YÖK ve Kemal Gürüz

YÖK Başkanı Kemal Gürüz, İsrail'de stratejik araştırmaları ile tanınan, İsrail'in derin politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynayan Tel Aviv Üniversitesi Moşe Dayan Enstitüsü'nün Mütevelli Heyeti Üyesi.
Hiç inkar etmesin, isteyen bu bilgiye üniversiteyi ziyaret ederek kolayca ulaşabilir. Benim kaynağım bu kurumun bir yayını. Bu görevi YÖK Başkanı olmadan önce mi üstlenmiştir, yoksa sonra mİ ? Bu enstitü ile Sabancı Üniversitesi arasında 1999 yılında başlatılan ' Süleyman Demirel Programı ' çerçevesinde yapılan ortak çalışmalar, Demirel'in Gürüz'ün görev süresini uzatmasında etkili olmuş mudur ?
Sabetaycı olarak bilinen Gürüz'ün İsrail ile bağlantısı ne derece derindir? İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nu kendisi gibi Sabetaycı olduğu için mi korumaktadır; atadığı önemli üniversitelerin rektörlerinin Sabetaycı olmasında Moşe Dayan Enstitüsü ile ilişkilerinin rolü var mıdır ?
Gürüz kime güvenerek Cumhurbaşkanına, Başbakana, hükümete, Milli Eğitim Bakanına kafa tutabilmektedir ?
Gürüz, Kemalizmin arkasına sığınarak ' takiyye mi ' yapmaktadır; kısacası bilimin mi yoksa filimin mi emrindedir ?
Bunca olumsuz icraata rağmen Kemal Gürüz'ün hala görevinin başında olması 'Gürüz'ü kim koruyor" sorusunu gündeme getiriyor.
Bilindiği gibi kısa adı YÖK olan Yüksek Öğretim Kurulu, 12 Eylül 1980 askeri idaresinin ardından, 6 Kasım 1981 tarihinde 2547 sayılı yasayla kuruldu. 20 Nisan 1982 tarih ve 2653 sayılı yasayla yetkileri genişletildi ve Anayasa'nın 130, 131 ve 132. maddelerine YÖK'ün ilkeleri konularak "Anayasal Kurum" olma özelliğini de kazandı. Başlangıçta üniversiteler arası bir koordinasyon kurumu gibi görülen YÖK, zaman içinde "üniversitelerin idari ve bilimsel özerkliklerini yok etti" suçlamasıyla da karşılaşan çok büyük bir devlet kurumu oldu.
Merkezi, baskıcı ve yasakçı yapısıyla, en başta yükseköğretim kurumlarında okuyan öğrenciler ve burada görev yapan öğretim üyeleri tarafından sevilmedi. Kamuoyunda varlığı ve uygulamaları hep tartışma konusu oldu.
Gürüz nasıl başkan oldu?

Gürüz'ün göreve geliş hikayesini eski YÖK Başkanı Mehmet Sağlam'dan Milli Eğitim Bakanı iken Bakü'ye yaptığı bir ziyaret sırasında kendi ağzından dinlemiştim. Milli Eğitim Eski Bakanı ve DYP Kahramanmaraş Milletvekili Prof. Dr Mehmet Sağlam, DYP'den politikaya atılmak üzere YÖK başkanlığından istifa eder etmez, teşekkür ve veda için, kendisini o önemli göreve getiren Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e çıkar.
Bir süre sohbet edip lafı çürütürler. Mehmet Bey'in beklentisi, Cumhurbaşkanının, "Senden sonrası için tavsiyen nedir?" diye sormasıdır, o soru bir türlü gelmez.
"Eh, ben kalkayım Sayın Cumhurbaşkanım" der Mehmet Sağlam ve kapıya yönelirken, "Efendim" der, "Benden sonra kimi atarsanız atayın YÖK istikametten sapmaz; bu yüzden Kemal Gürüz hariç 63 rektörden herhangi birini yerime düşünebilirsiniz..."
Süleyman Demirel bu tavsiyeden fazla mutlu görünmez ve "Merak etme Hoca" demekle yetinir. Sonrası malum: Cumhurbaşkanı anayasanın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak yüksek öğretimin başına birini atar; o kişi, Prof. Sağlam'ın 'atamaması' tavsiyesinde bulunduğu Kemal Gürüz olur.
