[color="#929f4a"]Seviyorlar bizi... Öldüresiye... Ve biz dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşumuzun gönüllü cellatlarına...


1980 yılının 16 Kasım günü, bir Pazar'dı...
20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Louis Althusser, saat 9 sularında, karyolasının ayakucunu aydınlatan kurşuni bir gün ışığı ile uyandı.
Eşi Helene, karyolanın kenarında sırtüstü yatıyordu.
Bacaklarını gevşekçe yerdeki halının üzerine salıvermişti. Althusser yere diz çöküp, eşinin üzerine eğildi ve hiç konuşmadan boynuna masaj yapmaya başladı. İki başparmağını göğüs kemiğinin üst tarafındaki çukurluklara bastırıyor, ovmanın şiddetini artırdıkça, ön kol kaslarında büyük bir yorgunluk hissediyordu.
Az sonra durdu. Eşinin dingin ve huzurlu yüzüne baktı: Helene'in gözleri tavana dikiliydi ve vücudu kımıldamıyordu. Sonra dudaklarının arasından sarkan küçücük dil parçasını farketti.
Birden dehşete kapıldı.
Althusser o an yaşadıklarını, daha sonra "Gelecek Uzun Sürer" adlı otobiyografisinde şöyle anlatacaktı:
"Boğazı sıkılarak ölmüş birinin yüzünü o ana dek hiç görmemiştim. Birden doğrulup bağırmaya başladım: Helene'i boğmuştum... Ön avluya inen demir trabzanlı küçük merdiveni uçarcasına indim ve gene koşa koşa birinci katta oturan doktoru bulacağım revire yöneldim. Basa¤makları dörder dörder tırmanırken bağırmayı da sürdürüyordum: Helene'i boğdum... Helene'i boğdum..."
Az sonra doktor, Althusser'in dairesine koştu. Helene'in bedenini yokladı. Sonra dönüp, "Yapacak bir şey yok, artık çok geç" dedi.
Bir süre sonra gelip ünlü Fransız filozofa bir iğne yaptılar ve götürüp Sainte-Anne akıl hastanesine yatırdılar.


Althusser'in otobiyografisini okuyunca, ünlü düşünürün eşiyle paylaştığı bunca sıkıntı, bunca aşk, bunca acıdan sonra ona reva gördüğü bu finale inanamıyorsunuz. Ama bir yandan da bu kadar şiddetle yaşanan bir aşkın son kertesinde insanın, sevdiğini ölümün sonsuzluğunda saklama fikrine kapılabileceğini düşünüyorsunuz.
Helene'in bu boğma sırasında en küçük bir direniş göstermemiş oluşuna dair raporlar, bu hissin karşılıksız olmadığını gösteriyor.
Acaba Helene, aslında ölmek istiyordu da, intiharını eşinden mi "rica etti?" Yoksa Althusser, karısında kendi yıkımını gördüğünden, onu yok edince kendi yaşamını temize çıkarmayı mı umdu?
Bilemiyoruz.
Bildiğimiz şu ki, aşk bazen öldürücü bir şiddetin tahrikçisi olabiliyor.
Ben kitabı okurken, hem aşkın şiddetle kurduğu bu tuhaf ilişkiyi düşündüm, hem de bizi sevdikleri için ellerini sürekli boğazımızın düğüm noktalarında gezdirenleri...
Eminim ki, onlar da her eziyeti bizi sevdikleri için yapıyorlar...
Dergilerimizi, kitaplarımızı toplatıyorlar, fena fikirlere kapılmamamız için... Telefonlarımızı dinliyorlar, yanlış bir şey söylemeyelim diye...
Bizi tatsız gerçeklerden korumak için televizyonlarımızı kapatıyor, tehlikeli masallara inanmayalım diye yazarlarımızı susturuyorlar. Üniversite pankartlarıyla zehirlenmeyelim diye, gençleri copluyorlar üniversite kapılarında...
Çeteler kurup, boğazımızı sıkıyorlar; vatan millet aşkının ölümcül şehvetiyle...
Bizi, bizden korumaya çalışıyorlar...
Bu yasaklar, bu tuzaklar hep bizim için...

Biz ise, yaşadığımız bunca acı, bunca sıkıntı, bunca aşktan sonra dirençsiz uzatıyoruz boğazımızı varoluşumuzun gönüllü cellatlarına...
Belki intiharımızı kolaylaştırmak için... Belki de bizde kendi yıkımını gören bir zihniyete, bizi yokederek arınma çabasında yardımcı olmak için...
Bizi boğuyorlar, ses etmiyoruz.
Gözlerimizi sabit bir noktaya dikip sessizce bekliyoruz.
Geleceğin uzun sürdüğünü biliyoruz.

Can Dündar

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 562
favori
like
share
MeLaNkOLiK Tarih: 07.01.2009 01:26
waow etkileyici bir yazı gercekten paylaşım için tesekkürler