[color="#9fa574"]Bir tren istasyonu...

Büyük trenler, nam-ı diğer ekspresler transit geçer burayı. Öyle anons neyim de yapılmaz pek. Hani o, garların kendine özgü hengamesinden pek bir şey tevarüs edememiş küçük bir tren istasyonu...

Her sabah yüzlerce gündelikçi inmese, bulunduğu hat üzerinde kaybolup gitmiş nerdeyse.

Sadece gecekondu mahallelerini şehre bağlayan sayısız uğrak yerinden birisi işte...

Bulunduğu semtin sakinleri pek itibar etmiyor buraya. Çünkü onların son model otomobilleri var. Bu küçük istasyonu şenlendiren, ona kaybatmekte olduğu itibarını iade eden, şehrin banliyolarından merkeze akan gündelikçi tayfasıdır. Eh ne de olsa zengin muhitte.

Bura hanımefendilerinin elleri ev işlerine pek değmez.

Çalışanları vakit bulamamaktan şikayetçidir. İşin doğrusu metropol koşturmacası onlara yaşamak için fırsat vermemektedir. Evle iş yeri arasında dokudukları mekik, bir zaman sonra içinden çıkamayacakları bir ağ örer haytlarına. Dikenli tellerle sarılı bir kundak içinde bulurlar kendilerini. Çırpınırlar ama yırtamazlar metal frekanslara ayarlı kozalarını. Ve sonra eşlerine, çocuklarına, ev işlerine zaman bulamamaktan şikayetçi olurlar.

Çalışmayanlarınki ise daha fena! Onlar uzun tırnaklarına sürdükleri parlak cilalı ojenin kırmızılığındaki asalete yakıştıramazlar bu tür işlerle uğraşmayı. Hem ne de olsa yetişmek zorunda oldukları bir konken partileri vardır.

Her halükarda bu küçük tren istasyonu iade-i itibarı için gündelikçi kadınlara muhtaçtır.

Ayşegül...

İşte bu küçük istasyonun sayısız müdavimlerinden. Haftann iş günleri on çeyrek banliyosu fırlatıp atıveriyor onu bu mekana. O bir çocuk bakıcısı; bir buçuk yaşında bir kız çocuğuyla ilgileniyor, her türlü ihtiyacını görüyor onun. Kimi zaman açık havaya çıkarıyor, arabasıyla gezdiriyor. Çoğunlukla uğradığı sakin bir parkta hayallere dalıyor; hatta oturagele sahiplendiği bir ağaç gölgesi ve bir bankı bile var.

Bazen güneşli havalarda parka gelen yaşlılarla sohbet ediyor. Geçenlerde aşinası olduğu munis bir dede ile kara trenlerden konuşmuşlardı: "Değil mi ki onlar hüznün ve hasretin uğursuz tellallarıydı, analar kınalı koçlarını onunla gönderirlerdi askere, eşleri gurbete çıkan acar gelinler türküler yakardı adına, kara dumanında ayrılık kokusu tüter, düdüğü yarin sevdiği şarkıları çalardı sevenlere... Şimdi otobüsler, uçaklar revaçta; halbuki kara trenler mana yüklüydü."

Sevimli dede bunları anlatırken, buğulu bir camın ardından Ayşegül, her sabah bindiği banliyo terenlerini anımsadı. Ne kadar kaba, anlamdan yoksundular. Banliyo treni denince itiş kakış içindeki, mekanik bir telaşla koşuşturan insanlar geliyordu aklına. Hayat yabanlaşıyor, yavanlaşıyor ve kaybolup gidiyordu bu anaforda.

Uykuya dalan yavrucak uaynmasaydı daha bir derinleşecekti sohbetleri. Bir iç çekiş gibi... Yaşlı dedenin mazisine karışan anlam yüklü katarlar Ayşegül`ün içine yürümekteydi.

Gelişen teknoloji mekanlar arası mesafeleri kısaltmayı başarmıştı. Evet, kitle iletişim araçlarıyla dünya küçük bir köye dönüyordu; öyle diyordu gazeteler, televizyonlar... Herkes bir şeyler konuşuyordu artık.

Dünyanın öbür ucundaki olaylardan da haberdardık. Her şeye uzanabiliyorduk; oysa büyüdüğünü sandığımız kollarımız bizi kendimize, birbirimize ulaştırmaya yetmiyordu. Hatta birbirimizden daha uzak, daha habersiz yaşar olmuştuk. Uzak yerler yakınlaşmıştı ama birbirine çok yakın insanlar arasındaki mesafeler gittikçe büyüyordu.

Nasıl açıklamalıydı bütün bunları? Her şey gibi bu soruda yarıda kalmaya mahkum muydu? İşte mesela yavrucak uyanmış ağlıyordu. Ayşegül`ün onunla ilgilenmesi gerekiyordu.

Ama ya içinde uyanan çocuk?

Anlamak acı verirdi, bu gerçek. Ayşegül`ün akıntıya kapılan ruhu bunları cevaplayacak kadar cesur muydu?

O iyisi mi küçük kız çocuğunu uyutmakla meşgul olmalıydı.

Gerçeğin kıyısında mı kalcaktı Ayşegül? Hep geç kalan ve bu yüzden yarıda kalan...


Alıntı..

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 321
favori
like
share