Gürüz, çok az sayıda üye kaydeden seçkin bir 'Kemalist' derneğin yönetimindedir. Üyesi olduğu derneğin adı: Mustafa Kemal Derneği... Derneğin İnternet sitesine girildiğinde ([url]http://www.kemalisturk.com/[/url]), hepsi de çok değerli, çevresinde 'Kemalist' bilinen insanların üye olduğu öğreniliyor. 28 Şubat'taki tavrı bizlerce 'iyi' bilinen koskoca profesörün, "Öyle bir derneğin üyesi değilim" diyeceğini hiç sanmıyorum.
Ben; bunu saklanacak bir özellik olarak görseydi, "Türkiye'de Kim Kimdir?" kitabı için (bendeki 1999 baskısı, s. 120) kendi verdiği bilgi notunda, "Mustafa Kemal Derneği üyesi" olduğunu özellikle belirtir miydi?
Ama Moşe Dayan'daki görevini nedense belirtmemiştir. İsrail ile ilişkileri hep gizli kalmıştır.
Derin Devlet ilişkisi

Türkiye'de stratejik siyasi kararlar devletin ilgili kurumları tarafından alınmaz. Başka yerlerde alınan kararlar o kurumlara onaylattırılır. Mesela; parlamento, hükümet, cumhurbaşkanı ve hatta Milli Güvenlik Kurulu, kararları belirleyen asıl kurumlar değildir. Bu artık bilinmeyen bir durum da değildir.
Onun içindir ki Türk medyası ve kamuoyunda "zinde güçler", "derin devlet" tabirleri bu gerçeği vurgulamak için sık sık kullanılır oldu. "Zinde güçler" ya da "derin devlet" ülkede ordunun yönetiminde etkindirler.
Denilebilir ki ordu onların elindedir. Bu güç ile istediklerini yaptırabiliyorlar. Devletin kurumlarının başına gelenler istenmeyen davranışlar içine girerlerse mutlaka başlarına bir şey gelir. Ya tehdit ya skandal ya faili meçhul olmak ya da darbe ile yönetimden uzaklaştırılmak
Ordumuzun tamamının ' derinler' olarak göstermek çok yanlıştır. Derin Devlet ile ilgili Milli Stratejik Konsept isimli bir kitap yazan Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Nurullah Aydın'la bir görüşmemizde merakımı şöyle gidermeye çalıştı :
Bak bu kitaba Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanlarına kadar herkes tebrik mektubu gönderdi.
Ama bir kişi beni mahkemeye verdi. 28 Şubat'ın mimarlarından , o dönemde Genelkurmay 2. Başkanı olan Çevik Bir.
Bu mahkemeyi kazanmanın sevincini benle paylaşan Aydın gazını alamamıştı . Derin Devleti oluşturan şemayı çiziverdi önüme. 4 bine yakın kişiden oluşan bu antidemokratik grubun gizli önderliğini sanıldığı gibi bir asker yapmıyor, büyük sermaye gruplarından birileri var. Ama başkan hep askerden seçildi.
Grubun içindeki gazetecileri, akademisyenleri tek tek yazmak istemiyorum. Ama birini konumuz olduğu için yazayım : Gürüz. Aydın'ın bir ilginç iddiası da şu: Derin Devlete üye olmak için alnınızın secdeye fazla değmemesi önemli bir kriter. İstanbul dukalığı ile Anadolu kaplanlarının savaşı ekonomik alana kaydığında irtica birinci iç tehdit yapıldı diyen Aydın, irtica söylemini de Gürüz'ün Atatürkçülüğünün arkasına saklanarak yaptıklarını da derin devlete bağlıyor.
Türkiye'de gerçek iktidarın/derin devletin "dönme" ağırlıklı olduğunu bilmek, yazmak bizler için ne ifade eder?
1- Bu coğrafyadaki toplum başlarına gelen bunca zulmün ve şerrin asıl adresini bilir. Yanlış yerlere yönelerek enerjimizi boşa harcamayız.
2- Diğer Müslüman halklar da Türkiye'deki bu denli zulmün, İslâm düşmanlığının asıl faillerini bilerek Türk toplumuna bakışlarını değiştirirler. Asıl failleri bilirler.
