) kardeşlerini görünce; 'Bunların kökleri herhalde Vikingler'e dayanıyordun..' diye düşündüm. Kız ve erkek kardeşlerin Diyarbakır Cezaevi'ne ziyaretimize geldiklerinde, unutmam olası değil, onları gören tüm gariban mahkûmlar kelimenin tam anlamıyla çarpılmışlardı. Sapsarı uzun saçlar, upuzun sırım gibi vücutlar, yemyeşil gözler... Tertemiz giyimliydi, üçü de.


Gerçekten kimdin sen, Alp? THKO eylemleri başladığında kim ne yapıyor bilmezdik. Sormazdık da. Ara sıra ortalıktan kaybolurdun sadece. Çok sonraları öğrendim, senin önemli tüm eylemlerde olduğunu. (...) Kimbilir ne çok sevdin, ne çok sevildin? Katıldığın eylemleri hiç anlatmadığın gibi, aşklarını da anlatmadın. 'Sıra neferi' diye bir şey varsa, sen o tanıma tam uyandın..."