Türkiye'de "zinde güçler" ya da "derin devlet" olarak ifade edilen kesimin dönmelerden teşekkül ettiğine dair kanaati, Aydın'ın açıklamaları ile birleştirin. Onların yanında Alevilerden ve İngiliz yanlısı bazı İttihat Terakkici uzantıların olduğu unutulmamalı.
Ancak bu iki kesimin etkinliği sınırlı tutulmuştur. Son yıllarda MOSSAD-CIA ağırlığı derin devlette son derece artmıştır. Gürüz'ün icraatlarına geçmeden önce nereden koştuğunu izah etmeye çalıştım.
Gürüz'ün marifetleri

Gürüz'ün icraatlarından bazılarını hafızalardaki bilgileri tazelemek adına bir kez daha hatırlatmak istiyorum. İşte onlardan bazıları:
"Üniversiteye giriş sınav sistemini değiştirerek, milyonlarca öğrencinin ve ailenin hayatını kararttı.
Meslek lisesi öğrencilerini mağdur etti. Fen edebiyat fakültesi mezunlarının öğretmenlik hakkını gasp etti. ÖSS soru kitapçığının çalınması olayında gerekli tedbiri almayarak devleti milyarlarca lira zarara soktu. Rektörlere hakaret etti, Tv'de ağlattı. Bazı rektörlere baskı yaptı istifa etmelerini sağladı.
Disiplin Yönetmeliği'nde değişiklik yaparak, öğretim üyelerine meslekten men ve kamu görevinden çıkarma cezasına kadar varan ağır cezalar verdi. Yeni 1402'likler oluşturdu. Dekan atamalarında kayırılmalar oldu.
Üniversitede başörtüsü diye bir problem yokken bunu problem yapmayı başardı. İlahiyatlara bile başörtülü öğrenci girişini yasakladı. Yurtdışındaki bazı üniversitelerin denkliğini iptal ederek 15-20 yıldır öğretmenlik yapanların bile işine son verdirdi. Orta Asya ve bazı İslam ülkelerinin üniversitelerini-bazı ABD üniversiteleri de dahil- tanımadı, öğrencileri mağdur etti.
Öğretim elemanı yetiştirmek amacıyla yurtdışına gönderilen 2 bin civarında master ve doktora öğrencisini asılsız iddialara dayanarak geri çağırarak insana yapılan yatırımı engelledi. Bazı öğretim üyelerini hoşuna gitmediği için başka üniversitelere sürgün etti
Kemal Gürüz YÖK'ün başına geldikten sonra bir başkan gibi değil, bir KİT patronu gibi davrandı ve sürekli yanlış yaptı.
Yanlışlarının faturasını da başkalarına çıkarttı, sağa sola iftiralarda bulundu. Agresif ve despotik kişiliğiyle, gençlerin tepesinde hep gürzünü salladı. Değerli öğretim üyelerini inim inim inletti. Ülkenin Cumhurbaşkanı'na kafa tuttu, kendisi gibi düşünmeyenleri hain ilan etti. 1998 yılında tek başına üniversite giriş sınavı sistemini değiştirdi ve YÖK yürütme kurulu üyelerine de bu değişikliği dikte ettirdi.
Sınavdaki yanlışlıklar, haksızlıklar beş yıldır düzeltilemiyor. YÖK'e bağlı olmasına karşın Türkiye'nin en saygın kuruluşlarından biri olan ÖSYM'yi de yıprattı. Gürüz uygulamalarıyla yalnız üniversite öğrencilerinin ve öğretim üyelerinin değil, bu ülkedeki tüm gençlerin kabusu oldu.
YÖK'ün aldığı kararlara bakın. Onda dokuzu yeni baskı ve yasaklar içindir.
Onda biri kendi koltukları, cepleri içindir. Tüm mesailerini bunlara ayırmışlardır. Bu ülkenin üniversitelerinde daha kapısından girildiği anda başlar yasaklar. Kimlik kontrolleri, üst aramaları, okul içinde polis tarafından durdurulmalar, polis tacizleri...
Fakülteye gelindiğinde yine aynı sivil-resmi polis barikatları karşılar öğrencileri.
Ülkenin geleceğinin teslim edileceği gençlerin kılık kıyafetleri MGK'nın direktifleriyle hazırlanan YÖK Yönetmelikleriyle belirlenir. Ama asıl sorun öğrencilerin sakal ya da türbanla okula girmesi değildir, gençliğin MGK emriyle tek tipleştirilmeye çalışılmasıdır.
Halk nezdinde teşhir olan, güç kaybeden devlet yeni yöntemler deneyip, tüm halka yönelik saldırı politikalarını arttırarak devam ediyor. Kitle hareketi her alanda yükselince, devlet de saldırıları için meşru zeminler yaratmaya çalışıyor. İşçilere, memurlara, mahallelere, gençliğe yöneliyor.
Üniversitelerde faşist saldırıların artması da bunun bir parçası. Devrimci-demokrat öğrenciler bin türlü aramadan geçerek okula girebilirken, satırlarla, döner bıçaklarıyla rahatça okula giren faşistler gençliğe saldırıyor. Yani devlet sivil faşistleri devreye sokarak, sağ-sol çatışması demagojisiyle, saldırılarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Saldırıları yapan da, yaptıran da gün gibi ortada.
YÖK'ün birbiri peşi sıra çıkardığı yönetmeliklerde, gençlik daha baştan en meşru talepleri için yapacağı eylemler nedeniyle "SUÇLU" ilan ediliyor ve cezalar verilmesi daha da kolaylaştırılıyor.
"Rektör ya da rektör yardımcısının başkanlığında öğretim üyelerinden oluşan bir soruşturma inceleme kurulu (!) oluşturulacak. Kurul ..."Suçlu" buldukları öğrenciler hakkında uygun buldukları cezayı üniversite Disiplin Kuruluna bildirecek. Böylece öğrenciler uzaklaştırma, atılma gibi cezalar alacaklar."
Yani polis de, savcı da, yargıç da kendileri olacaklar. YÖK Mahkemesinde öğrenciye savunma hakkı bile yok!
Sonuçta eğitim yuvalarımızdan haksız biçiminde atılan binlerce öğrenci ve yüzlerce ilim adamı dramı ile karşı karşıyayız.
Medyada çıkan haberler üzerine eski MHP milletvekili Mehmet Gül ve o zaman DYP'li olan Hüseyin Çelik'in çabalarıyla YÖK Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu ve bir rapor hazırlandı. Gürüz'ün 10 saat ifadesi alındı.
Raporda, `Kemal Gürüz, YÖK Başkanı olduktan sonra üniversiteler açık cezaevleri haline getirildi` deniyordu.Yaklaşık 400 sayfalık raporda YÖK Başkanı Prof. Gürüz için 7, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu için de 5 ayrı dava açılmasının istendiğini bildiren Çelik, söz konusu raporun derhal TBMM Genel Kurulu gündemine alınmasını istemişti.
Ancak DSP Grubu, YÖK raporunun görüşülmesini engelledi.
YÖK,ABD`ye 1 milyon dolarlık süreli yayın siparişi vermiş, ancak yayınların gönderilmemesine rağmen bu para ödenmişti. İddia hakkında soruşturma açılmamış, raporun görüşülmesi geciktiği için de olay zaman aşımına uğramıştı.
Ankara'da ki merkeziyetçi yapı aynen YÖK'e de sirayet etmişti. Artık Türkiye'deki üniversitelerin bütün meseleleri hemen hemen YÖK'te kararlaştırılmaktadır. Yurt dışına öğrenci gönderilecektir, YÖK'te kurulan bir komisyonda -bakın, dikkatinizi çekerim, yazılı sınavlara tabi değil- mülâkata tabi olan öğrenciler arasından bir grup insan seçilip yurt dışına gönderiliyor. Birine senin kaşını beğenmedim diyebilirsiniz, birine boyunu, endamını, konuşmanı beğenmedim diyebilirsiniz. Bu sübjektif ölçülerle demokratik üniversite olmaz.
Gürüz'ün atamaları hep olaylara yol açmıştır.
Çünkü kendisi gibi sevilmeyenleri iş başına getirir. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Zekeriya Beyaz'a yapılan saldırıdan YÖK Başkanı Kemal Gürüz sorumludur. Beyaz'ın o fakülteye atanmaması için uyarıları Gürüz'ün dinlememiştir. Pek çok çevre, Marmara İlahiyat'ta yapılan YÖK işlemlerini tenkit etti. Bunlar arasında Beyaz'ın oraya dekan olarak tayin edilmesi de vardı. Bu ilahiyat fakültesi en huzurlu fakültelerden biriydi.
'Buraya öyle zorbalık getirmeyin. Yanlış işlemlerde bulunmayın' denildi. Din anlayışı tartışmalı Beyaz getirilerek İslamiyet'in yıpratılması sağlandı. Beyaz, başörtülüleri üniversiteye sokmama ve ÖSYS sorularını çaldırma gibi başarılı ! çalışmalara imzasını attı. Üniversitede zeka seviyesinden şüphe edilen, en kavgalı bir isimle çalışmak zorunda kalanlara Allah sabır versin.
Yüksek öğretim camiasında YÖK ve başkanı Gürüz'ü samimi olarak seven bir kişiye bile rastlamadım.
Protokolde alt sıralarda yer alan Gürüz, kendisini görevden alma yetkisi bulunan Cumhurbaşkanı Sezer'e bile kafa tutuyor. Bu icraatlara bakınca, insan, 'Milletin aleyhine bu kadar çalışan birisi nasıl oluyor da bu kurumun başında kalıyor? Gücünü nereden alıyor? Bir Allah'ın kulu hesap soramayacak mı?' diye sormadan edemiyor.
Uluslararası Bilimsel Atıf İndeksi'ne (Science Citation Index) giren makaleler, dünyada ülkelerin bilim ve teknolojide gelişmişliğinin göstergesi olarak kabul ediliyor. Türkiye bu indekse göre 1999'da 82 ülke arasında 25'inci. 71 üniversitemizden 10 tanesinin 1 tane bile yayını yok. Türkiye; Meksika, Finlandiya, Tayvan, Brezilya, İsrail, Güney Kore, Hindistan, Rusya, Polonya gibi ülkelerin gerisinde kalıyor. Veriler ortada. YÖK kanunda belirtilen amaçlarını gerçekleştiremiyor. Bunun yerine YÖK ne yapıyor? 5 sene gibi yüksek öğretim için kısa sayılabilecek bir süre içinde bilimsel yayın sıralamasında bütün devlet üniversitelerini geride bırakarak ilk 5 içine girmeyi başaran Fatih Üniversitesi'ni kapatmaya çalışıyor. 'Böyle bir olaya ancak Türkiye'de rastlanabilir' dedirtecek bir uygulama.
Sezerle de kavgalı

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in YÖK'e üye atamalarında Başkanı Kemal Gürüz güdümündeki Üniversitelerarası Kurul'u devreden çıkarmasına karşın, Gürüz, Sezer'e karşı 'savaş planını' devreye soktu. Üniversitelerarası Kurul'unu kullanan Gürüz, yeni adaylar belirleyerek Sezer'in onayına sundu..
Sezer'in bu adaylar için de onay vermemesi halinde Gürüz, kamuoyuna, "Sezer bilimsel kurulları hiçe sayıp, YÖK'ü kendince yapılandırıyor" mesajı vermeye başlayacaktı.
Gürüz ve Sezer arasındaki ilk savaş, Sezer'in Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu dönemde başladı. Sezer, "demokratikleşmeli" deyince, Gürüz'den "Siz ne biliyorsanız, gelin kendiniz yapın" çıkışında bulunan bir mektup aldı. Gürüz, Sezer'in cumhurbaşkanlığına getirileceğini öğrendiğinde, bunu önlemek için MHP,ve DYP'de kulis faaliyetlerine girişti.
Gürüz, Sezer için 'İkinci cumhuriyetçi' dedi. Gürüz, rektörlükler için yapılan seçim sonuçlarını Cumhurbaşkanı Sezer'den önce eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e bildirdi.
Gürüz, Sezer'le diyalog kurmak isteyen rektörlere karşı çıktı. üyelikleri için kendisi isim belirledi. Rektörlere baskı kurdu.
Bu ülkenin gençleri YÖK'ten ve Kemal Gürüz'den çok çekti. Gürüz'ün, özel dershaneleri özel bir hedef seçmesi ise ilginçtir. Öğrenciler kendisine, meslek liselerinin ÖSS'deki mağduriyetini soruyor; o hiç ilgisi yokken sözü özel dershanelere getirip hakaretlerini sıralıyor.
30 bin öğretmenin çalıştığı ve hemen hemen tüm kurum sahiplerinin öğretmen olduğu özel dershaneleri, "kan emici" olarak nitelemek hangi vicdana sığar?
Cumhurbaşkanına kafa tutan öğrencileri, öğretim üyelerini perişan eden, Milli Eğitim Bakanlığı'nı yok sayan, akla gelebilecek her türlü pervasızlığı yapan Gürüz'e dur diyen olmayacak mı? Laiklik kisvesi altında birçok çevreyi aldatan Gürüz, bir devlet bürokratı mı, yoksa astığı astık, kestiği kestik bir diktatör müdür? Buna dur diyen olmayacak mı?
Demokratik olduğu iddia edilen bir ülkede bir kişi kendi başına bu kadar pervasızlığı nasıl yapabiliyor? Bir tek kişi milyonlarca gencin geleceği ile nasıl bu kadar oynayabiliyor? Bu soruların cevabının artık verilmesi gerekiyor.
Çözüm yolu

TBMM'nin 20. Yasama Dönemi'nde hazırlanan kanun tasarısı ile YÖK Başkanı'nın atanma şeklinin değiştirilmesi öngörülmüştü.Bu kanunun Genel Kurul gündemine gelmiş olmasına rağmen Genel Kurul'daki konjonktürün yetersiz olması nedeniyle dönemin komisyon başkanı Tayyar Altıkulaç tarafından geri çekilmiştir. Gürüz'ün yeniden atanmasına karşı çıkan ANAP ve MHP ile FP bu kanunu yeniden çıkarmak için işbirliği yapmaya hazır olduğunu bildirmişti.
Refahyol hükümeti döneminde FP, DYP Grup Başkanvekilleri Salih Kapusuz ve Ali Rıza Gönül imzası ile TBMM'ye gönderilen kanun tasarısı, 20'nci dönemin sona ermesi nedeniyle kadük kalmıştı. Genel Kurul gündemine kadar gelen tasarı ile YÖK Başkanı'nın Yüksek Öğretim Kurulu üyeleri arasında gizli oyla seçilecek 4 aday içinden Bakanlar Kurulu'nun bildireceği kişinin YÖK Başkanı olarak atanmasını öngörüyor. Tasarıya eklenen geçici madde ile de, kanunun yasalaşması halinde görevde bulunan YÖK Başkanı'nın 1 ay içinde görevinden alınması öngörülüyor. Tasarı bu haliyle hemen çıkartıldığı takdirde YÖK Başkanı Kemal Gürüz bir ay içinde görevini bırakmak zorunda kalacak. Bu kanunun ivedilikle çıkartılması lazım. Gürüz. derin dostlarını devreye sokmadan bu filme son verilmeli. Bilimle uğraşmaya niyeti olmayan Gürüz'e haddi bildirilmeli...
AK Parti'de Gürüz'ü çok iyi tanıyan milletvekilleri var. Hüseyin Çelik, Beşir Atalay, Salih Kapusuz, Erkan Mumcu vs. vs. Cumhurbaşkanı Sezer'in Gürüz'ün krallığına son verilmesi ile ilgili bir kanunu veto edeceğini sanmıyorum.
Mumcu, Gürüz'le polemiğe girmeyerek oyuna düşmedi.
Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncüde yakayı ele verir. Gürüz ve YÖK ile ilgili hazırlanan 400 sayfalık TBMM Araştırma Komisyonu raporunda daha neler neler var, hepsini buraya yazamadım.
Sayın Gürüz, keşke Moşe Dayan Enstitülerinde Mütevelli Heyeti Üyeliği yapacağına Prof. Dr. ıhsan Doğramacı gibi bir vakıf üniversitesi kurabilseydi. Doğramacı'da ' derinlerle' çalıştı Gürüz'de. Aradaki kalite farkını görebiliyor musunuz ?
Bilimin özgürleştirilmesi, onu devlet denetiminden, anlaşılmaz yasaklardan kurtarmakla mümkündür.
YÖK'ü YOK sayamayız, ama revize etmeliyiz ki, Gürüz gibiler diktatörlük kurmasın; film değil bilim hakim olsun ilim yuvalarımıza... Rejim ve ideoloji merkezi olan YÖK'ün uygulamaları sonucu bilim, fikir üretilemiyorsa, yanlışta ısrar etmek anlamsızdır. Hükümet bu sorunu çözemezse önümüzdeki seçim oy istemesin...

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 574
favori
like
share